Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Gözlük, Saat, Altın 10

Bu Yazıyı Paylaşın:
Gözlük, Saat, Altın 10

Dorukhan her hücresine kadar yaşadığı bu olayın etkisindeyken birden Tunç’un yüzüne baktı. Güneşi bile sönük bir yıldız mesafesinde bırakacak kadar parlaktı. Bu durum Allah zikrinin tesiri ve nispetinden geliyordu. İsmini koyamadığı bu hâl ikinci kez başına geliyordu. Hemen Bahtıaçık Yalısına gitti. Timur Bahtıaçık’ın koluna Onur’un isteği ile saati taktığı an zaman genişlemiş bir ömürlük hayatı bir kaç saniyede yaşandığına tanık olup gelmişti. Orada uçurumun kenarına gelen Timur, Vicdan’ın sesini kulak verip dinleyince kurtulmuştu. Burada da Tunç vücudunu ele geçiren katran karası pelte, onu beyin yiyen amip naegleria fowleri dönüştürecekken Allah zikredince gelen feyzlerle hayatı kurtulmuştu.Bu iki olay muhataplarından daha çok Dorukhan Koruk’a bir şeyler anlatmak, daha da mühimi göstermek içindi. Onur’un Timur Bahtıaçık’a saati verirken söylediği söz kulaklarında çınladı. “Her saat zamanı gösterir. Benim sana vereceğim saat, sana zamanın ne vereceğini gösterecek.” demişti. İstemsizce “Zaman benim için ne getirecek acaba?” dedi. Sevde günlerdir devam eden tartışmanın sonunda haklı çıkmanın gururu ve verdiği güçle nişanlısı Tunç’un alev alev yanan suratına, sonra da yaşadıklarını anlamlandırmayan gözlerinin içine bakıp “Bazı şeyler anlatılmaz, yaşanırmış ama yaşanan her şey de anlatılamazmış, değil mi?” dedi. Tunç ise parmağından Dorukhan’ın çıkarttığı yüzüğü çevik bir hareketle havada kapıp elini yumruk yaptıktan sonra soluk soluğa “Bu yüzüğü, bedeli ne olursa olsun satın almak istiyorum.” dedi. Dorukhan yaşadığı olayın bütün esrarına rağmen Bahtıaçık Yalısında saate sahip olabilmek için milyar dolarları vaad eden Timur Bahtıaçık’ın yaptığı teklife Onur’un verdiği cevabın aynısını verdi. Dorukhan kararlı, tok bir sesle “Bu yüzüğü dünyadaki hiçbir kıymetli menkul, para satın alamaz. O bizim için sadece bir yüzük değil, bir emanettir. Ancak hak eden bir ustaya emanet edilir.” dedi. Sonra da avucunu açtı. Tunç istemeye istemeye mağlubiyeti kabul edip perişan bir eda ile yüzüğü son bir defa parmaklarının ucuyla tuttu. Havaya kaldırıp baktıktan sonra usulca Dorukhan’ın avucunun içine bıraktı. Avucunu, dünya bir araya gelse açamam dercesine sımsıkı kapatan Dorukhan “Teşekkürler.” dedi. İçinden ise “Önce saat, sonra altın yüzük, sırada daha neler var bakalım?” dedi. Yüzüğü çekmecedeki kutusuna koyduktan sonra giriş kapısı tarafına bakınca içeri doğru bakan o adamla göz göze geldiler. Bahtıaçık Yalısına gidecekleri gün otopark yolunda karşılaşmışlardı. Onur “dost” diye hitap ederken o Onur’a “Ölünce seni cennetin efendilerinden Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin karşılasın.” diye dualar etmişti. Kendisinin ise yakasından yapışıp “Ya sen ölünce seni kim karşılayacak?” diye sormuştu. Fakat meczup bu kez “Olan bitenden haberim var.” der gibi bakıyordu. Tunç eliyle gösterip “O kim?” dedi. Dorukhan “Patronun bir tanıdığı ve...” duraksadı. Tunç, “Ve...” Dorukhan, “Ve patrona ölünce seni cennetin efendilerinden Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin karşılasın diye dua ederken bana ise ölünce seni kim karşılayacak diye sorup bütün acıları unutturan, dünyalık bütün hazların tadını kaçıran adam.” dedi. Tunç saf, daha çok da yaşadıklarının tesirinde “Peki seni ölünce kim karşılayacakmış?” dedi. Dorukhan “Birçok şıkkı olan bir cevap. Yaşadığımız hayat, tercihlerimiz belirleyecek.” dedi. Sevde etrafına tekrardan alıcı bir gözle baktı. Ülkenin en kıymetli saat, gözlük ve mücevherleri dolu olan bu mağaza en şımarık, mutlu etmesi güçten güç müşterilerle dolup taşan bu mekan, âdeta köhne bir yere; paha biçilmez metalar ise değersiz taş, cam, metal parçalarına dönüşmüştü.
Aniden buruşan alnında aklına muhteşem bir fikir gelmiş gibi gözlerini de kısıp küçük harflerle, kendi duyacak kadar “Yoksa bu geliri belli bir seviyede olmayanların girmeye cesaret edemeyeceği dükkanı değerli kılan, cazibeyi veren o ruh mu?” dedi. Artık nişanlısıyla birlikte bambaşka daha kıymetli bir değerin, olgunun peşine düşmüşler, sır perdesini aralamaya çalışıyorlardı. Sevde, Dorukhan’a bakıp “Sizin patronunuz” meditasyon yapar gibi gözlerini yumup parmaklarını birleştirerek, “Uzak Doğu’da eğitim mi almış?” dedi. Dorukhan bu soruya ve soruluş tarzını garipseyip neredeyse küçümseyen bir gülüş atacakken kendisini zorla tuttu, sağ elinin işaret parmağıyla yeri göstererek, “Burada... Kapalıçarşı’da yetişmiş.” dedi. Sevde aldığı cevapla ikna olmamıştı ve olmaya da niyeti yoktu. Aslında bu onun ruhuna sindirilmiş psikolojik bir durum, bir inanç olmuştu.
Güzel olan, farklı olan bu topraklardan neşet edemezdi. Bütün beğenilecek büyüleyici güzellikler ülke dışındaydı. Dorukhan bir saniye Sevde’yi süzdü. Artık inanmak istemeyen biriyle inatlaşmamak gerektiğini öğreneli çok olmuştu. Sevde’ye biraz da acıyarak bakıp “Doğru bilgi, dürüst düşünce sistemi olmadan gerçeğe, hakikate ulaşmamız muhal. En iyisi patronun kendisine soramak olacak.” dedi. Simay yemeğin tadı hâlâ damağında, neşe içinde mutfak tarafından gelirken Sevde ve Tunç’u görünce bir anda yüzü asıldı. Aklında hiçbir şeyi beğenmeyen nazlı, küstah, tatminsiz müşteriler olarak yer etmişlerdi. Hiç mi hiç uğraşmak istemiyordu. İçi bu ıztırapla sızlarken yüzünde gerçek profesyonel yalancıların anlayabileceği inandırıcılıkta bir gülümse takınıp “Hoş geldiniz.” diye tokalaştı. Bu esnada Dorukhan’a bakmadan “Patron odasına çay götürmeni istedi.” dedi. Dorukhan koltuğundan kalkerken “Sizinle tanıştığıma memnun oldum.” Eliyle göstererek “Benden daha tecrübeli Simay Hanım. Sizinle o ilgilenecek.” dedi.
Gümüş tepsi elinde, yeni demlenmiş tavşan kanı çay ilk defa kullanılacak olan bardaklara doldurulmuştu. Çay tabağına, içine çay sızarsa emsin diye kâğıt altlık da konulmuştu. Dorukhan gayet ciddi, patronun odasına giderken aklında ise sorular çoktan cirit atmaya başlamıştı. “Sezen Abla varken niye ben? İlk defa böyle bir şey oluyordu. Üstelik bu onun işiydi. Bir engeli de yoktu?” Soru kendi kendini tekrarlarken kapıyı tıklatıp içeri girince açılan sadece bir odanın kapısı değildi. Yeni bir hayatın, tatmadığı zevklerin eşiğinden geçmişti. Duyduğu cümleler beyninde nükleer bomba etkisiyle yıkım yaparken gönlünü, demir eriten ateş misali eritiyordu. Onur her zamanki patron koltuğunda değil, misafirin tam karşısındaki koltukta oturuyordu. Onun insan ilişkilerinde samimi olduğunu biliyordu. Ama bu kadar muhabbetli haline ilk defa şahit oluyordu. Ağustos sıcağında eriyen terayağ gibi muhabbet bütün uzuvlarından eriyip sızıyordu. Salih’in cümlelerinde sevgi duygusunun yoğunluğu hissedilse de her bir kelimesi çileyle beslenip sabır havanında şükür tokmağıyla dövülmüş bir ah ile sızlana sızlana dökülürken muhatabını tedavi eden ilaçlardı. Kendiliğinden beden ve ruhları sarıyordu. Ancak ve ancak kendisini okyanusun en derin tabanından çıkartılmış paha biçilmez inci muamelesi yapacaklara verilecek kadar kıymetli hediyeydiler. Salih tane tane “Onur kardeşim; evliya, tasarruf ehli Allah dostu yetiştirmek bu zamandaki en mühim, en değerli hizmetlerin başında gelir. Maalesef ihmal edilmiş, kötü şartlar bahane edilip ulaşılmaz bir hedef görülüp niyetine bile girilememiştir.” Dorukhan çayları ahşap sehpanın üzerine bırakırken Salih “Teşekkürler delikanlı.” dedi. Dorukhan “Afiyet olsun.” dedi. Çıkmak için geri dönerken odaya tekrardan baktı. Kâbe fotoğrafı başta olmak üzere dünyayı yöneten başşehirlerin fotoğrafları duvardaydı. Bu global, küresel kafa yapısına sahipken yüreği hep Allah’a dost olma aşkıyla dolup taşan bir maneviyat adamının duruşunu yansıtıyordu. Sezen Abla dururken kendisinden çay istenmesinin bir matematiği, hedefi bu fikri benimseyip ruhani ortamın tadını almasıydı. Dorukhan attığı her adımda zamanda geri gidiyordu. Onur daha ilk günden kendisini yanına alıp memleketin en zengin insanlarını, ortamlarını tanımasını arzulamıştı. Şimdi de salih bir dostunun konuşmalarına tanık olmasını, içerideki farklı lezzeti tatmasını istemişti.
Kapıyı kapatıp çıkınca derin bir nefes aldı. Artık rahatlayacağını sandığını anda aklının ve kalbinin en ücra, zifiri karanlık yerlerine saklanmış, gün yüzü görmemiş sorular içeride duyduklarını çürütmeye, his dünyasında meydana gelen tarifsiz lezzetleri bertaraf etmek için zehirler saçıp saçmalayarak hücuma kalktılar. Otomatik olarak fütursuzca ölçüp biçmeye başladı. Acımasızca eleştiren gözlerle çalıştığı yere baktı. Sadece variyetli ailelerin alabileceği gözlük, saat, altın ve mücevheratların olduğu yerde sadece para konuşuluyor, onun hükmü geçiyordu. Çalışanların bile birbirine acıması yoktu. Kazanmak, hep kazanmak derdindeydiler. Muhataplarına ancak parası kadar değer veriliyordu. Onur’un kendisi iyi adamdı ama akrabaları sıkıntılı varlıklardı. Çocukları ve eşiyle de çatışmalıydı, çözmediği sorunları vardı.
Dışarıdan bakıldığında da öyle pek mübarek adam imajı, kılık kıyafeti de yoktu. Bir günden güne kendisine, gözüne soka soka bir telkinde bile bulunmamıştı. Evet, itiraf etmek gerekli ise hâl ve tavırları daha önce hiç tanık olmadığı kadar sahici ve etkileyiciydi. Düşmanlarının bile adaletine güvendiği yiğit bir adamdı. Palavra söz, yalan tavırlar onunla cümle içinde bile yan yana düşünülemezdi. Aklı bu muhakemeleri yapıp her şeyi zerresine kadar irdelerken mutfağa boş tepsiyi bırakmak için girdi. Bu kez kalbine cevabından korktuğu, kabullenmekte zorlanacağı soruyu sordu, “Ya o gerçekten evliya ise?” O an kılcal damarlarına kadar kanının donduğunu hissetti. Yüreğinden magma hararetinde inkârcı, isyankar bir çığlık yükseldi. “Yok olamaz, olmamalı...” dedi. Sezen yanağına dokunup “Dorukhan, evladım, iyi misin? Yüzün kapkara... İçeride bir hata mı yaptın? Yoksa çayı misafirin üzerine mi döktün?” dedi. Dorukhan cevap bile vermeden yenileri ezmek için temizletilen tuvalete koştu. Yüzünü yıkadı. Cesaretini toplayınca aynada kendisine bakabildi.
Çok korkmuştu. Akıl sınırının nihayetine gelen her insan gibi son noktada kendisiyle konuşmaya başladı. Kendine kızgın, kaşlarını çatıp “Dorukhan Koruk... Koruk oğlu Koruk. Mesele Onur Bey’in evliya olup olmaması değil, senin onu kabul edip edemeyeceğin. Daha da mühimi sevinip sevinemeyeceğin” dedi. Bu soru karşısında beyni ortadan ikiye bölündü. Bir tarafı buz gibi soğuk, kasvetli, menfi, günahların bu kadar kolay, bol ve meşrulaştığı zamanda bu sadece Onur için değil, kendisi için bile mümkün değildi. Üstelik hergün ne kadar bu konunun üçkâğıtçıları, dalaverecileri sosyal medyada bile alay konusu oluyordu. İstismara açık bir konuyu kapatmak en iyisiydi. Beynini öbür yarısı öfkeyle saldıraya geçti. “Sen hiç Onur’un namazıyla, oruçuyla insanların gündemine geldiğini, buradan bir konum, kazanç elde ettiğine şahit oldun mu?” Kocaman bir “hayır” gözlerinin önünden geçti. İbadet ve taatında çok hassas olmasına rağmen tanıyan bütün âdemoğulları onu adaletiyle, yiğitliğiyle, cömertliğiyle, becerileriyle konuşurdu. Buna, en büyük düşmanı “Leonardo Kuyumculuk Aslan da dahil.” dedikten sonra ortada kalan tartışmaya son vermek için kanaatle yüzde elli bir Onur’un da evliya olabileceği fikrini kabullenip meseleyi gönlüne havale etti. Garip olan kalbinde en kuytu köşelerde zulmetli uykusunda usul usul yatan, tanımlarını duysa da nasıllıklarını bilemediği haset, kin, vefasızlık, kibir gibi ahlaksızlar devreye girip zar zor getirdiği delilleri çürütme ihtiyacı bile hissetmeden “yok sayarak red yolunu” seçtiler. O pis kokulu ömürden ömür çalan duyguları bastırıp daha doğrusu zorla zapturapt altına alıp Onur’un güzel taraflarını itiraf etmeye başladı. Onunla ilgili hoş, iyi bütün hislerini devreye soksa da yetmiyordu. Bu noktada Onur’un abisi gözünde belirdi. Onur’dan o kadar iyilik görmesine rağmen hâlâ onu küçük görüp bütün başarıyı kendisine yazması akli değil, kalbi meselesiydi. Peki eksik olan duygu hangisiydi? Onur’a olan saygısı onu kötü biri olarak tanımlamaya fırsat vermese de yetersiz kalıyordu. “Sevgisi. Evet sevgi...” dedi. Sevgisi devreye girince ilk defa bu kadar şiddetli tanık olduğu kırk kollu ahtapot misali olan kötü ahlakları sinip köşelerine çekilmeyi tercih ettiler. Sevginin eritici gücünü yenemeyecekleri aktarılan tecrübi bir bilgiydi. Kalbinin sevgi damarını açınca sekineye kavuştu. O an bedeni de sıhhat buldu. Anladı ki sevgisizlik en büyük nasipsizlikti. Onur’un sırrı da buydu. O ilişkilerinde sevgisini hissettiriyordu. Davranışlarının mihenk noktası buydu. Hakikaten de kocaman çift yürekli yaman bir adamdı. Onu zengin yapan sahip oldukları değil, sahip olduklarını doğrulukla hak üzere yönetecek, seven bir yüreğinin olmasıydı. Tekrar mutfağa dönerken hemen önünde, camiden gelen Tarık, ellerini ovuşturarak içeri girdi, “Sezen Abla, yemekte ne var? Kurt gibi açım. Neredeyse namazı yarıda bırakıp gelecektim.” dedi. Sezen yemeklerin beğenileceğinden emin, mağrurane tavırlarla “Kemik sulu mercimek çorbası, Balıkesir’den gelen dana etinden kavurma, Osmancık pirincinden pilav, Hatay usulü künefe.
İçecek olarak meyan kökü şerbet, meyve suları...” dedi. Tarık içine bir nefes çekip “Zaten mis gibi kokuyorlar, hemen alayım.” dedi. Sandalyeyi çekip otururken “İş yeri yemekleri umduğumdan iyi çıktı. Eline sağlık Sezen Abla.” dedi. Sezen çorbayı servis ederken övgüden memnun yüzü gülerken alelacele konuşma ihtiyacı duydu. “Teşekkürler Tarık Bey. Ama inanın bana, bu lezzet sadece benim elimden değil. Babanız işe başlarken bana kat’i talimatlar verdi. Yemeklerde birinci sınıf, taze malzeme kullanılacak. Besleyici olacak, kesinlikle geçiştirmelik işçi, çalışan ne verirsek yer mantığında yemek çıkmayacak.” dedi. Ocağa dönüp kavurma ile pilavı tabaklarken “Ben o kadar yerde çalıştım, böyle titiz birini daha görmedim.” Tabağı Tarık’ın önüne bıraktı. Tezgahdaki bulaşık süngeriyle çatal ve kaşıkları yıkarken elindeki köpüklü bulaşık süngerini havaya kaldırıp “Hatta temizlik ürünlerinde hemen hemen bütün firmalar en ucuz markayı tercih eder. Babanız Türkiye’nin en iyi temizlik ürünü markası Wonder Cleanıng ihtiyacımız olan ürünler kesinlikle bu markadan alınacak talimatı verdi.” dedi.
Dorukhan ise içinde kopan fırtınalara rağmen sakince yemek yemek için masaya oturdu. Tarık “Benim babam ya... Evde bir kuru fasulye yapar, parmaklarını yersin. Yanında tereyağlı tane tane pilav, salatalıkları rendelenmiş değil, küp küp kesilmiş cacık. Üstüne de hafif bir sos of... Mis mis... Bazen sabahları tost yapar, kaşarı ağızda eriyip neredeyse mideye kadar sünerek gider. Ama öyle şalap şulap masada yenmez, özene bezene hazırlanmış tertipli olacak. Hem gözümüz, gönlümüz hem de midemiz doyacak der.” Sezen “Ne güzel.” dedi. Tarık “Bir gün ‘Baba, yemek işine niye bu kadar özeniyorsun? Nihayetinde biz bizeyiz.’ diye sordum.” Kendisine bakan meraklı gözlere aldırmadan devam etti. Tarık “Saçlarımı okşayıp ‘Oğulcuğum, Rabbim güzeldir, güzeli sever. Ben her işimi güzel yaparım, en azından en üst çabayı sarf ederim. Çünkü nimetlere şükür böyle olur. Bu yemek meselesi değil; anlayış, prensip meselesi.’ dedi.” Dorukhan ise Sezen’in servis ettiği çorbadan ilk kaşığı alıp içtiğinde, yudumladığı her ne kadar çorba olsa da aldığı manevi bir vitamindi.
Yüreğindeki münadi “Evet, her işine titizlenmesi demek bundanmış. Rabbini hoşnut etmek. Şükreden olmak.” Aklındaki, kalbindeki, ruhundaki sekine zirveye doğru tırmanmaya başladı. Çalan dahili telefona bakan Sezen “Tamam Onur Bey. Hemen...” dedi. Ahizeyi usulca yerine koyup şaşkınca Dorukhan’a dönüp düşük sesle, biraz da kırılmış “Dorukhan, Onur Bey ve misafiri için yemek hazırlayacağım.” Nedenini anlamadım bakışı atarak “Ama servisi senin yapmanı istiyor.” dedi. Dorukhan tamam manasında başını sallarken yeme hızını arttırdı. Tarık “Abla, babamın yanında kim var ki?” dedi. Sezen “Ben bilmiyorum.” dedi. Dorukhan bir an nefes alıp Salih Abi diye biri. Ben ilk defa gördüm.” dedi. Tarık “Salih?..” Düşündü “Ben de çıkartamadım.” dedi. Dorukhan’dan sonra Simay’ın ilgilendiği Sevde ve Tunç ile bu kez müdür Muhabbet Bey alakadar olmaya devam etti. Muhabbet her zamanki o yumuşak ve ikna edici kelimelerle “Siz bizim hem çok kıymetli dostlarımız hem de en iyi müşterilerimizdensiniz. Ama sanırım maalesef Onur Bey’in görüşmesinin hemen biteceğine pek ihtimal vermiyorum. Salih Bey yılda ya bir, hadi bilemedin iki kez gelir. Her geldiğinde de iki, üç, bazen dört saat oturur, konuşurlar.” dedi. Tunç yılmadan “Kim bu Salih? Bizim cemiyetten olsa ya da ne bileyim ceo miyo olsa ben tanırım, en azından adını duyarım.” dedi. Muhabbet çayından bir yudum daha alıp boğazını temizledikten sonra top sakalını hafiften sıvazladı, “O bir seyyah. Köy köy, kasaba kasaba, ilçe ilçe, şehir şehir, ülke ülke, kıta kıta dünyayı arşınlıyor. Her yerin fotoğrafını, videosunu çekip notlar alıyormuş. İleride belgesel haline getirip kitap yazacakmış. Bildiğim, bana söylenen bu kadar.” dedi. Sevde “Bizim vaktimiz bol.” Eliyle havada daire çizerek bölgeyi gösterip “Biz biraz üç-dört saat kadar gezip gelelim.” dedi. Muhabbet “Her zaman bekleriz. Baş tacısınız.” dedi. İyice gönüllemek için gençleri kapıya kadar yolculadı.
Dorukhan bu kez de yemek tepsisi elinde Onur’un odasının kapısından girerken kalbi her zamankinden daha hızlı atıyordu. Çelişkiler yumağından kurtulup karar kıldığı yeri perçinlemek için sebepler arıyordu. Konuşması biten Onur’dan sonra Salih söze başladı; “Bir müslümanın ameli, maddi, siyasi gücü artarken maneviyatı, Allah’a yakini o derece artmaz ise onda çürüme ve bozulma başlar. Manevi büyüklüğü olan birine dost olmak en azından yakınında bulunmak şart üstü şarttır. Çünkü Allah dostları bir işin sadece helal olmasına bakmaz, bir de bununla birlikte Allah’ın ondan razı olup olmayacığına, yakinin artıp artmayacağına bakar. Onlar temas kurduğu herkesin hayatına müsbet yönde tesir ederler. Terakki yolunu açıp idraklerini arttırırlar. İnsanlara, insanlığa hakikat aynasıdırlar. Bizler nefsimizin hastalıklarını o aynada görürüz. Neyle nasıl mücadele edeceğimizi anlarız. Bu yüksek ahlak mücadelesine giren toplum bu sayede yüksek bilinç seviyesine ulaşır. Medeniyet zamanını aşan bir zarafete kavuşur. Bütün insanlığın örnek alacağı rol kişilik müslümanlar çoğalır.” Şehadet parmağını hafiften kaldırıp “Unutma, ruhsuz beden sedece cesettir!” dedi.
Devamı gelecek ay...