“Allah’ın Rızası Her Şeyin Üstündedir…” Şenel İlhan Beyefendi’ye Dair...
Hayatında Allah davasından başka hiçbir şeyle ilgilenmemiş ama diyebilirim ki her şeyle ilgilenmiş ve bunu da sadece Allah için, Allah’ın rızası için yapmış bir insan var mıdır? Böyle bir tanımı kolayca yapmamın sebebi, bunun çok zor bir konu olmasına rağmen örneğini açık bir şekilde görmüş olmamdan kaynaklanmaktadır. Şenel İlhan Beyefendi aynen ifade ettiğim gibi bir insandır. Çok özel bir insandır… Öyle ki, ahlaken arkasında insanların sıraya gireceği bir insandır. Umarım bu konu sizler için zor anlaşılır bir konu değildir.
Bir insanın merhameti, tüm sıfatlaşmış yapısıyla, gerilemesi mümkün olmayan bir yerde duruyorsa, her seferinde aynı özelliği taşıyorsa yani aslında olabilecek tüm iyi niyetleri lâyıkıyla taşıyıp ve buna bağlı eylemleri yapmakta tereddüt etmeyen bir aksiyon ve duruşa sahipse, üstelik dünyevî hiçbir beklentisi yoksa, böyle bir ahlaka ancak ve ancak saygı duyulur. İyilikleri üst üste koyarak yeni bir iyilik hali oluşturmak hiç kolay değil… Bir şeyi zor beğenenlerde dahi keskin izler bırakarak; büyük bir güven, coşku derecesinde bir muhabbet, sarsılmaz bir kanaat oluşturarak devam eden bir hayat, nitelik açısından çok farklı bir hayat olmak zorundadır. Bu, kendini ahlaklı kabul eden pek çok insanın dahi havsalasını epeyce yorar ve zorlar. Ama gerçeklik boyutunu, üzerinde düşündüğünde ve gözlemleyerek, aklen ve kalben hisseder ve fark ederse, aynı erdemlerden ona da bir nasip kapısı açılması kaçınılmazdır. Görmediği halde yorum yapmak ise ahlaken insanı hem zor durumda bırakır hem de çok yorar. Çünkü iyilik, iyilikten beslenir…
Bir insanda hased çok, fedakârlık yoksa; kibir çok, vakar yoksa; gaddarlık çok, merhamet yoksa; laf çok, öz yoksa; edebiyat çok ama mesela cömertlik yoksa, erdemlerle dolu bir dünyada hiç var olmadığı söylense yanlış olmaz. Ama tövbeyle başlayan gerçek bir mücadele içine girerek yoluna devam ederse de ondan daha kıymetlisi çok zor bulunur. Yani aslında kötülük, fark edilmeyi bekleyen bir iyilik potansiyelidir. Bütün bu ahlaki problemlerin arasından sıyrılıp, insan kendi gerçeğiyle nasıl yüzleşir, her biri ayrı bir çileyle bezenmiş bir yolda nasıl bir yol alır? Üzerinde düşünülmesi gereken kıymetli bir konu… Üzerinde sadece şeklen ya da yüzeysel düşünülecek konular değil bunlar… Aksi halde Şenel İlhan Beyefendi’nin deyimiyle şöyle bir durumla yüzleşmek zorunda kalırız:
“Bizler, benliğimizden ödün vermeden iyilik yapacağız. Aksi halde karşımızdaki insanlar bizi, kibirli iseler yalaka, cimri iseler enayi, ahmak iseler deli zannedebilirler. Burada önemli olan, insan ilişkilerinde, insanların tabir yerindeyse bizden korkması, sevmesi ve ummasıdır. Yani bizden, kul düzeyinde olsak bile, Allah’ın yeryüzünde halifesi olarak, Allah’tan umar gibi ummalı, sevmeli ve korkmalılar ki, biz, insan ilişkilerinde, gerçekten de temsil etmemiz gereken yerde duruyor olalım…”
Bazı şeylere hayatın her alanında “Ben sadece Allah rızası için yapıyorum.” demek, doğru ise yani hakikati yansıtıyorsa, insanın kendisine Yaratıcının bir lütfudur ama terbiye olmamış bir nefse çok ağır gelir. Bu cümleler gafletten kurtulmak isteyen bir insanın kendini Allah yolunda motive etmek için kullandığı cümlelerse artık başkalarını değil, özellikle kendisini bağlar; bağlamak zorundadır. Bu sözler herkesin taşıyabileceği sözler değildir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) “Hud Suresi beni kocattı” sözü, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ayetinin gelmesi ve bir peygamber için bu ayetin gereğinin yapılması yani eyleme dönüştürülmesi ile ilgilidir. Emrolunduğu gibi dosdoğru olmadan da “Ben sadece Allah rızası için yapıyorum.” demek, içi öyle kolay kolay doldurulacak bir söz değildir. Hele hele günümüzde, yani öz ile sözün birbirinden ayrıldığı, aralarındaki gerçeklik makasının her geçen gün açılarak devam ettiği bir ortamda insanı ya kendini bilmez bir sahtekâr yapar ya da velilerden yüce bir veli… Bu arada şunu unutmamak lazım; bazı konular bizim tasavvurlarımızın çok çok ötesinde de olabilir. Geriye, bizim gibi insanlara konu üzerinde ciddi ciddi düşünmek kalıyor ki, bu da bizlerin maneviyata gerçek manada ne kadar değer verdiği ile ilgili… Allah’tan (c.c.) bahsedip, Allah merkezli bir hakikatten bahsetmemek de olmaz. Birbirine hakkı ve sabrı, iyiliği tavsiye etmek kaçınılmazdır. Niyetlerimiz sağlam ise iyilik zaten bizi bekliyor...
Evet, günümüz yani bu zamanlar zor zamanlar… Evlatlarımız, çoluk çocuğumuz, ailemiz; hepimizin ahireti var. Yaptığımız ibadetler, varsa kurduğumuz niyetler, ilmî açıdan eksiklerimiz, her bakımdan durduğumuz yer, öyle zannedildiği gibi çok dolu olmayabilir. Bu, yeryüzünde yaşayan her insan için geçerli. Üstelik kim olursa olsun. Bunu fark etmemek, olsa olsa ciddi bir muhasebe eksikliğidir. İnsanı da iyi bir yere götürmez. Öbür âlemde sadece cennet değil, cehennem de “rezerve”dir. Neyi hak ettiyse onun için ayrılmıştır. Her ikisi de insan içindir. Bu arada cinlerin varlığını da unutmamak lazım. Allah (c.c.) “Biz insi ve cinni ibadet etsinler diye yarattık.” buyuruyor. Bilinen bir gerçektir ki, Peygamber Efendimiz hem insanların hem cinlerin peygamberidir. Hatta Hz. Peygamber, cinlere Rahman Suresi’ni okuduğunda cinlerin daha hassas bir şekilde iyi manada tepki göstermeleri, duygulanmaları üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.), sahabe-i kirama der ki, “Cinler sizden daha ilgili ve iştiyaklı idiler.” Yani insanoğlu, Allah’ın (c.c.) insanlara bahşettiği varlık hakikatini sadece kendisiyle ilgili sanmasın… Allah bizi, kendi gafletini hakikat zannedenlerden eylemesin, kendi gafletini hakikat zannedenlerden de uzak eylesin. Bu milleti ve ümmeti de ahiret yolumuzun önünü kesen “ahiret yolunun haramilerinden, eşkıyalarından” uzak eylesin... Çünkü bazı şeyler ahiret belasıdır. Zannedilmesin ki her şey dünya belasıdır…
İnsanların uyuşturucuyla, alkolizmle başı dertte. Kafasının içinde binbir türlü soru ve sorun… Bir kısmı da itikadi soru ve sorunlar. Ahlaken tutunacak bir dal arıyor. Üstelik, öyle zannedildiği gibi “ya hep ya hiç” demiyorlar. Fırsatını bulunca, ruhi açlıklarının farkına varıp ibadet de yapıyorlar. Bu işin sağcısı solcusu yok… Lazı, Kürdü, Çerkezi, Alevisi, Sünnisi hatta gerilerden gelen bir mensubiyetle Rumu, Ermenisi de yok. Bir şekilde İslam ile tanışmışlar, sevmişler. Çünkü din, Allah’ın dini… Selmân-ı Fârisi’nin buyurduğu gibi, “Biz İslam’ın çocuklarıyız…” Kuru bir ırkçılıkla hiç ama hiç işimiz yok. Çünkü Allah (c.c.) kalplere bakıyor. Başkalarının hataları ise bizi yüceltmiyor. Bize bir faydası yok. Öyleyse her bakımdan birbirimize yardımcı olmak zorundayız. Ama nasıl yardım edebiliriz? Temel problem bu…
İnşai değeri olan açıklamalarla işe başlamak gerekiyor. Kadim kültürün içinde gömülü her hakikati, bir inci gibi su yüzüne çıkartıp, insanların hizmetine sunmak, güncel kodlarıyla hayatın içine yeniden kazandırmak, hayatın içine sokmak gerekiyor. Yani insanın zihnine, gönlüne kazandırmak gerekiyor. Her şeyden önce güven unsuru önemli. Güvenilir yani ahlaklı olmak…
Şenel İlhan Beyefendi’nin değişik zamanlarda farklı konular üzerine yaptığı orijinal sohbetleri, hep inşai değeri olan yani insanı tanıyan ve tanıtan, ölçü sahibi kılan, insanda davranış değişikliği yapan ispat tarzı sohbetlerdir. İçinde manevi ilimleri, güncel bilimleri, felsefe, kelam, tasavvuf ve dinin özüne dair bilgiler içeren üst düzeyde sohbetlerdir. Bu kıymetli sohbetlerin başlıklarını icmalen söylemek gerekirse;
“İman Ayrı İnanç Ayrıdır. Dogmalar ve Dindarlık İlişkisi. İstidlali İspat, Zorunlu (Ampirik) Bilgideki İspat Gibi Kesin Bir İspattır. Kibir, Büyüklük Değil; Büyüklenmektir. Ben Zamanımızda Koca Koca Âlimleri Hep Bu Gurur İçinde Görüyorum. İzzet-i Nefs Sahibi Olmadan Nefisle Mücadele Yapılamaz. Ruhun Savunma Sistemi; Varlık Duygusu. Benim Ahlakım Hz. Peygambere Benziyor” Demek Öyle Kolay Değil. Layık Olmayana Sevgini Saçmak İsraf Gibi Tehlikelidir. Allah Hakkı ve Değer Takdir Duygusu. İlişkilerinizde Kalbinize, Sezgilerinize Önem Verin. Tebliğde Başarının Sırrı. Allah’ın Bizi Görüyor Olmasına Kulun Tutumu Nasıl Olursa, En Güzel Olur? Hiç Kimse Nefsini Allah’ın (c.c.) Yardımı Olmadan Yenemez. Allah’a Sığınmak, Bilgiden Ziyade Bilinçtir. Haddi Aşan “Uç” Günah İsteklerine Karşı Tepkimiz Nasıl Olmalı? İslam’ın Hedeflediği Müslüman Modeli Nasıl Olmalıdır? Merhametim beni bazen öyle kuşatıyor ki acı krizine giriyorum, o anda acıdan ölebilirim. Zihniyet Çeşitleri; Gerçek İslam âlimleri “kritik zihniyet” sahibidir. Kişilik ve Duruş; İnsan duruşunu ve kişiliğini oturtmadığı zaman nefis mücadelesinde de başarılı olamaz. Varlığını, kişiliğini, kimliğini koruyarak iyi olmak “İslam Ahlakı”dır; aksi halde karşımızdaki insanlar bizi, kibirli iseler yalaka, cimri iseler enayi, ahmak iseler deli zannedebilirler. Asrımızda insanlığın en önemli sorunlarından birisi vesvesedir. Sabır mazoşistlik değil, Haktan yana tavır koymaktır. Tek başına akılla iman olmaz, iman kalple olur. Korkaklık kötü bir ahlaktır. Son nefeste imanlı gitmek insanın kognitif yapısıyla alakalıdır. Cinselliği Yok Saymak Namus mu? Durumu İdare Etmek mi İrşad mı? Allah’ın Nuruyla Bakmak. Havas Meşreb. Rol Kişilik. Kendini İnkâr. Günah İhtiyaç mıdır? Manevi Cihazat. Allah’tan Korkun. Ahir Zaman ve Sahte Şeyhler. Ahlakî Kritik. Hazreti İnsan. Bazen Acımamak Merhamettir. Bu Gidiş Cehenneme…” şeklinde, hepsinin insana dair olduğu görülecektir. Şenel İlhan Beyefendi’nin sohbetlerinden çok kısa anekdotlar aktararak yazımıza devam edelim:
Kibir, Büyüklük Değil; Büyüklenmektir
Kibirle mücadelede insan nasıl düşünmeli, nasıl davranmalı?” konusunda İslam âlimlerinin görüşlerini inceledim ve birçoğunu eksik buldum. Şöyle ki; önce şu önemli tespiti yapmak lazım... Büyüklük kibir değil, büyüklenmek kibirdir. Mücadele de büyüklükle değil, büyüklenmeye karşı yapılmalıdır. Kibirle mücadele eden insan kendini her şeyden, herkesten daha aşağıda görecek.” diyorlar. Bu söz hem yanlış hem de aynı zamanda tehlikelidir de. Burada insan kendini en aşağı bilecek deniyor. Bu söz kendini değil, nefsini en aşağı bilecek denirse tevil götürür. Böyle denilmesi bile bence doğru değil. Ben bu konuda Efendimiz’i (s.a.v.) örnek aldım. Onun tevazusunu inceledim. Şöyle ki, O (s.a.v.) kendini methetmiştir: ”Ben insanların en hayırlısıyım, ama bunu övünmek için söylemiyorum. En güzel ahlaklısıyım ama bunu övünmek için söylemiyorum.” demiştir. Yani buradan çıkan netice, insan kendini en aşağı bilmeden de tevazu olabilir. Yani insan kendisini birilerinden daha akıllı, daha âlim, daha ahlaklı bilerek de tevazu olabilir. Bu mantığı iyi anlamak lazım. En doğru tevazu anlayışı böyle olur.
Cennet Nimetlerinin En Güzellerinden Birisi De Oradaki Dostluklardır
Sahabenin en önemli özelliği dostluklarıydı. Kendinize anlaşabileceğiniz tarzda özellikte insanlardan bir iki üç dost seçin, bunu mutlaka yapın. Bu dostlarınızla her şeyinizi ve her derdinizi paylaşın. Bunun lezzeti dünyada hiçbir şeyde yoktur. Ahirette de cennet nimetlerinden bir nimet olarak, çok kıymetli olacaktır. Dostların bir araya gelerek yaptıkları sohbetlerin tadı hiçbir nimette bulunmayacaktır. Burada dostsuz olanlar orada da dostsuz olacaklardır.
Ünsiyet İslam’da önemli bir ahlaktır. Kendisiyle ünsiyet edilen insan olmak gerekir. İlişkilerde şefkat, merhamet önemlidir. Allahu Teâlâ’nın en bariz öne çıkan sıfatı rahman ve rahim oluşudur. Besmele her işin başıdır. Allahu Teâla, her işe başlarken insanların rahman ve rahim olduğunu hatırlamalarını ister.
İnsanlar Dogmatik Olmaktan Kurtulabilir mi?
Dogma, tartışılmayan şey demektir, bir bakıma fanatiklik... İnsanlar yerine göre dogmatik olmalılar. Dogmatiklik her yer ve her şartta aklın, bilimin karşısında olmak anlamındaki bağnazlık tutuculuk anlamlarına gelmez. Dogmatikliğin müspet olanı vardır. Müslümanlar da yerine göre dogmatik olmalılar. Zira insanlar, dogmatiklikten kurtulamazlar, bu onların fıtratında vardır. İnsanın yaşaması için, değişmeyen kurallara ihtiyacı vardır. Her fikre açık fikir, fikir değildir. Dogmayı kabul etmemek de imkânsız ve fıtrata terstir... Yani yerine göre dogmatiklik insan gerçeğinin bir parçasıdır. Müslümanlara dogmatik diyerek eleştirenler akıl ve izandan noksan olanlardır. Müslümanların dogmatikliği tam da olması gereken müspet dogmatikliktir. Yani delilli dogmatiklik.
Ateistler de dogmatiktirler ama delilsizdirler. Allah’ın (c.c.) varlığına inanmak dogma olarak kabul edilirse, inanmayanların “yok!” demeleri de dogmadır. Hâlbuki Allah’ın (c.c.) varlığı istidlalî bilgilerle ispatlanabilmektedir. Hem de bu ispat ampirik ispat gibi kesine yakındır.
İman Ayrı, İnanç Ayrıdır
İnanç test edilebilen iman, iman ise test edilemeyen inançtır. Dolayısıyla İslam’ın imanı test edilemez. Ancak ahirette onun doğruluğunu objektif olarak görebiliriz. İmanın test edilememesi onun yanlış olduğunu göstermez. İslam imanında sübjektif kesinlik vardır.
Müslüman dogmatikler, taklidi iman sahibidirler. İslam’a göre geçerlidir bu iman. Eğer o kişiler Hıristiyan olsalardı o zaman yandılardı. Ama buna rağmen İslam dünyasında dogmatiklik olmaz veya çok azdır diyor kelam âlimleri. Batıda olur da İslam dünyasında olmaz. Neden? Çünkü İslam dünyasında âlim çoktur. İslam akıl dini, mantık dini, bilgi dini olarak biliniyor. Kur’an baştan aşağı ispattan bahsediyor.
“Benim Ahlakım Hz. Peygamber’e (s.a.v.) Benziyor” Demek Öyle Kolay Değil…
Hazreti Peygamber (s.a.v.) çok merhametliydi. Kur’an bunu özellikle belirtiyor. “O rauf ve rahim bir peygamberdi. Mahlûkata karşı derin bir sevgi, şefkat ve merhamet hisleri ile doluydu.” diyor. Evet, Peygamberimiz, kendi şahsına karşı yapılan kusur ve kabahatlerde son derece affediciydi. Bağışlamasının bu konuda neredeyse sınırı yoktu. Ama Allah’a ve onun dinine yapılan saldırılarda ise öyle hiddetlenirdi ki, hiddetinden alnında bir damar belirirdi. İnsanlar bu halinden dolayı korkar, paniklerlerdi. Dostlarının gönlüne sevgi, huzur, güven mutluluk dağıtan Hz. Peygamber, düşmanın kalbine de korku salardı. Demek ki güzel ahlak her zaman affedici ve bağışlayıcı olmak anlamına gelmiyor.
Şimdi bir adam, bir lider düşünün… Güya merhametli, sevgi dolu oluyor, herkesi seviyor, herkesi kucaklıyor, hoşgörüsünün sevgisinin sınırı yok. Müslümana düşmanlık edeni, Allah’ın dinine en büyük hıyaneti yapanı da diğer günahlar cephesine, yani kendine karşı yapılan zulümler yerine koyuyor, hiç kızmıyor, öfkelenmiyor ve her zaman hoşgörü adı altında seviyor, bağışlıyor. Sonra da bununla Hazreti Peygamber’e ahlaken mütâbaat ettiğini düşünüyor; ona benzediğini sanıyor. Böyle bir şey mümkün mü?
Bir Kişi Nefsinin Hastalıklarına Bakarak Kendini Kötü Hissederse Bu Cahillik ve Kafasızlıktır
Nefsler kâfirdir, nefsler kâfir diye bizler de kâfir miyiz? Elhamdülillah nefsimiz kâfir olsa da biz Müslümanız, aynen onun gibi; nefs cimri olur, nefs kibirli olur, her türlü adi olur diye biz kibirli, cimri, haset miyiz; hayır… Biz sadece nefsten ibaret değiliz ki nefs bizi tek başına temsil etsin…
Allah’ı Sevmek Nasıl Olur?
Allah’ı sevmenin bir yolu var, o da insanı sevmek; insan-ı kâmili, peygamberi, Allah dostlarını, hatta bütün insanları sevmekten geçiyor, başka yolu yok. Allah ile ilişkilerinde insan, soyut, belirsiz ve sadece sonsuz gücü temsil eden Allah’ı nasıl sıcak bulacak ve sevecek? O sebeple Allah’ı öyle düşünmemeli, Allah bütün beşeri şeylerden münezzehtir ama Allah’ın kendine has mukaddes, münezzeh sevmesi, üzülmesi, sevinmesi, gazabı, rızası vardır. Eğer böyle düşünülmezse Allah ile duygusal bir ilişkiye girilemez ve O’nu sevmek, anlamak kabil olmaz.
Tebliğde Başarının Sırrı
Tebliğ işine soyunanlar nelere dikkat etmeli? Karşılıksız saygı, karşılıksız sevgi, doğru ilgi, sıfır beklenti ve sabır. Tebliğde öncelikli amaç Allah’ın rızasını kazanmak olmalı. Tebliğ yaparken Allah’ın en sevdiği işi yaptığımızı düşünmeli, bununla mutlu olmalıyız. Başarılı olmayı istemeli, arzulamalı, bunun için azami performans göstermeliyiz ama mutlaka başaracağım dememeliyiz.
İzzet-i Nefs Sahibi Olmadan Nefisle Mücadele Yapılamaz…
Tasavvuf kitaplarının içerisinde en güvenilerek okunacaklardan bir tanesi Şihabuddin Sühreverdi‘nin Avarifü’l-Mearif adlı eseridir. Bu kitabı çok takdir ederim. Sizlere de tavsiye ediyorum. İşte önemli bir mevzu olan izzet-i nefs meselesine Şihabuddin Sühreverdi Hazretleri, Avarifü’l-Mearif adlı eserinde güzelce değinmiştir ve tanımını çok güzel bir şekilde şöyle yapmıştır: “İnsanın, nefsinin hakikatini bilmesi ve dünyevi istekler yüzünden zelil duruma düşürmeden ona ikram etmesidir. Yani dünyevi bir gaye için onu alçaltmamasıdır.
İnsanın nefsini tanımayarak onu kendi yerinden daha yukarıya koymaya çalışması kibirdir. Meskenet ve zillete düşürmeden tevazu sınırında durmak, kibir ateşinin ortasına kurulmuş izzet köprüsünde durmak gibidir. Bunu becerebilen ve bu hususta sabitkadem olabilenler, ancak rasih ulema, kurb makamına ermiş sadat-ı kiram ile sıddıklardır.
Hasan-ı Basri’ye “Nefsin konusunda ne kadar büyüksün!” demişler. O da: “Büyük değil, izzet sahibiyim.” demiştir. İzzet-i nefs kötülenmiş değildir. Bununla birlikte onda şekil yönünden kibre benzerlik vardır. Ayette de şöyle buyrulur: “...Hâlbuki izzet, Allah’ın, Resulü’nün ve mü’minlerindir...” (Münâfikûn, 63/8)
Demek ki izzet-i nefs, nefsin şerefliliği, üstünlüğü demektir. Zıttı zillettir. Mü’min izzet sahibidir ve bunun farkında olmalıdır. İzzet-i nefs duygusunun içi iyi doldurulmalıdır ki kişide kendiliğinden bir vakar oluşsun ve birçok günahı kendine yakıştıramasın. Mesela, madden zengin olan ve bunun farkında olan bir kimse kendine dilenciliği yakıştırabilir mi? Yine toplum içinde belli bir saygınlığı olan ve bunun farkında olan bir kişi bu saygınlığına halel getirecek işleri alenen çok rahat işleyebilir mi?
İşte izzet-i nefs, kişinin kendinde olan maddi ve manevi zenginliğin farkında olmasıyla kendiliğinden oluşan bir “müspet benlik” duygusudur. Bu duyguyu, bir bakıma “müspet bencillik” diye de ifade edebiliriz. Bu durumda biz “benlik“ duygusunu ikiye ayırmak zorundayız. Yalnız kendini düşünen, kendi çıkarlarını herkesinkinden üstün tutan, egoist anlamındaki “menfi benlik” ve insanlarda olması gereken izzet-i nefs olarak tanımladığımız “müspet benlik”. Maalesef bunun ayrımı yapılmadan -yaygın bir kanaat olarak- benlik duygusu sadece kötülüğü barındıran bir duygu gibi bilinip anlatılmakta. Ben duygusunun müspet tarafına ben, “müspet benlik” adını veriyorum. İşte bu “müspet benlik” duygusu insanın olmazsa olmazıdır. Bu duygu kazanılamaz ise nefsle mücadele de yapılamaz. Zira nefsle mücadelede temel ölçüt veya referans, izzet-i nefs üzerinden olur.
Örnek verecek olursak, izzet-i nefs sahibi olmayan tevazu olamaz. Zira tevazu, mevkiini bilen birinin (yani ilim, akıl, ahlak gibi kendinde olan müspet değerlerin farkında olan birinin) kendini, bildiği bu yerden, bilerek, isteyerek daha aşağıda göstermesidir. (Açıklama: Tevazu emir değil, tavsiyedir. Kişinin kendini olduğu yerde göstermesi de mümkündür. Bu noktada kibre sıçrama tehlikesi bulunduğundan büyükler kendilerini daha aşağıda göstermeyi tedbir olarak tercih ederler. Mesela, kişinin kendindeki değerlere 100 dersek, kendini 70-80 gibi göstermesi tevazudur.)
Kibir ise kendi sınırlarını bilmekten aciz bir adamın, büyüklük havası atmasıdır. Burada çok önemli bir noktayı da hatırlatmakta fayda var. “BÜYÜKLÜK” ile “BÜYÜKLENMEK” arasındaki farkın ayrımı. Büyüklük kibir değil, büyüklenmek kibirdir. Maalesef toplumumuzda bu meselede tam bir facia yaşanıyor. Sıradan, avam Müslümanlar değil, âlim bilinenlerin büyük bir kısmı dahi bu ayrımı fark edemiyorlar. Mesela görüyorum, tarikatların hemen birçoğunda müridler, büyüklenme hastalığı ile mücadele edeceğim diye büyüklüğü ile mücadele ediyor. Yani izzet-i nefsiyle mücadele ediyor ve kibir mücadelesi yapıyorum sanıyor. Hâlbuki büyüklüğünün farkında olmak kibir değil, büyüklenmek kibirdir. Büyüklük, izzet-i nefs duygusunun içini dolduran her türlü güzel değerlerimizin bize kattığı müspet ruh halidir. O sebeple “izzet-i nefs” insanın kendi konumunu ”X“ yani “belirsiz“ olmaktan kurtarıp kendine müspet bir mevki vermesidir. Bu mevki hayali bir mevki değil, zaten kişinin kendinde var olan olumlu güzel değerlerinden oluşan bir mevkidir. Ancak, insanlar bu çok önemli konuyu, bilgisizlik veya önemini kavrayamadıklarından “es” geçerler. Bu haldeki insanlar şeytanın oyuncağı olmaktan kurtulamazlar. Kendi gözünde konumu “X” yani “belirsiz” olan kişilere şeytan istediği sıfatları rahatlıkla yükler ve ona mesela “Sen inançsızsın.” der inandırır, “Sen alçaksın.” der inandırır, “Sen sapıksın.” der inandırır. İşte şeytan hep bu tür tuzaklarla insanları barlara, meyhanelere, hatta tımarhanelere doldurur. Dolayısıyla izzet-i nefsini kaybederek zillete düşen insanlar her türlü günahı işlemeyi, her türlü adiliği yapmayı kendilerine yakıştırabilecek bir ruh haline de düşmüş olurlar. Mesela, dilenciliği ahlak haline getiren ve bundan yüzleri kızarmayan kişiler, izzet duygusunu yitirmişliğe çarpıcı bir örnektir. Daha birçok zilletli iş ve günahlar bu duygunun yitirilmesinin ardından insanlara kolayca bulaşır. Evet, o yüzden önce izzet-i nefs sahibi olmaktan işe başlamak gerekir.”
Kişilik, kimlik ve duruş ancak böyle köklü ve temel sohbet ve bilgiden sonra elde edilebilir. Şenel İlhan Beyefendi’nin insan yetiştirme metodunda yıllar içinde bizzat kendisinden dinlediğimiz yüzlerce ölçü sohbeti pek çok insanın manevi hayatına yön vermiştir. İşin mükemmel tarafı tüm bunları bizzat kendi şahsında gösteren, yaşayan ve çevresine de yaşatan özel yaşamıdır. Evet dostlar, böyle bir anlatıdan kasıt, Türkiye’nin herhangi bir yer olmadığı, bu ülkede güzel insanların var olduğu bilinsin ki, içimizde hiç bitmeyen bir ümit olsun…
Şenel İlhan Beyefendi’den Allah razı olsun ki, tüm ömrünü Allah’ın (c.c.) izni ve yardımıyla böyle ilim ve tefekküre vakfetmiş… Kendisinin kıymetli bir sözüyle yazımızı sonlandıralım:
“Allah yolunda kendinizi heder ediniz…”
