Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Dijitalleştikçe Neden Yalnızlaşıyoruz? / Dr. Yağmur Tanrıverdi

Bu Yazıyı Paylaşın:
Dijitalleştikçe Neden Yalnızlaşıyoruz? / Dr. Yağmur Tanrıverdi

Tezinizde X, Y ve Z kuşaklarının sosyal medya kullanımları ve yalnızlık deneyimlerini karşılaştırdınız. Bu araştırmayı yapmaya sizi ne yönlendirdi? Günümüzde yalnızlık neden bu kadar önemli bir toplumsal sorun haline geldi?
Teknolojik açıdan hem en bağlantıda olduğumuz hem de en yalnız olduğumuz dönemi yaşıyoruz. Günümüzde gelinen duruma bakıldığında herkesin “bağlantıda” olduğunu ancak bununla birlikte herkesin derin bir yalnızlık hissettiğini görüyoruz. Hatta yalnızlık artık bir tür salgın olarak değerlendiriliyor. Teknolojik imkânlar açısından incelediğimizde tüm zamanların en gelişmiş iletişim teknolojilerine sahipken nasıl oluyor da giderek daha yalnız insanlar haline geliyoruz? İşte bu soru araştırmanın başlangıcını oluşturdu. Devamlı olarak maruz kaldığımız bildirimlerin, yorumların, beğenilerin ve 7/24 çevrim içi iletişimi sürdürme alışkanlığımızın günün sonunda bizi kalabalıklar içerisinde yalnız bırakmış olması bu tez çalışmasını gerekli kılan bir çelişkiydi. Özellikle yeni medya teknolojilerinin bu çelişkinin tam ortasında yer alması ve sosyal medya-yalnızlık ilişkisinin kuşaklara yansıması araştırmanın ana eksenini oluşturdu.
Günümüzde yalnızlık artık bireysel bir sorun olmanın çok ötesine geçtiği için bir noktada toplumsal bir problem haline geldi. Yalnızca ülkemizde değil, dünya genelinde “Yalnızlık Bakanlıkları”nın bile kurulduğunu ve bu problemle ciddi bir şekilde mücadele edebilmek için politikalar oluşturulduğunu da görüyoruz. Yalnızca küçük bir grup insanı değil, toplumları etkileyen ciddi bir sorun haline geldiği için de çözüm arayışları her ülkenin gündeminde yer alıyor. Hatta TDK’nin 2024 yılının kelimesini “Kalabalık Yalnızlık” olarak seçmesi de bunun en güçlü göstergelerinden biri. Bu ifade aslında günümüzün çelişkisini çok net yansıtan güçlü bir kelime. Tüm bu dijital kalabalığın içinde yüzeysel kalan, sayıca fazla olsa da niteliği düşük ilişkiler kurulması ve kişiye yeterli doyumu sağlayan “gerçek” ilişkiler kurulamamasından dolayı yalnız kalan insanların ciddi seviyede mental ve fiziksel rahatsızlıklar yaşadığını da yapılan araştırmaların sonuçlarından görebiliyoruz. Yalnızlık sorununun günümüzde bu hale gelmesinde birden fazla unsur öne çıkıyor.
Her şeyden önce, sosyal medya platformlarıyla birlikte çok sayıda insana hızlıca ulaşabilme imkânı beraberinde derinliksiz ve yüzeysel ilişkiler kurmamıza neden oldu. Yalnızlık dediğimizde artık sadece sosyal açıdan izole olmaktan bahsetmiyoruz. Bir yere ait hissetmemek, anlaşılmamak, derin ilişkilerden yoksun kalmak beraberinde yalnızlığı da getirdi. Özellikle modern hayatın şartlarına bağlı olarak yoğun tempo da eklendiğinde yalnızlığın çok ciddi bir seviyeye ulaştığını gördük. Geçmiş dönemlerdeki mahalle veya komşuluk gibi kendiliğinden oluşan kalabalık sosyal ilişki ağlarının da yerini sosyal medyaya bırakmasıyla sosyal ilişkiler de büyük bir dönüşüme uğradı.
Bu yoğun tempoda sosyallik duygusunun eksik kalmaması için 7/24 mesajlaşmak, sosyal medya platformlarında aktif olmak anlık olarak mutluluk verse de emek verilerek yürütülen sosyal ilişkilerin kişiye sağladığı doyumdan çok uzak olduğu için “sürekli bağlantıda olma” yanılgısına düşerek günün sonunda daha yalnız insanlardan bahseder hale geldik. Yalnızlık hissinin artması insanların yüz yüze daha az sosyalleşmesine, daha az yüz yüze sosyalleşme de daha derin bir yalnızlığı beraberinde getirdiği için toplumsal bir yalnızlık salgını kaçınılmaz oluyor.
Araştırmanızda X, Y ve Z kuşaklarının sosyal medyadaki ilişkilere bakış açıları arasında çarpıcı farklar tespit etmişsiniz. Z kuşağı çevrim içi ilişkileri “gerçek” olarak görürken X kuşağı bunları “yüzeysel” buluyor; Y kuşağı ise başkalarının paylaşımları karşısında en çok kıskançlık ve üzüntü hisseden kuşak olarak öne çıkıyor. Bu farklı tepkilerin temelinde neler yatıyor?
Kuşaksal farklılıkların üç temel noktaya dayandığını söyleyebilirim. İlk olarak teknoloji ile kurulan bağ her kuşakta farklı olduğu için, kişilerin dijital dünyada yaşadıkları deneyimler ve çevrim içi dinamikleri algılayışları da buna bağlı olarak farklılık göstermektedir. Bunun yanı sıra verilen tepkilerdeki farkın en büyük nedenlerinden biri de “arkadaşlık” tanımına atfedilen anlamların ve niteliklerin kuşaklara göre farklılık göstermesinden kaynaklanıyor. Son olarak ise dijital ortamların beğeni, yorum, takipçi sayısı veya başkalarının paylaşımlarına devamlı maruz bırakma gibi özelliklerinin her kuşağı -yaşlarından dolayı- farklı noktalardan tetikleyerek ayırt edici tepkiler vermeleri olarak görülüyor.
Öncelikle Z kuşağına baktığımızda, araştırma sonuçlarının da belirgin bir şekilde gösterdiği üzere “dijital yerliler” olarak dijital ortamları doğal bir yaşam alanı olarak kabul etmiş olmaları ve diğer kuşakların aksine çevrim içi ortamları sonradan hayatlarına dahil olmuş bir alan olarak görmemeleri dikkat çekiyor. Bu kuşak için sosyal medya platformlarındaki etkileşimler ile günlük hayatlarındaki etkileşimler arasında algılanan bir fark neredeyse yok denilebilir. Dolayısıyla, sosyal medyadaki etkileşimleri karşısında olumlu veya olumsuz duyguları yoğun bir şekilde yaşadıkları ve “gerçek” duygular hissederek doğrudan etkilendiklerini anlıyoruz. Z kuşağının dijital ortamdaki etkileşimleri içselleştirmeleri sonucu çevrim içi/çevrim dışı ayrımını kaldırdıklarını ve dolayısıyla da aslında bu ortamın yansımalarını en kuvvetli yaşayan kuşaklardan biri olduklarını da görüyoruz. Z kuşağı için bir kişinin günlük hayatlarında iletişimi kesmesi ile sosyal medya hesabından çıkarması arasında duygusal açıdan etkilenme bakımından neredeyse bir fark olmadığını söylemek mümkün.
X kuşağı açısından ise daha farklı tepkilerle karşılaşıyoruz çünkü onlar için arkadaşlık ilişkisi, temel olarak, yüz yüze olmayı gerektiren, uzun süreli vakit geçirme şartı aranan, güven duygusunun öne çıktığı “gerçek hayat” ilişkisi olarak nitelendiriliyor. Dolayısıyla da çevrim içi platformlar üzerinden kurulan ve yürütülen ilişkiler onlar açısından yüzeysel bulunuyor.
Y kuşağı ise hem genel açıdan hem de teknoloji açısından bir tür “geçiş kuşağı” olma özelliği taşıyor. Y kuşağının dönemlerine baktığımızda Z kuşağı gibi teknolojinin içine doğmadıklarını, ancak X kuşağı kadar da uzak olmadıklarını biliyoruz. Bu kuşak sosyal medya ve çevrim içi iletişime sonradan adapte olmayı başarmış bir kuşak. Araştırma sırasında da devamlı olarak Messenger uygulamasının ilk çıktığı dönemlere referans vermeleri ve sosyallik anlayışlarının değişimini internet öncesi/ internet sonrası olarak ayırmaları bir tür geçiş dönemi yaşadıklarını doğrular nitelikte.
Başka kullanıcıların paylaşımlarını sosyal medyada görmeleri sonucu kıskançlık, üzüntü ve yalnızlık hissi yaşama bakımından Y kuşağının öne çıkması da araştırmanın kuşaklar arasındaki farkı yansıtan en güçlü sonuçlarından biri olarak görülebilir. Bu sonucun temelinde, Y kuşağının yaş itibari ile kendi kuşaklarında bulunan diğer kişilerin hayatlarındaki başarıları kıyaslama eğilimi taşımaları gösterilebilir. Sosyal medyada diğer paylaşımlar karşısında kendilerini “hayatta geride kalmış” hissetmeleri bu sonucu açıklar niteliktedir. Kendi hayatlarında istedikleri noktaya gelemediğini düşündükleri veya kendilerini yalnız hissettikleri bir dönem yaşamaları sırasında sosyal medya paylaşımlarından yoğun bir şekilde tetiklenen bir kuşak olma eğilimi taşıdıkları söylenebilir.
Bulgularınıza göre birçok katılımcı kendini “kalabalıkta yalnız” hissediyor. Sosyal medyada binlerce takipçisi olan, sürekli mesajlaşan insanlar nasıl oluyor da derin bir yalnızlık yaşayabiliyor? “Gerçek arkadaşlık” ile “sanal arkadaşlık” arasındaki sınır nerede başlıyor?
Bugün “kalabalık yalnızlık” tanımını sıklıkla konuşuyoruz; çünkü aslında çok fazla insanla iletişimde olmanın gerçek ve yakın bir ilişkinin sağlayabileceği tatmini sağlama ile aynı olmadığını fark ettik. Sayıca çok fazla insanın içerisinde yer almak, çevrim içi ilişkiler yürütmek insan olarak ihtiyaç duyduğumuz sosyal ihtiyaçlarımızı karşılama noktasında oldukça yetersiz kalabiliyor. Kişinin ne kadar yüksek takipçisi olursa olsun, gün içerisinde ne kadar çevrim içi etkileşimler gerçekleştiriyor olursa olsun anlaşılmadığı, destek görmediği, güven hissetmediği ve sosyal ihtiyaçlarının yeteri kadar karşılanmadığı tüm durumlarda derin bir yalnızlık duygusuyla baş başa kalıyor.
Çalışmanın odaklandığı noktalardan biri olan “Dunbar Sayısı” kavramı da aslında benzer bir noktaya temas ediyor. En genel haliyle tanımlamak gerekirse bir kişinin anlamlı ve sağlıklı ilişki kurabileceği kişi sayısının beynimizin sosyal ilişki kapasitesi sebebiyle 150 kişiyle sınırlı olabileceğini öne süren İngiliz antropolog Robin Dunbar’ın tezini de göz önünde bulundurduğumuzda, sosyal medya ortamlarının bu sayının çok üzerinde sayılarda sosyal ilişki imkânı sunduğunu da görüyoruz. Ancak insanın yapısı ile sosyal medya doğası arasında yaşanan bu çatışma sonucu her ne kadar çevrim içi platformlar sayıca imkân verse de anlamlı ve nitelikli ilişki kurma kapasitesi sınırlı olduğu için bu çelişki insanlara maalesef başa çıkılması güç bir yalnızlık olarak geri dönüyor.
“Gerçek” arkadaşlık ile “sanal” arkadaşlık arasındaki sınırlara baktığımızda ise aslında ilgi çekici sonuçlar dikkat çekiyor. Çalışmanın bulguları gerçek bir arkadaşlığın öne çıkan unsurlarının arasında fiziksel yakınlığın, güven ve destek duygusunun, anlaşılma hissinin ve uzun süreli bir bağ kurulmuş olmasının gerekli olduğunu gösteriyor. Sanal arkadaşlığın öne çıkan unsurları arasında ise daha geçici bir ilişki türü olarak nitelendirildiği, güven duyulması güç bir yapısı olduğu ve tatmin etmeyen bir ilişki türü olarak görüldüğü öne çıkıyor. Kuşaklar arasındaki ortak nokta ise, anlaşılma, güven ve destek duygusunun tüm kuşakların gerçek bir arkadaşlığa atfettiği ortak duygular olmasıyla öne çıkıyor. Kuşaklar arasındaki farkı gösteren en dikkat çekici sonuçlardan biri ise X ve Y kuşaklarının gerçek bir arkadaşlık ilişkisi için fiziksel yakınlığı ve uzun süreli bir bağ kurulmuş olmasını göz önünde bulundururken, Z kuşağının bir arkadaşlık ilişkisinin gerçek nitelik taşıması için fiziksel olarak yakın olmayı aramamaları ve uzun süreli bir bağa önem vermemeleri olarak öne çıkıyor.
Tezinizin bulgularından biri Z kuşağının "gizli hesap" kullanma pratiği. Gençler neden asıl hesaplarının yanında ikinci bir gizli hesap açma ihtiyacı duyuyorlar? Sosyal medyada sürekli bir performans sergilemek zorunda hissetmek kimlik gelişimlerini nasıl etkiliyor?
Z kuşağının kendi aralarında “priv hesap” olarak adlandırdıkları ve ikinci bir Instagram hesabı kullanma pratikleri çalışmanın en dikkat çekici sonuçlarından biri. Bunun sebebi, Z kuşağının ikinci bir hesap kullanmaya ve bu hesaplardaki etkileşimlere çok farklı anlamlar atfetmiş olmaları olarak söylenebilir. Bizim için yalnızca ikinci bir hesap olarak görünen gizli hesapların aslında onların sosyal ve duygusal hayatlarında önemli yansımaları olan dijital bir hareket olduğu anlaşılıyor. Ana hesapları hem ailelerinden hem de sosyal çevrelerinden çok sayıda insanı içerse de bu gizli hesaba sadece çok yakın sosyal çevrelerini alarak daha samimi paylaşımlar yapıyorlar. Bu gizli hesaplardaki ilk amaç ailelerinden gizli bir şekilde rahatça paylaşım yapabilecekleri bir dijital alan olarak görülse de aslında arka planda daha çok boyutlu bir pratik bizi karşılıyor. Z kuşağı için bir “priv hesap” daha filtresiz, sansürsüz ve içten paylaşımların yapıldığı hesaplar olarak tanımlanıyor. Ayrıca bu hesaplarda yapılan paylaşımların samimi ve komik olması önemsenirken, en önemli yanlarından biri de yaklaşık 20-25 kişiyi içeren küçük ve güvenli bir çevreden oluşan gizli hesaplar olmaları olarak karşımıza çıkıyor.
Bu gizli hesapları ilgi çekici yapan en önemli noktalardan biri, ana hesaplardan farklı bir şekilde paylaşım yapılmasının yanı sıra bu hesaplara “dahil edilme” ve “dışarıda bırakılma” durumlarının Z kuşağının arkadaşlık ilişkilerinde çok önemli bir yer tutması olarak anlaşılıyor. Bir gizli hesaba alınmanın Z kuşağındaki karşılığı değer görmek, güven hissetmek ve samimiyet seviyesinin artmasıyken, gizli hesaptan atılmak ise üzüntü, yalnızlık, hayal kırıklığı ve o sosyal çevreden bir kopuş ile eşleştiriliyor. Yani Z kuşağı için gizli bir hesaptan atılmak, gerçek hayatta da o arkadaşlık ilişkisinin bitmesi anlamına bile gelebiliyor. Dolayısıyla Z kuşağı için gizli hesap kullanımının yalnızca ikinci bir hesap değil, bunun çok daha ötesinde olan ve dijital hareketlerin yansımalarının gerçek hayattaki arkadaşlık ilişkisine güçlü bir şekilde yansıyan önemli bir pratik haline geldiğini anlıyoruz. Bu sonuç bize Z kuşağının çevrimiçi ortamları gerçek hayattan ayırmadığını gösteren ve çevrimiçi ortamlar üzerindeki etkileşimlerin duygusal yansımalarını ciddi seviyelerde deneyimlediklerini gösteren en güçlü sonuçlardan biri oldu.
Performans kaygısı ve kimlik gelişimi açısından baktığımızda bunu gizli hesaplardan ziyade ana hesaplarında yaşadıklarını söylemek mümkün. Neredeyse tüm sosyal bağlarının bulunduğu ana hesaplarda yaptıkları paylaşımları olduğu gibi paylaşmak yerine “başkalarının gözündeki konumları”nı etkileyen paylaşımlar olarak görme eğilimi taşıdıkları için kendilerini olduğu gibi yansıtmaktan uzaklaşıyorlar. Gizli hesaplar bir noktada bu yaşadıkları baskıya karşı bir tür önlem alma refleksi olarak da yorumlanabilir. Orayı daha güvenli bir alan gördükleri için, her ne kadar bu hesaplarda da bir tür performans sergiliyor olsalar bile ana hesaplarındaki paylaşımlarına kıyasla daha rahat olduklarını söylemek mümkün.
Araştırmanızda sosyal medyanın hem yalnızlığı önleyen hem de yalnızlaştıran bir araç olduğu ortaya çıkıyor. Üstelik insanlar yalnız hissettiklerinde de yine sosyal medyaya sarılıyor. Bu paradoks nasıl açıklanabilir?
Bu noktada konuşulması gereken ayrım aslında “uzun vadede doyum” ve “kısa vadede iyi hissetme” arasında. Çevrimiçi ortamların sunduğu bazı avantajlar sosyalleşme açısından dezavantaj yaşayan kişiler için kurtarıcı olabiliyor. Bunu inkâr etmemek gerek. Platformların sunduğu sosyal bağ kurma fırsatı, ortak ilgi alanlarına sahip kişilerin birbirini daha kolay bulabilmesi veya uzaktaki ilişkilerin kopmasını engelleyerek iletişimi sürdürme gibi avantajları var. Kuşaksal açıdan bakıldığında da özellikle Z kuşağının sosyal medyanın bu yönlerini faydalı bulduğunu ve sıklıkla yararlandığını görüyoruz. Ancak bu olumlu işlevlerin yanı sıra sosyal medya platformları yalnızlık duygusunu derinleştirme potansiyeli de taşıyabilmekte. Özellikle ilişkilerin giderek daha yüzeyselleşmesi, devamlı olarak birbirini çevrim içi görme sonucu yüz yüze ihtiyacının azalması ve sanal iletişimin yüz yüze iletişimin yerini tutmaması sonucu sosyal medya platformları yalnızlaştırabiliyor.
İnsanların yalnız kaldıklarında veya yalnız hissettiklerinde ilk olarak sosyal medya kullanımını tercih etmesi çok anlaşılır bir durum. Sosyal medya kişilere hızlı ve anlık bir sosyallik vadediyor. Kişinin sosyal çevresinin eksikliğini “dolduruyormuş” gibi görünüyor. Çalışmada “yalnızlık ve kaygı hissini bastırma amaçlı kullanım” bu sebeple öne çıkıyor. Ancak şunu da belirtmek gerek ki, maalesef sosyal medya hızlı ve anlık bir sosyallik sunsa da aslında kişinin ihtiyacını karşılayamadığı gibi bununla beraber kişinin platforma girmeden önceki ruh halinin daha da kötüleşmesine neden olabiliyor. Daha net ifade etmek gerekirse, yalnız hissettiği için sosyal medyaya sarılan insan platformda kontrolsüzce vakit geçirdiği veya başka kullanıcıların kalabalık arkadaş grupları gibi içeriklere maruz kaldığında kendisini daha da yalnız ve depresif hissedebiliyor. Dijital ortamlardaki karşılaştırma, beğeni sayıları, takipçi sayıları, gerçeklikten uzak ama mükemmel görünen hayatlar kişilerin yalnız hissetme- sosyal medyaya girme- daha kötü hissetme döngüsüne hapsolmasına neden oluyor. Bu da bahsettiğimiz paradoksa yol açıyor. Sosyal medya nasıl kullanıldığına bağlı olarak gerçekten kişiyi mutlu eden iletişimler kurulmasına yol açabileceği gibi, kişiyi daha da mutsuz edebilecek bir noktada da konumlanabilir.
İnsanlar takipçi sayısının gerçek bir arkadaşlık ölçüsü olmadığını gayet iyi biliyor. Ama aynı insanlar bir profili açtığında ilk takipçi sayısına bakıyor, beğeni sayısını önemsiyor, hatta bazı gençler tanışacakları kişiyi sosyal medya puanına göre değerlendiriyor. Bilmekle hissetmek arasındaki bu çelişki nereden geliyor?
Böyle bir çelişki ciddi anlamda mevcut. Bunun temel sebebi, sosyal medya platformlarındaki takipçi sayısının, beğeni sayısının veya Snapchat skorunun günümüzde artık yalnızca bir sayı olmamasından kaynaklanıyor. Bu sayılar artık dijital göstergeler haline gelmiş durumda. Kişiler için sadece sayı olmanın ötesinde kabul görmek, beğenilmek, onay almak, görünür olmak gibi duygusal karşılıkları bulunan göstergeler haline gelmiş durumdalar. Günümüzde artık bu durum bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde herkesin zihninde yer etmiş durumda. Dolayısıyla da insanlar her ne kadar sosyal medya ortamını samimi ve gerçekçi bulmadıklarını ifade etseler de platformlardaki sayısal verilerin duygusal karşılıklarına karşı savunmasız bir durumda kalıyorlar. “Sayısal temelli dijital statüler” olarak da bilinen beğeni, takipçi sayıları gibi sayılar artık günlük hayattaki statüleri bile belirleyebilir. Örneğin, günlük hayatta yemek yenilebilecek bir yere yüksek takipçi sayısına bakılarak kabul almak, kişilerde sayısal verilerle sosyal statü arasında bir bağ kuruyor. Benzer bir şekilde Snapchat platformu gibi özellikle Z kuşağının yaygın kullandığı platformlarda sık kullanıma bağlı yüksek puana sahip olunmasının da günlük hayatta ciddi bir karşılığı olduğunu görüyoruz. Araştırmanın katılımcılarının da belirttiği üzere, yüksek Snap puanı olan kişilerle arkadaşlık veya romantik bir ilişki kurulmasını doğru bulmadıklarını ve sayısal bir veri üzerinden sosyal bir çıkarım yaptıklarını net bir şekilde görebiliyoruz. Dolayısıyla insanlar her ne kadar sosyal medya ortamlarını gerçeklikten uzak bulsalar bile hayatın içine yerleşmiş onay, kabul, sosyal statü ve dijital sayısal göstergeler arasında maalesef güçlü bir bağın çoktan kurulmuş olduğunu söylemek yanlış olmaz.
“Eskiden her şey daha samimiydi.” söylemi çok yaygın. Ama telefon icat edildiğinde de, televizyon yaygınlaştığında da benzer kaygılar dile getirilmişti. Teknoloji her dönemde sosyal ilişkilere tehdit olarak mı algılandı? Bugünkü durum gerçekten farklı mı?
Her teknolojik yenilik, kendi döneminin yeni medyası olarak görülür. Dönemin yeni medyası da diğer tüm icatlar gibi toplumu ikiye böler. Bazı kişiler olumlu bir tutum sergilerken, bazıları ise endişeyle yaklaşır. Çünkü iletişim teknolojilerinin toplumu ve ilişkileri dönüştürme gücü ciddi bir şekilde yüksektir. Dolayısıyla, yalnızlık açısından da durum neredeyse tüm iletişim araçlarının icadı sırasında benzerdir. Telefonun icadı sırasında bile bu aracın yalnızlığı önleyeceğine yönelik reklamlar bulunduğu gibi, artık insanların telefonda konuşabilmesi sebebiyle daha da yalnızlaşacağına yönelik endişeler vardı. Benzer bir şekilde Robert D. Putnam’ın da çalışmasında belirttiği üzere 1930’lu yıllarda radyonun ve televizyonun yaygınlaşmasıyla birlikte daha bireysel bir eğlence biçimine geçildiği ve topluca geçirilen vaktin azalmasına yalnızlaşmadan bahsedilir. Hatta ünlü şair T.S. Eliot Amerikan halkının yeni teknolojiler karşısında yaşadığı dönüşümü televizyonu “milyonlarca insanın eş zamanlı olarak aynı şakayı dinlemesine ve buna rağmen yalnız kalmasına olanak sağlayan bir araç” olarak tanımlayarak aktarır. Aynı endişe internetin toplumda yaygınlaşmasıyla birlikte de görülmüştür. İnternet bazı insanlar tarafından heyecanla karşılanırken, bazı insanlar tarafındansa toplumu daha da yalnızlaştıracak ve sosyal becerileri zayıflatacak nitelikte bir icat olarak değerlendirilmiştir. Hatta 1993 yılında US News & World Report’ta yayımlanan bir yazıda internet için “arkadaşlarla görüşmenin yerini alan teknolojiler yüzünden gerçek insanlardan korkar duruma geleceğiz ve halka açık yerlerde nasıl davranılması gerektiğini hatırlamıyor olacağız… Bir süre sonra bir araya gelmeye ihtiyacımız da kalmamış olacak.” şeklinde bir öngörüde bulunmuştu. Dolayısıyla örneklerden de görebileceğimiz üzere bu ikili tutum geçmişten günümüze devam etmekledir ve yalnızca bugüne has bir endişe olarak görülmemelidir.
Kuşakların gözünden baktığımızda da benzer bir durumu görüyoruz. X kuşağı sosyal medya ve yalnızlık arasındaki ilişkiye kendi dönemlerindeki sosyal ilişkilerden yola çıkarak değerlendirme yaptıklarını anlıyoruz. Geçmişteki ilişkileri özlediklerini ve bir tür nostalji hissi üzerinden sosyal medyanın ilişkileri dönüştürmesini yorumladıklarını görebiliyoruz. Y kuşağı ise geçiş kuşağı olduğu için özellikle 2000’li yıllarda Messenger uygulaması ile sosyallik anlayışlarının değiştiğine vurgu yaptıklarını anlıyoruz. Z kuşağında ise diğer kuşaklardan farklı olarak TikTok, Snapchat ve Instagram gibi platformlarda kendilerine has bir dünya yaratarak yeni bir sosyallik anlayışına şahit oluyoruz.
Bugünkü duruma baktığımızda ise bence geçmişten farklı bir noktadayız. Günümüzde dijital teknolojiler yalnızca iletişim kurma görevi üstlenmiyor. Artık devamlı olarak görünür olduğumuz, sayısal veriler üzerinden sıralandığımız, ölçüldüğümüz, insanlara önerildiğimiz veya öneri aldığımız kesintisiz bir iletişim döneminden bahsediyoruz. Bu durumun sosyal ilişkiler üzerindeki dönüştürücü etkisi de tüm bunlara bağlı olarak geçmiş dönemlerden daha yoğun yaşanıyor.
Tezinizde yalnızlık problemine yönelik çözüm önerileri de sunuyorsunuz. İnsanların gerçek bağlarını güçlendirebilmesi için bireysel ve toplumsal düzeyde neler yapılabilir?
Araştırmanın bize gösterdiği en net sonuçlardan biri, tüm kuşakların ortak fikri olarak gerçek bir ilişkide güven, samimiyet, destek ve anlaşılma hissinin bulunması gerektiği. Dolayısıyla ilişkilerin daha güçlü ve nitelikli hale gelmesi için çözüm önerileri getireceksek bence bu noktadan başlamamız gerekli.
Bireysel açıdan yapabileceğimiz en önemli çözüm olarak nicelik ve nitelik arasındaki farka dikkat etmemiz diyebilirim. Çok sayıda insanla niteliksiz ilişkiler yerine anlamlı bir bağ kurarak ihtiyaç duyduğumuz sosyalliği sağlayabileceğimiz bağlar kurmayı hedeflememiz gerekli. Yakın sosyal çevremizi ihmal etmeden yoğunluğa rağmen yüz yüze görüşmelerin sıklığını artırmak ve daha fazla beraber vakit geçirebileceğimiz aktivitelerde yer almak bireysel çözümlerimiz olabilir. Bunun yanı sıra devamlı olarak sosyal medyaya maruz kalmak yerine daha bilinçli kullanıcılar haline gelmemiz ve kendimizi yalnız hissettirebilecek içeriklere maruz kalma oranımızı düşürmek, sosyal medya platformlarındaki takip ettiğimiz kişileri bize hissettirdiği duygulara göre yeniden gözden geçirmek ve öncesinde de bahsettiğimiz takipçi veya beğeni sayısı gibi sayısal göstergelere olduğundan başka bir anlam yüklememeye çalışmak yalnızlıkla mücadele anlamında etkili adımlar olabilir.
Toplumsal düzeyde çözümler için ise her şeyden önce sosyal medya ve yalnızlık arasındaki ilişkinin yalnızca kişilerin kendi başına çözmesi gereken “basit” bir problem olarak görülmemesi gerekmektedir. Bu problemle mücadele edebilecek tüm yetkili kurumların konuyu öncelendirerek çözüm önerileri getirmesi yararlı olabilir. İnsanların topluca bir araya gelebileceği sosyal alanların oluşturulması ve giderek yaygınlaşması, üç kuşaktan insanları bir araya getirebilecek yüz yüze etkinlikler düzenlenmesi, sosyallik fırsatı sunabilecek atölyeler, bilinçli sosyal medya kullanımına ve dijital ortamların duygusal yansımalarına yönelik farkındalık atölyeleri gibi faaliyetler günümüzde yaşanan yalnızlık problemine etkin çözümler getirebilir.
Teknoloji insanı gerçekten birleştiren bir araca dönüşebilir mi? Dönüşebilirse bunun yolu nereden geçiyor? Platformların kendini değiştirmesinden mi, devletlerin düzenleme yapmasından mı, yoksa biz kullanıcıların bilinçlenmesinden mi?
Teknoloji insanları bir noktada birleştirebilir ancak bu durum tek boyutlu bir şekilde meydana gelemez. Sosyal medyanın ilişkiler üzerindeki dönüştürücü etkisine de baktığımızda özellikle kuşakların yalnızlık hissi yaşamaları bakımından farklılaşması bize çözümün de çok boyutlu bir yapıda olması gerektiğini gösteriyor.
Öncelikle sosyal medya platformlarının bazı güncellemeler geçirmesi bu noktada önem taşıyor. Sosyal medya platformlarının dinamikleri çok büyük ölçüde takipçi veya beğeni sayısı gibi dijital sayısal göstergeler ve platform algoritmaları üzerinden şekilleniyor. Dolayısıyla kullanıcılar üzerinde en büyük etkiye sahip noktalar bu kısımlar. Platformların bu dijital göstergeleri daha önemsiz hale getirmek için beğeni sayısı, takipçi sayısı vb. sayısal verileri göstermeyecek şekilde güncellenmesi kişiler arası kıyaslamayı ve yalnızlık hissini önleyebilir. Bununla birlikte özellikle Z kuşağına yönelik koruyucu düzenlemeler ve takipler yapılması, gençlerin mental sağlıklarının korunması yönünde yararlı olabilir. Tüm kuşaklar için dijital okuryazarlık eğitimleri de bu noktada kritik bir öneme sahip. Kullanıcıların sosyal medya platformlarını hangi amaçlarla kullandıklarını fark etmeleri ve nitelikli bir sosyal bağ ile dijital bir sosyal bağ arasındaki ayrımları daha net yapabilmeleri için düzenli aralıklarla bilgilendirmeler faydalı olabilir. Sonuç olarak, teknolojinin hiçbir zaman tamamen iyi veya tamamen kötü olarak görülmemesi gerektiğini düşünüyorum. İyi bir dijital farkındalıkla teknolojinin yıkıcı etkilerinin üstesinden gelerek faydasını görmek hâlâ mümkün.