İlişkilerde Asıl Mesele: İyileşmek mi, İyi Hissetmek mi? / Psikolog Ayşe Kübra Bilgin
Genellikle ilişkilerimizde “sorun çıkmasın, tadımız kaçmasın” diye sessiz bir anlaşma imzalıyoruz. Peki hiç tartışmanın olmadığı bir ilişki gerçekten “iyi” bir ilişki midir? Her anı keyifli geçen bir dostluk ya da evlilik, aslında büyüme fırsatlarını ıskalıyor olabilir mi?
İnsan ruhu, doğası gereği durağanlığa değil, bir oluş sürecine meyillidir. İlişki dediğimiz o muazzam yapı ise iki ayrı dünyanın, iki farklı tarihin bir orta yerde buluşma çabasıdır. Bu buluşma her zaman dikensiz ve pürüzsüz bir zemin sunmaz; aksine, iki farklı gerçekliğin birbirine çarpmasıyla şekillenir. Biz bu çarpışmalarda büyür, yaralanır ve yine o bağların onarıcı gücüyle dönüşürüz.
Bu süreçte “iyilik hâli”; sadece sürekli iyi hissetmek değil, tarafların birbirinin mevcudiyetine tanıklık edebilmesi ve tüm duyguları kapsayabilmesiyle mümkündür. Gerçek iyilik, çatışmasızlık değil; öfkenin de, kırgınlığın da, hayal kırıklığının da o bağın içinde kendine yer bulabilmesi, mevcudiyetle taşınabilmesidir. Buna rağmen, gerçekliğin sarsıcılığından korktuğumuz için, “iyi” olmayı çoğu zaman dar bir kalıba, pürüzsüz bir yüzeye sığdırmaya meyilliyiz. Sizin de vurguladığınız gibi, “hiç sorun çıkmıyorsa her şey yolundadır” gibi sessiz bir kabule sığınıyoruz. Oysa ilişki, hayatın bir mikro kozmosudur. Hayatın içinde kaygı, korku, yalnızlık ve o meşhur iniş-çıkışlar varsa, bu rüzgârlar ilişkiye de uğrayacaktır.
Bu sebeple, içinde tartışmanın olmadığı bir ilişkiyi doğrudan “iyi” diye etiketlemek, ilişkinin sunduğu o geniş potansiyeli tek bir boyuta hapseder. İyileştirici olan o ütopik “kusursuzluğa” erişmek değil, gerçek bir temas kurabilmektir. Bugün birçok ilişkide gözden kaçan hakikat şudur: Tartışmaya ve sızıya yer açamayan bağlar, zamanla nefessiz kalır. Bir yuvada duyguların tamamına yer olmalı; aksi hâlde o bağ, içinde yaşanılan bir alan olmaktan çıkar, dışarıdan seyredilmesi gereken bir vitrine dönüşür. Vitrinde çocuk yetiştirilmez, vitrinde yara sarılmaz. Büyümek, anlaşılmak ve iyileşmek ancak tadın bazen kaçmasına izin verebilen o cesur kalplerde hayat bulur.
Zor zamanlar genellikle “ilişkinin sonu” gibi algılanıyor. Oysa sizce zorluklar, bir ilişkinin röntgenini çekmek için en doğru anlar mıdır? Bir kriz, bize o bağ hakkında ne anlatır?
Önce “zor zamanlar” derken neyi kastettiğimizi netleştirmekte fayda var. İlişkinin kendi iç gerilimleri olabileceği gibi; dünyanın gürültüsü, maddi darboğazlar ya da eşlerden birinin kendi içindeki o sessiz fırtınaları da bu sürece dahildir. Zihin, bu bulutlu dönemleri çoğu zaman doğrudan “sonun başlangıcı” olarak okumaya meyleder; hayatta kalma güdüsüyle gözlüğümüz sadece tehdit ve tehlike aramaya başlar.
Oysa kriz anları, ilişkinin röntgenini çekmek için ışığın en net vurduğu anlardır. Zorlanma eşiğinde tarafların hangi limana sığındığı, nasıl bir “dil” kurduğu ve fırtınaya nasıl yanıt verdiği orada ayan beyan ortaya çıkar. Bu açıdan krizler büyük birer öğretmendir; ancak bu dönemler, bir ilişkiyi toptan yargılamak ya da kesin hükümlerle infaz etmek için hâlâ “puslu” zamanlardır. Rollo May’in dediği gibi, sorunlar, kullanılmamış iç olanakların dışarıdan görünümüdür. Alışıldık yöntemler kâr etmediğinde sıkışırız; fakat o beklenen ferahlık, tam da o sıkışmışlığın kalbinden doğar. Hatalar burada gün yüzüne çıkar; ancak iki taraf da sorumluluk alabilirse, en kalıcı şifalar yine bu yaralardan süzülür. Meseleyi hızlıca çözmeye odaklandığımızda, bu her zaman pratiklikten değil, bazen panikten kaynaklanabilir. Panik ise bizi sadece “ilişkinin bittiği” algısına hapseder ve asıl görmemiz gerekeni perdeler. Kriz, bağın kopuşu değil; tarafları gerçek bir derinleşmeye çağıran sarsıcı bir davettir.
Acıdan kaçmak için geliştirdiğimiz savunma mekanizmaları, zamanla ilişkinin duvarlarına mı dönüşür?
Acıdan kaçmak için geliştirdiğimiz savunma mekanizmalarından kastınız; iyi hissetmeyi ve konfor alanını her şeyin önüne koymaksa, evet bu bir süre sonra kaçınılmaz bir sonuçtur. Acı çekmeye bu kadar mesafeli durup aynı zamanda ruhsal bir büyüme beklemek, hayatın temel dinamiklerine aykırı düşer. Çünkü gelişim, aslında kişinin o anki huzursuzluğa dayanabilme ve o duygunun içinde kalabilme becerisiyle ilgilidir.
Rahatsız edici duyguları tecrübe etmeye kapalı olduğumuzda, aslında hayatı ve ilişkileri “by-pass” ediyor, adeta teğet geçiyoruz. Bu kaçış bizi canlı tutmak yerine tatsızlaştırıyor, bir nevi “hayatsızlaştırıyor.” Bu durum, ilişkilerin nefes alabileceği o doğal ve samimi alanları yok ederek bizi kendi ördüğümüz dar sınırların içine hapsediyor. Unutmamak gerekir ki; bedelini ödemediğimiz, sorumluluğunu almadığımız her duygunun sahibi değil, esiri oluruz. Kendimizi korumak adına kurduğumuz o mesafeli düzen, bir süre sonra karşı tarafla aramızda aşılmaz bir duvara dönüşür. Korunma güdüsüyle hareket ederken aslında en çok ihtiyaç duyduğumuz bağ kurma yeteneğimizi kaybederiz. Duvarlar bizi güvende tutuyormuş gibi görünür ama aslında derin bir yalnızlığa mahkûm eder. Asıl mesele, dışarıya karşı duvarlar örmek değil; kalbi her şeye rağmen açık tutabilecek bir dayanıklılık gösterebilmektir.
Öfke, kırgınlık, hayal kırıklığı… Bu duygular kapımızı çaldığında, aslında hangi karşılanmamış ihtiyaçlarımızı fısıldıyorlar?
Hayatla kurduğumuz bağ ve kendimizi nerede konumlandırdığımız; öfke, kırgınlık veya hayal kırıklığı gibi duyguları nasıl karşıladığımızı da belirliyor. Ancak kritik bir noktayı belirtmek gerekir: Bir duyguyu adlandırmak veya kaynağını saptamak, sorunun kendiliğinden çözüleceği anlamına gelmez. Tespit etmek sadece bir “dikkat çekmedir”, bir uyanış adımıdır. Çocukluğumuzda ne eksikse ya da hangi ihtiyacımız boşlukta kaldıysa, yetişkinliğimiz de o boşlukların etrafında şekillenir; fakat bu eksikliği sadece bilmek, iyileşmek için yeterli değildir.
Bu sorunun aslında her insan için bambaşka bir cevabı vardır. Yine de ortak noktamıza baktığımızda; bir çatışmanın çıkmasına izin verebilmek, zorlayıcı duyguları içimizde taşıyabilmek ve o belirsizliğin içinde yolumuzu bulmaya çalışmak hepimizin temel meselesi. Nerede bizi zorlayan bir duygu varsa, orada aslında bir büyüme fırsatı gizlidir. Ancak kişi, bu farkındalığın sadece bir işaret fişeği olduğunu unutmamalı. Tespit etmek sadece kapıyı bulmaktır; iyileşmek ise o kapıdan içeri girmek ve içerideki dağınıklığı toplama emeğini göze almaktır. Kendimizde bakmaya dayanamadığımız ne varsa, orada üzerine eğilmemiz gereken, karşılanmamış bir ihtiyaç bizi bekliyordur.
“İyileşmek” için bazen gerçekle yüzleşmek şart. Peki bu yüzleşmeyi hem kendimize hem karşımızdakine zarar vermeden nasıl yapabiliriz?
Ben insanın doğası gereği gerçeği aramaya eğilimli olduğuna inanıyorum. Yapay bir konfor alanındansa, hakiki bir bağın, içten bir gülümsemenin kendisine doğrudan çekiliyoruz. Aslında kendimize ve çevremize zarar verdiğimiz yer gerçekle yüzleşmek değil; yargılamak, kesin hükümler vermek ve kendi gerçeğimizden kaçmaya çalışmaktır. Burada asıl mesele, iyileşmeyi neden istediğimizi ve nihai amacımızı unutmamaktır. İyileşmek sadece bir rahatlama hali değil; insanın kendi içindeki o parçalanmış, kabul görmemiş yanlarına yeniden yer açabilmesi ve hayatı tüm gerçekliğiyle göğüsleyebilecek o cesareti bulmasıdır. Eğer amacımız bu içsel bütünleşme değil de sadece “haklı çıkmak” ise, her yüzleşme bir şifa arayışından çıkıp karşı tarafa fırlatılan bir silaha dönüşür. Hayatımızda “değerli olanın” pusulası elimizde yoksa, yaptığımız yüzleşmeler sadece kuru birer hesaplaşma olarak kalır. Zarar vermeden yüzleşebilmek, her şeyden önce o meşhur “haklı çıkma” arzusunu bir kenara bırakmakla başlar.
Bunun yolu evvela açık bir kalpten ve cesaretten geçer; yani gerçeği olduğu gibi, rıza makamından karşılamaktan... İkincisi ise hayatın bitimliliğini, yani her an eksildiğimizi unutmamaktır. Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri’nin o meşhur buz satıcısı hikâyesini hatırlarım hep: Pazardan geçerken bir satıcının feryadıyla durur. Adam, eriyen buzları için kan ter içinde, “Sermayesi sürekli tükenen bu fakirden alışveriş yapan yok mu? Eyvah, sermayem eriyor!” diye inlemektedir. Koca veli bu feryadı duyunca olduğu yere yığılır. Talebeleri nedenini sorduğunda; “Adamın buzları gibi, benim de ömrümün saniye saniye eridiğini fark ettim.” der.
İşte gerçekle yüzleşmek tam olarak budur. Eriyenin sadece buzlar değil, ömrümüz olduğunu; saniyelerin, dakikaların avucumuzdan kayıp gittiğini hissettiğimizde yüzleşmeler bir kavgadan çıkar. Yüzleşene kadar eriyenin buz olduğuna inanmaya devam ederiz. Oysa eriyen biziz. Bunu fark ettiğimizde, karşımızdakine ve kendimize savurduğumuz öfke, yerini ortak bir fanilik sızısına ve şefkate bırakır.
Bir anne ya da babanın çocuğunu sürekli “iyi hissettirme” çabası, çocuğun duygusal dayanıklılığını nasıl etkiliyor?
Son zamanlarda ebeveynler arasında, “çocuğun canı hiç sıkılmasın” gibi neredeyse kutsallaştırılan bir eğilim türedi. Çocuk biraz üzüldüğünde hemen devreye girilip kitabî bir dille “Sen şu an üzüldün.” diyerek duyguyu aynalama telaşı başlıyor. Sanki bu teknik dokunuş yapıldığında çocukta hiçbir yara kalmayacakmış gibi bir illüzyon var. Oysa duyguları böyle “sentetik” bir yerden duymak ve dinlemek, evvela çocukları hayattan ve gerçeğin kendisinden uzaklaştırıyor. Biz yapaylığa değil, kalbe temas etmeye muhtacız.
Duygusal dayanıklılık kazanmanın yolu, sanılanın aksine her zaman “iyi hissetmemekten” geçer. Bazen iyi hissetmeyeceğiz ki harekete geçmek için bir sebebimiz olsun. Rahatsızlık duymalıyız ki yeni yollar arayalım, önümüzdeki problemleri çözelim. En önemlisi de hayatı merak edelim, hayret edelim. Bu sürekli “iyi hissettirme” bağımlılığı, çocukların elinden kendilikleriyle ve hayatla kuracakları o hakiki bağı söküp alıyor.
Herman Melville’in hikâyesi bu durumu çok iyi özetler. Melville, büyük zorluklar ve darlıklar içinde yazarmış. Bir gün onun bu haline acıyanlar, “Melville daha iyi yazsın, yorulmasın.” diyerek ona bir maaş bağlamış ve elinden o zorluğu almışlar. Sonuç ne olmuş biliyor musunuz? Adam tek satır üretememiş. Bugün çocuklara gösterdiğimiz o aşırı korumacı tavır tam olarak budur; üretim ve büyüme için gereken o “itici sızıyı” onlardan çalmak. İbn Rüşd’ün o sarsıcı tespitiyle bitirelim: Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur, içten bir güçle kırılırsa yaşam başlar. Çocuğun içindeki o kabuğu kendi çabasıyla kırmasına izin vermediğimizde, aslında onun yaşam enerjisini ve direnç kapasitesini henüz başlamadan söndürüyoruz.
Öğretmen-öğrenci ya da dostluk gibi farklı rollerde ‘esneklik’ denince genellikle taviz vermek ya da sınırlardan vazgeçmek akla geliyor. Oysa gerçek esneklik, kendi merkezini koruyarak ötekine alan açmaksa; psikoloji bu ‘esneme’ halini sadece ‘dişini sıkıp dayanmak’tan (dayanıklılık) nasıl ayırır? Esneklik bizi özgürleştirir mi, yoksa belirsizleştirir mi?
Esnekliği doğru tanımlamak gerekir. Esneklik, insanın içinde bulunduğu bağlama duyarlılığını kaybetmemesidir; şartlar değiştiğinde genişleyebilmesi, dünya dönüştüğünde o dönüşüme eşlik edebilmesidir. Hz. Ali’nin o meşhur uyarısı tam olarak buna işaret eder: “Çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil, onların yaşayacağı zamana göre yetiştirin.” İşte bu bir esneklik çağrısıdır. Esneklik manevra alanının genişlemesidir; katılık ise değişen gerçeği kabul etmeyi reddederek kendi içinde tıkanıp kalmaktır.
Diğer taraftan; taviz vermek ya da sınırlardan vazgeçmek her zaman kötü müdür? Cenazesi olan bir yakınınız için kendi konforunuzdan seve seve vazgeçersiniz. Bu esnekliktir ve en derin insani tepkilerden birisidir. Hayatınızın bir döneminde dostunuz için fedakârlıklar yaparsınız; bunu o bağ değerli olduğu için yaparsınız. Bu katılık değildir. Dişini sıkmak, değerli olanla irtibatı koparıp sadece katlanmaktır; esneklik ise değerli olanı korumak için farklı çözümler üretebilmektir. Eğer bu süreç bir ticarete dönüşürse veya sürekli hale gelip özü aşındırırsa, orada esneklik biter, sömürü başlar.
Esneklik bizi belirsizleştirmez; aksine belirsizliğin içinde nasıl ayakta kalacağımızı gösteren bir pusuladır. Ancak unutmamak gerekir ki, esneklik sadece bir niyet beyanı ya da güzel bir kelime değildir. Esneklik, ancak eylemde vücut bulduğunda gerçektir. Sahadaki somut tavırlarımızla, kriz anındaki reflekslerimizle ve o dar alanda attığımız gerçek adımlarla ölçülür. Eğer esnerken kendi merkezinizi kaybediyorsanız, orada durup bir bakmak gerekir. Çünkü bazen “esnek olduğumuzu” söylemek, aslında henüz yüzleşmeye hazır olmadığımız katılığımızı farkında olmadan perdelemenin bir yolu haline gelebilir. Temel mesele bizi nereye götürdüğüdür: Bu esneme sonunda kıymetli olanla irtibatımız mı artıyor, yoksa sadece kendimizden mi eksiliyoruz?
Modern dünya “sana iyi gelmeyeni hayatından çıkar” diyor. Ama anne, baba, iş çevresi gibi “zorunlu” bağlarda bu her zaman mümkün değil. Bu mecburiyetleri bir talihsizlik yerine, insanın olgunlaşması için tasarlanmış birer imtihan sahnesi olarak görebilir miyiz?
Bu tür söylemlerin çoğu sınırlandırıcıdır. “Sana iyi gelmeyeni hayatından çıkar” çok büyük bir iddia ve bir o kadar da ütopik. Evvela sormak lazım: Biz bu kadar muktedir miyiz? İyi gelmeyen her şeyi seçip ayıklayabilecek kadar gücümüz var mı? Üstelik “iyi gelmek”, sadece o an konforlu hissetmek mi demektir? Anne babam bana o an iyi hissettirmiyor ama beni koruyorsa onları da mı hayatımdan çıkaracağım? Unutmamalıyız ki; bazen iyileşmek için gördüğümüz tedaviler de canımızı yakar ve o an hiç iyi hissettirmez. O halde sadece acı verdiği için şifayı da mı reddetmeliyiz?
Eğer bu modern motto doğru olsaydı, bugün insanın çok daha mutlu olması gerekmez miydi? İnsanlar “iyi gelmeyenleri” eledi, “kötüleri” çıkardı ama sonuç ortada; derin bir huzursuzluk... Çünkü hayat, kişileri sürekli elekten geçirebileceğimiz bir denetim alanı değil; eldekilerle “şimdi ve burada” olmayı öğreneceğimiz bir yerdir. Modern dünyanın vaat ettiği o dikensiz gül bahçesi tasarımı, aslında hayal kırıklığının ta kendisidir. Gerçek değildir ve yapaydır. Baktığınız gözlük değiştiğinde, hayatınızdaki her “zor” insan aslında sizin sabrınızı, sınırınızı ve şefkatinizi büyüten bir öğretmene dönüşür. İşler istediğimiz gibi gitmeyince de ilk hedefimiz kendi yetersizliğimiz oluyor.
Oysa bazı savaşlar bilerek kaybedilir. Hürmeten kaybedilir; bir gönlü kırmamak ya da bir çocuğun hevesini soldurmamak için kaybedilir. Bir yerde yaşam varsa, orada mutlaka kaos ve pürüz de vardır. Modernizmin bizi ikna etmeye çalıştığı o pürüzsüzlük arayışı, aslında bir nevi “hayatsızlık”tır. Hayatın asıl gerçekliği, o kaosun ve kaçınılmaz mecburiyetlerin içinden geçerken kim olduğumuzu, nerede durduğumuzu bulabilmektir.
“Neden hep aynı tip insanlar beni buluyor?” diye soranlar için ne dersiniz? Bu döngü, kendi içimizdeki o düğümü çözene kadar devam mı eder?
Öncelikle soruyu aynı tip insanları seçmekteki kendi payımıza döndürmeyi teklif ediyorum. Çünkü “bulunmak” bizi nesneleştirir, mağdurlaştırır ve hayatımızın içinde pasif bir konuma iter. Oysa seçtiğimizi ve bu seçimdeki payımızı düşünmek bizi büyütür, hayatımızın iplerini yeniden elimize almamıza vesile olur. Eğer aynı tip insanlar hep aynı kapıdan giriyorsa, o kapının anahtarı bizdedir; bunu unutmamak gerekir.
Ancak şunu iyi ayırt etmek lazım: “Neden hep beni buluyorlar?” sorusu, eğer sadece bir şikâyet diliyle ve durumu tekrar etmek için sarf ediliyorsa hiçbir işe yaramaz. Bu haliyle sadece kurban rolünü pekiştirir. Bu sorunun bir geçerlilik kazanması; ancak dürüst bir muhasebe yapıp, seçimlerimizi değiştirmek için inisiyatif aldığımızda mümkündür. Burada asıl mesele şu: Bu “aynı tip” insanlar benden neyi alıp götürüyor ve hayatımda neleri eksiltiyorlar? Daha da önemlisi; eğer bu insanlar hayatımda olmasaydı, içimde hangi gerçeklerle baş başa kalacaktım? Belki de o döngü, kendi içimizdeki bir boşlukla yüzleşmemek için sığındığımız bir menfezdir.
Hangi kapılarımı, hangi hislerle açıyorum? Neyi umuyorum? Belki de o tip insanlarla kurduğum ilişki, tanıdık bir acıyı tekrar etmeme ve böylece kendimi -ne kadar can yakıcı olsa da- o “tanıdık” olanın sahte güvenliğinde hissetmeme sebep oluyordur. Değişim için farklı bir adım atmadan hayatın değişmesini beklemek boş bir hayaldir. Döngüye dair yeni bir tavır geliştirmemek, aslında o döngüde kalmayı garantilemektir. Döngü, biz ondan öğrenmemiz gerekeni hakkıyla öğrenene ve kapıyı kapatma cesareti gösterene kadar kendini tekrar etme eğilimindedir.
Birisi sizi hayal kırıklığına uğrattığında, ilişkiyi korumak ile kendinize saygı göstermek arasında nasıl bir denge kurulabilir? Esneklik, sınır koymayı engelliyor mu?
Birine kalbimizi açmak ve kapılarımızı aralamak, hayal kırıklığına uğrama veya uğratma ihtimalini zaten en baştan kabul etmek demektir. Kapısını hiç açmadığımız birine hayal kırıklığı yaşamayız; ama onunla gerçek bir bağ da kuramayız. Hakiki ilişkiler; zayıflıklarımız, savunmasızlığımız ve o insani “acziyetimiz” üzerine inşa edilir. Bu yüzden hayal kırıklığına bir yaşam alanı açmak gerekir. Dünyadaysak bir şekilde hayal kırıklığına uğrayacağız ve uğratacağız; bu, insan olmanın en temel gerçeğidir.
İkincisi, hayal kırıklığına uğradığımız o an, hem bizim hem de muhatabımızın asıl imtihanı başlar. Ben o kırıklığı yaşadığımda kendi öğrenme geçmişime temas ederim; “zayıf yanlarım” ortaya çıkar. İşte bu sarsıntıya vereceğim yanıtlar beni inşa edecek olanlardır. İhramcızade Hazretleri’nin dediği gibi: “Yoka taş değmez.” Bu sözü ilişkiler bağlamında iyi okumak gerekir. Birine karşı “Ben senin için şuyum.” ya da “Sen bana bunu nasıl yaparsın?” gibi büyük varlık iddialarıyla yaklaştığımızda, aslında kendimizi devasa bir hedef haline getiriyoruz. Mülkiyet duygumuz ve “hata kabul etmez” beklentilerimiz ne kadar büyükse, hayal kırıklığının taşı o kadar sert çarpar bize.
Oysa “yok” olanın, yani kendi hiçliğini ve beşeriyetini bilen insanın çarpılacak bir yüzeyi yoktur. Karşımızdakini “hata yapmaz bir kahraman” değil de her an yanılabilir bir “acz” sahibi olarak gördüğümüzde, gelen darbe çarpacak bir iddia bulamaz ve geçip gider. Bu, karakterden vazgeçmek değil; haklılık ve mülkiyet iddialarından soyunmaktır. Kendimizi ve muhatabımızı bu insani zemine, yani o doğal beşeriyet haline yerleştirdiğimizde; hayal kırıklığı kişisel bir saldırı olmaktan çıkar, hayatın olağan bir sarsıntısına dönüşür.
Elbette bu, her türlü suistimale açık olmak anlamına gelmez. Eğer hayal kırıklığı bir süreklilik arz ediyorsa, orada kendi sınırlarımızı ve o kişinin hayatımızdaki yerini yeniden tanımlamalıyız. Esneklik, sınırsızlık değildir. Esneklik, o sınırın nerede daralıp nerede genişleyeceğini bilme ferasetidir. Feraset ise, karşıdakinin niyetini ve durumun hakikatini kalbi bir sezişle tartabilmektir. Bu bir “ayırt etme” maharetidir; nerede şefkatle esneyeceğimizi, nerede nezaketle mesafe koyacağımızı bize fısıldayan o iç görüdür. Feraset sahibi bir insan, bir hata ile bir karakter özelliğini birbirinden ayırır; bir anlık zaafı affederken, sistematik bir haksızlığa karşı sınırını bir kale gibi dikmeyi bilir.
Bugün bir ilişkisinde yorgun, hayal kırıklığı içinde ya da “yeter artık” noktasına gelmiş birine ne söylemek istersiniz?
“Rüya Satan Adam” filminde, her şeyi bırakmayı düşünen, hayatının sonuna gelmiş bir psikologla bir yabancı arasında sarsıcı bir diyalog geçer. Psikolog merakla sorar: “Peki, sen bu insanlara ne satarsın?” Adamın cevabı çok sadedir: “Küçük bir virgül.” Sadece, hikâyelerini yazmaya devam etsinler diye...
“Yeter artık” noktası, insanın en yalnız ve en nefessiz kaldığı eşiktir. Oraya bir günde gelinmez; uzun süren bir duygusal aşınmanın, birikmiş hayal kırıklıklarının ve hareket alanının daraldığı bir yorgunluğun son durağıdır orası. Ancak ben inanıyorum ki o içsel mayalanma süreci bittiğinde, her insanın o küçücük “virgüle” ihtiyacı vardır. Çünkü yorgunluk ve kırgınlık bir ilişkinin içinde doğmuşsa, şifası da yine bir ilişkiyle gelecektir; insanın kendisiyle, yaratıcıyla veya bir “ötekiyle” kuracağı o yeni ve hakiki bağla...
Oraya bir virgül koymak, hikâyeyi bitirmek değil, hikâyenin akışını değiştirmektir. Çünkü gelinen o “nokta”, aslında hikâyenin dışında değildir; tam da hikâyenin kalbidir ve yeni bir bilincin habercisi olabilir. Tabii bu eşikte şu dürüst muhasebeyi yapmak şarttır: “Beni bu noktaya getiren neydi?” Kendi sorumluluklarımızı, seçtiklerimizi ve vazgeçemediklerimizi o virgülün açtığı o sessiz boşlukta gözden geçirmek gerekir.
Belki de o “yeter artık” feryadı, karşı tarafa değil, aslında kendi ihmal ettiğimiz yanlarımıza bir çağrıdır. Kendimizden verdiklerimizin, sustuklarımızın ve görmezden geldiklerimizin bir patlamasıdır. Bu yüzden o virgül, sadece dinlenmek için değil; kim olduğumuzu, nerede durduğumuzu ve bundan sonra hangi “ben” ile yola devam edeceğimizi seçmek içindir.
