Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Dostluk Ahlakı

Bu Yazıyı Paylaşın:
Dostluk Ahlakı

Yaklaşık sekiz buçuk milyar insanın yaşadığı dünyada, bir anda sizden başka kimsenin kalmadığını düşünün. Çevrenizde ne sevdikleriniz var ne de başka insanlar. Ya da ıssız bir adada mahsur kaldığınızı hayal edin. Kimse ile iletişime geçemiyorsunuz, adadan kurtulamıyorsunuz ve bir başınızasınız. Günlük hayatın telaşı içinde, hele ki insanlarla problemler yaşıyorsanız, bu fikir kulağınıza ilk başta hoş gelebilir: Kimsenin olmadığı, gürültüsüz bir dünya, çıkarsız bir yaşam… Ama kaç gün insansızlığa katlanabilirsiniz ki?
İnsanoğlunun fıtratında sosyallik kodludur. Zira insan bir anne babadan dünyaya gelip bir aile içinde büyümekte, genişleyen sosyal çevresi içinde karakteri oluşmakta ve ömrünü bu insanlar arasında geçirmektedir. Öyle ki, en temel ihtiyaçlarımızı karşılarken bile bir iş birliği ve bağ kurma arayışı içindeyizdir. Doğa harikası bir yere gittiğimizde, sevdiklerimizin de bunu görmelerini; güzel bir yemek yediğimizde sevdiğimiz kişilerin de aynı lezzeti tatmalarını isteriz. Bir tatil planı yapsak, genelde bunu ailemizle ve arkadaşlarımızla planlarız. Uzun süreli tek başına tatil yapmaktan kaçınırız; çünkü güzellikler sevdiklerimizle paylaştıkça, ortak anılar biriktirdikçe ve aynı duyguları hissettikçe daha da kıymetlenir. Sevincimizi paylaşacak bir dosta, hüzünlendiğimizde omzuna yaslanacağımız bir yakına duyduğumuz ihtiyaç, bu fıtri kodun en yalın tezahürüdür.
Bu fıtri ihtiyacın en çarpıcı örneklerinden biri sinema dünyasında da karşımıza çıkar. Tom Hanks’ın oynadığı, 2000 yapımı Yeni Hayat (Cast Away) filminde, uçak kazasının ardından ıssız bir adaya sürüklenen bir adamın hayatta kalma mücadelesi anlatılır. Filmin en dikkat çeken sahnelerinden biri, kahramanın bulduğu bir futbol topuna göz ve ağız çizerek onunla arkadaşlık kurduğu, derin diyaloglara girdiği sahnelerdir. Adadan kurtulacağında bile o topu yanına almış, okyanusun ortasında karşılaştığı fırtınada onu kaybettiğinde ise büyük bir yıkım yaşamıştır. O adam orada sadece bir topu değil, yıllardır yalnızlığına ortak olan, bağ kurduğu sessiz bir arkadaşı, bir yoldaşı yitirmiştir aslında.
İnsanın yalnızlığa karşı bu fıtri direnişi, varoluşumuzun en başına dayanır. Allah (c.c.) Hz. Adem’i (a.s.) yarattıktan sonra, ondan da eşi Hz. Havva’yı (a.s.) yaratmıştır. Kur’an-ı Kerim’de “Allah, sizi bir tek nefisten yaratan ve kendisi ile huzur bulsun diye eşini de ondan var edendir.” (A’râf, 7/189) buyrulmaktadır. Rivayet olunur ki, Hz. Adem’le Hz. Havva dünyaya gönderildiklerinde farklı yerlere indirilmiş ve iki yüz sene boyunca birbirlerinden ayrı yaşamışlardır. Hz. Adem’in Seylan Adası’na, Hz. Havva’nın ise Cidde’ye indirildiği bu uzun ayrılık döneminden sonra, tövbeleri kabul olmuş ve Arafat’ta nihayet buluşmuşlardır. Dünya üzerinde yaşayan yalnızca iki insan, birbirlerinden kilometrelerce uzakta, yabancısı oldukları koskoca bir yeryüzünde iki yüzyıl yapayalnız kalmışlardır. Düşününce, yalnızlığın insan ruhu için ne denli büyük ve zor bir imtihan olduğu daha iyi idrak ediliyor.
İnsan insana muhtaçtır. Üstelik bu muhtaçlık sadece bu geçici dünya hayatı için geçerli değildir. Sonsuz ahiret hayatında da arkadaşa ve dosta ihtiyaç vardır. Zira nakledildiğine göre insana cennette iki şeyin hazır olarak verilmeyeceği, insanın bunları dünyadan kendisiyle birlikte getirmesi gerektiği ifade edilmektedir: Bunlar evlat ve dosttur.
Öyleyse günlerimizi kimlerle geçirdiğimiz, kalbimizde kimlerin yer ettiği önemlidir. Zira kişi sevdiğine benzer. İnsan hayran olduğu, sevdiği ve yakınlık duyduğu kişinin davranışlarını, konuşma tarzını, hatta hayata bakış açısını farkından olmadan, adeta “üzüm üzüme baka baka kararır” misali kopyalar. Kimlerle yakınsanız, kimlere kalbinizi açıyorsanız onlarla aranızda gizli bir bağ, yani bir ünsiyet kurulur. Ruhlar birbirine benzer. Allah (c.c.), “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe, 9/119) buyurarak bizi doğru arkadaşlıklar seçmeye çağırır. Salih kimselerle kurulan ünsiyet, onlara benzemeye, güzel ahlaklı olmaya ve dolayısıyla iki cihan saadetine vesiledir.
Elbette sosyallik ihtiyacını giderirken her önüne gelenle arkadaşlık kurmak doğru değildir. İmam Gazali, Kimya-yı Saadet isimli eserinde dostluk konusuna genişçe yer ayırmış ve süzgecimizi nasıl tutmamız gerektiğini anlatmıştır. Ona göre şu üç huyu bulunan kimse sevilir ve onlarla arkadaşlık yapılır: Akıllı olan, güzel ahlaklı olan ve salih kimseler. Akıllı değil de ahmak bir kişi ile kurulan arkadaşlıkta hayır yoktur; çünkü ahmak kişi, iyilik yapıyorum derken cahilliği yüzünden daha büyük kötülüğe sebep olur. Güzel ahlak sahibi olmayan kimse, çıkarlarına göre davranmaktan geri durmaz ve ilk fırtınada arkadaşlık haklarını hiçe sayar. Salih olmayanlar ise günahlarında ısrarcı oldukları için Allah’tan korkmazlar; Allah’tan korkmayanın ise dostluğuna güvenilmez. Büyükler de dostluğun turnusol kâğıdını şu nasihatle özetlemişlerdir: “Bir insanla dostluk kurmak istiyorsan önce onu kızdır, sonra ona gizlice birini gönder. Eğer senin sırrını ifşa ederse o kişi dostluk kurmaya layık değildir.”
Hayat, sadece başkalarını teraziye koymaktan ibaret değildir. Ünsiyet ve dostluk, çift taraflı bir aynadır. Dolayısıyla arkadaşlarımızı ve dostlarımızı düşünüp “Acaba bu kimse benim gerçek arkadaşım mı? Benim iyiliğimi mi ister, bana yararı var mı, benim arkamdan kötü konuşur mu?” gibi sorgulamalara girmeden önce, aynayı kendimize çevirmeliyiz. Çevremiz tarafından nasıl bilindiğimizin, iyi bir arkadaş mı yoksa sığınılmayacak bir liman mı olduğumuzun muhasebesini yapmalıyız. İnsanoğlu hep karşı tarafın hatalarını görmeye odaklıdır; kendi kusurlarını ya görmez ya da haklı sebepler arkasına gizler. Ona göre başkalarının yaptığı büyük dağların yanında, kendi yaptıkları minicik birer tepeciktir.
Bu nedenle önce kendimizi sorgulamamız, dostluk ahlakımızı gözden geçirmemiz gerekir: Bir arkadaşımızın küçük bir hatasında hemen öfkeleniyor muyuz? Onu bir kalemde silip atıyor, gözümüzden düşürüp ona soğuk mu davranıyoruz? Kalbimizde ona karşı gizli bir küçümseme ve kin barındırıyor muyuz? “Bunu bana nasıl yapar?” diye kendimizi yiyip bitiriyor ve “Bir daha kimseyle yakın ilişki kurmayacağım.” diye uyulması imkânsız keskin kararlar mı alıyoruz? Ya da arkadaşımızda gördüğümüz bir güzellik ve nimet karşısında gerçekten hoşnut mu oluyoruz, yoksa kalbimizin kuytu bir köşesinde haset duygusu mu beliriyor? Unutmamalıyız ki samimiyetin aşındığı modern dünyada artık dost kötü günde değil, arkadaşının başarısını ve mutluluğunu yürekten kutlayabildiği o iyi günde belli oluyor.
Aslında tüm bu sorgulamalar bizi çok temel bir noktaya götürüyor: Arkadaşlık hakları. Dostluk, sadece kahve içip hoş sohbet etmekten ibaret değildir; birbirimizin üzerinde çok ciddi haklarımız vardır. Gerçek bir dost, arkadaşının ihtiyaçlarını yeri geldiğinde kendi ihtiyaçlarının önünde tutabilendir. Günümüzde ilişkiler maalesef çok hesaplı yürüyor. Genelde içimizden hep “Ben onun için her şeyi yapıyorum ama o bana yapmıyor.” diye geçiriyoruz. Oysa hakiki dostluk karşılık beklemeden, bir hesap yapmadan, o ihtiyaç duyduğu an sadece orada olabilmeyi gerektirir.
Bunun yanında, arkadaşımızın arkasından gösterdiğimiz sadakat de dostluğun en büyük nişanesidir. O bizim yanımızda yokken, birileri onun hakkında kötü konuştuğunda sessiz kalmamak, arkadaşımızı savunabilmek çok kıymetlidir. İnsan olarak hepimizin eksiği, hatası olur. Dost; arkadaşının açığını arayamayıp tam aksine onun hatasını ve kusurunu örten kişidir. Hastalandığında ziyaretine giden, üzüntülü bir anında tüm işini gücünü bırakıp onun yanında duran ve dert ortağı olandır.
En önemlisi de birbirimizin ahiretine ve ahlakına olan katkımızdır. Dost, dostuna güzel ahlakı öğütleyen, ona iyiliği ve doğruyu hatırlatandır. Tabii bunu yaparken kırıp dökerek değil, her zaman güzel bir sözle ve yumuşak bir muameleyle yaklaşır. Eğer arkadaşımızda kötü bir huy, yanlış bir davranış görürsek ona her şeye rağmen anlayışla yaklaşmalıyız. Burada asıl hedefimiz, onun şahsiyetini koruyarak sadece o kötü huyu düzeltmeye odaklanmak olmalıdır. Sevgi bağımızı güçlü tutup, yalnızca içindeki o yanlış davranışa karşı bir mesafe koyarız. Amacımız arkadaşımızı bütünüyle hayatımızdan çıkarmak yerine, ona zarar veren o kötü huyu güzellikle tamir etmesine yardımcı olmaktır.
Tüm bu hakları gözetirken, ilişkilerin zeminini sağlam tutan en önemli kural ise dengedir. Efendimiz (s.a.v.) bu konuda bizlere eşsiz bir ölçü sunar: “Dostunu severken ölçülü sev. Zira günün birinde o dost, düşman olabilir. Düşmanına da ölçülü bir şekilde buğz et; çünkü günün birinde o düşman, dostun olabilir!” (Tirmizi, Birr, 60) İnsani ilişkilerde aşırılık, her zaman hayal kırıklıklarını beraberinde getirir. Bir insanı hayatımızın merkezine koyup onu hatasız bir melek gibi görmek ne kadar yanlışsa, en ufak bir sarsıntıda onu tamamen düşman ilan etmek de o kadar büyük bir haksızlıktır. Akıllı insan, sevgisinde de öfkesinde de her zaman itidalli, yani dengeli davranır.
İşte bu dengeli ve köklü bağlar kurulduğunda, dostluk artık sadece bir dünya arkadaşlığı olmaktan çıkar, adeta canı cana feda etme makamına ulaşır. İslam tarihinin en hüzünlü ve en asil sahnelerinden biri olan Yermük Savaşı’nda yaşanan şu hadise, dostu kendi nefsine tercih etmenin en zirve örneğidir:
Savaşın şiddeti dindiğinde, yaralılar arasında akrabasını arayan bir sahabe, amcasının oğlunu ağır yaralı ve susuzluktan kavrulmuş bir halde bulur. Tam kırbayı uzatıp ona su içirecekken, az öteden başka bir yaralı askerin, Haris bin Hişam’ın “Su! Su!” diye inlediğini duyar. Amcasının oğlu, gözleriyle suyu ona götürmesini işaret eder. Sahabe hemen Haris’in yanına koşar. Ancak Haris tam suyu içecekken, bu kez biraz ileriden İkrime’nin iniltisi duyulur. Haris de suyu içmez ve “Ona götür.” der. Sahabe hızla İkrime’nin yanına varır ama İkrime son nefesini vermiştir. Hemen Haris’e döner, o da şehit olmuştur. En son amcasının oğluna koşar, fakat o da susuzluktan ruhunu teslim etmiştir. Bir yudum su, üç dost arasında birbirini kendi nefsine tercih etme arzusuyla dönüp durmuş ve her biri şahadet şerbetini susuz yudumlamıştır.
Peki ya biz? Bugün kendi hayatlarımızda, o zor anlarda nefsimizi bir kenara bırakıp suyu arkadaşımıza gönderebiliyor muyuz? Yoksa her fırsatta “önce ben” diyerek bencilce davranıyor ve farkında olmadan etrafımızdaki insanları birer birer kaybediyor muyuz?