Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Vitrindeki Kusursuzluk ve Modern İnsanın Yorgunluğu / Prof. Dr. Gökmen Arslan

Bu Yazıyı Paylaşın:
Vitrindeki Kusursuzluk ve Modern İnsanın Yorgunluğu / Prof. Dr. Gökmen Arslan

Gökmen Bey, öncelikle eseriniz hayırlı olsun. Kitabınızda bir paradokstan bahsediyorsunuz: “İnsan daha çok imkâna sahip olsa da daha yorgun.” diyorsunuz. Bu yorgunluk, bedensel bir tükenişten ziyade modern insanın karar verememe hâli mi? Özgürlük sandığımız şey, aslında kendi arzularımızın kölesi olmak mıdır?
Çok teşekkür ederim, eksik olmayın. Bahsettiğiniz bu “yorgunluk” meselesi aslında kitabın ana damarlarından biri. Bugünün insanı, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çok “seçenek” ve “imkân” kuşatması altında. Eskiden kısıtlı imkânlar içinde bir yol bulmaya çalışırken, şimdi sınırsız seçenekler evreninde hangi yolu seçeceğimizi bilememenin felcini yaşıyoruz. Bu bedensel bir yorgunluk değil, “duyguların yorgunluğu”.
Özgürlük konusuna gelince, biz modern dünyada özgürlüğü “her istediğini yapabilmek” olarak tanımladık. Oysa bu, çoğu zaman arzuların diktatörlüğüne boyun eğmekten başka bir şey değil. Gerçek özgürlük, insanın kendi dürtüleri ve dış dünyanın dayattığı “daha fazla tüket, daha fazla görün” baskısı karşısında “hayır” diyebilme iradesidir. Seçeneklerin bu kadar çok olması bizi özgürleştirmedi, aksine “ya yanlış olanı seçersem” korkusuyla bizi sürekli bir kaygı ve yetersizlik hissiyle baş başa bıraktı. Kendi arzularımızın peşinde koşarken, o arzuların bizi nereye sürüklediğini fark edemez hâle geldik.
Evet, bugün insan her zamankinden daha özgür görünse de aslında daha bağımlı bir durumda. Bahsettiğim yorgunluk, sadece bedensel bir bitkinlik değil; seçenekler evreninde kaybolmanın, her şeyi kontrol etme çabasının ve “en iyisi” olma baskısının getirdiği ruhsal bir ağırlıktır. Modern dünya bize sınırsız bir özgürlük vaat ediyor ancak bu durum çoğu zaman arzularımızın ve dışsal onay sistemlerinin kölesi olmamızla sonuçlanıyor. Daha çok imkâna sahip oldukça eksiklik hissimiz azalmıyor, aksine her yeni arzu beraberinde daha büyük bir boşluk doğuruyor. Bu bir “seçim paradoksu”dur; özgürlük sandığımız şey bizi karar veremeyen ve sürekli bir “yetersizlik” hissiyle boğuşan yorgun bireylere dönüştürüyor.
İletişim imkânlarının zirvesindeyiz ancak tarihin belki de en derin yalnızlığını yaşıyoruz. Vitrine koyduğumuz o kusursuz profillerle, içimizde büyüyen o boşluk hissi arasındaki bu uçurumu siz neye bağlıyorsunuz?
Bu çok can yakıcı bir uçurum. Kitapta üzerinde durduğum “şeffaflık toplumu” kavramı burada devreye giriyor. Artık her şeyin “görülebilir” ve “sergilenebilir” olması gerektiğine inanıyoruz. Sosyal medyada oluşturduğumuz o pırıltılı, hatasız ve “ideal benlik” profilleri, aslında iç dünyamızdaki çatışmaları maskeleyen yapay temsillerden ibaret. Vitrine ne kadar kusursuz bir görüntü koyarsak, gerçek ve kırılgan olan “öz benliğimizle” aramızdaki mesafe o kadar açılıyor. Sanal âlemde imrenilecek anlar sergilerken, ekranı kapattığımızda elimizde sadece derin bir anlamsızlık kalıyor. Bu “mış gibi yaşamak” hâlidir; iletişim var gibi görünse de temas yüzeyseldir; her şey bir performans biçimine dönüşmüştür. Sahici bağlar kuramadığımız için de kalabalıklar içinde en derin yalnızlığı yaşıyoruz.
Bu durum, sahici bir yakınlık kurmamıza engel oluyor. Çünkü yakınlık, kusursuzlukla değil; kırılganlıkla kurulur. Siz birine zayıflığınızı, korkunuzu veya hatanızı gösterdiğinizde onunla gerçekten bağ kurarsınız. Vitrinlerimizde kusursuzluğu oynadıkça, kimse bizim gerçek halimizi görmüyor; görmediği için de bizi gerçekten tanımıyor. Bu da kalabalıklar içinde, binlerce “beğeni” alırken bile akşam başımızı yastığa koyduğumuzda hissettiğimiz o derin boşluğun ve yalıtılmışlığın temel sebebi. İnsanlara ekranlardan ulaşıyoruz ama kalplerine dokunamıyoruz.
Hayatın doğasında aslında hep bir “pürüz” oluyor. Ancak günümüz insanı paketlenmiş hazır bir mutluluk peşinde koşuyor. Zahmetten kaçtığımız o konforlu alanlara sığınarak hangi derinlikten mahrum kalıyoruz?
Hayat, pürüzsüz bir cam yüzey değildir; daha çok engebeli toprak bir yola benzer. Modern dünya bize acının, hüznün veya zorluğun “tedavi edilmesi gereken bir hata” olduğunu fısıldıyor. Oysa insanı insan yapan, o yoldaki taşa takılıp düşmesi ve dizindeki yarayı sararken öğrendikleridir. Biz bugün “zahmetsiz mutluluk” peşindeyiz; hap gibi yutulacak, hemen sonuç verecek bir huzur arıyoruz.
Zahmetten kaçtığımızda, aslında ruhsal kaslarımızı geliştirme şansını da elimizden kaçırıyoruz. Bir şeye emek verdiğinizde, onun için ter döktüğünüzde o şey “sizin” olur ve bir anlam kazanır. Konfor alanlarımıza sığınmak bizi güvende hissettiriyor olabilir ama bu güven duygusu aynı zamanda bizi sığlaştırıyor. Hayatın derinliği, belirsizliğe rağmen adım atabilmekte, acıya rağmen anlam bulabilmektedir. O pürüzleri yok etmeye çalışırken, aslında karakterimizin köşelerini, o bizi biz yapan özgün dokuyu da zımparalayıp yok ediyoruz.
Sürekli “güçlü görünmek” ve “başarmak” üzerine kurulu bir baskı altındayız. Kendi özgün hikâyemizde neler kaybediyoruz?
Bu, günümüzün en büyük illüzyonlarından biri: “Pozitif kalma ve başarma zorunluluğu.” İnsana sürekli kendi kendisinin girişimcisi olması, sürekli kendini optimize etmesi söyleniyor. Bu baskı altında, insan kendi hikâyesinin kahramanı değil, kendi hayatının “performans sanatçısı” haline geliyor.
Başkalarının yazdığı sahnelerde, onların alkışı için roller oynuyoruz. Sürekli kendimizi başkalarının hayat vitriniyle, “komşunun kızı” sendromuyla ya da Instagram’daki mükemmel hayatlarla kıyaslayarak bir “kıyaslama tuzağına” düşüyoruz. Bu süreçte kendi özgün değerimizi unutuyor, başarılarımızı küçümsüyoruz. Oysa gerçek gelişim, mükemmel olduğumuzu kanıtlamaya çalışırken değil; kırılganlığımızı kabul ettiğimiz, hata yaptığımız ve bu hatalardan öğrendiğimiz anlarda başlar. Başkalarının yolunda doğru gitmektense, kendi yolumuzda yanlış gitmek çok daha kıymetlidir.
Burada en büyük kaybımız “özgünlük”. Başkalarının başarı kriterlerine göre bir hayat kurguladığımızda, kendi iç sesimizi duyamaz hale geliyoruz. Kitapta bahsettiğim “komşunun kızı/oğlu sendromu” artık küresel bir boyutta. Eskiden sadece yakın çevremizle kıyaslardık kendimizi, şimdi tüm dünyayla kıyaslıyoruz. Bu kıyaslama tuzağı, insanın sahip olduğu güzellikleri görmesini engelliyor. Kendi yolumuzda, kendi hızımızda ilerlemek yerine, başkalarının maratonunda nefes nefese kalıyoruz. Oysa her insanın ritmi farklıdır; bazen durmak, bazen geriye bakmak, bazen de sadece “olmak” en büyük başarıdır.
İnsanın kendiyle dost olabilmesinin, o içsel barışı sağlayabilmesinin yolu nereden geçiyor?
İnsanın kendine en uzak olduğu çağda yaşıyoruz. Kendiyle dost olmak, insanın kendi içindeki o “karanlık” ya da “yetersiz” gördüğü taraflarıyla el sıkışabilmesidir. Zihnimizde hiç susmayan, bizi sürekli eleştiren, “daha iyisini yapmalıydın” diyen o acımasız yargıca karşı bir “içsel şefkat” geliştirmemiz gerekiyor.
Yol, öncelikle içimizdeki o eleştirel sesle yüzleşmekten ve ona şefkatle yaklaşmaktan geçiyor. Zihnimizdeki o yargılayıcı ses sürekli “başarılı olmalısın” diye fısıldasa da, bizim bu sesi susturmak yerine onunla yaşamayı öğrenmemiz gerekir. Kendimize neden bu kadar cimri davrandığımızın kökeni bazen çocuklukta aldığımız yaralarda gizlidir. İnsanın kendiyle dost olması, kendi “gölgesini” ve kusurlarını kabul etmesiyle mümkündür. Kendine şefkat göstermek bir bencillik değil, bir dönüşümdür. Hatalarımıza tahammül edebilmeli ve kendimize tıpkı sevdiğimiz bir dosta gösterdiğimiz nezaketi gösterebilmeliyiz.
Biz başkalarına karşı ne kadar müşfiksek, kendimize karşı bir o kadar zalimiz. Bir dostumuz hata yaptığında onu teselli ederken, kendimiz aynı hatayı yaptığımızda kendimizi kırbaçlıyoruz. İçsel barış, mükemmel olmadığımızı, hiçbir zaman da olmayacağımızı kabul ettiğimiz an başlar. Kendimize “Ben de bir insanım ve hata yapma hakkına sahibim.” diyebilmeliyiz. Bu bir boşvermişlik değil, bir olgunluktur, sorumluluk almadır. Kendinizle kavga etmeyi bıraktığınızda, o boşa harcanan enerji hayatı daha anlamlı yaşamaya evrilir.
Sevgiden yoksun kalan bir insan, bu beceriyi edinerek kendi içindeki o körelmiş sevgi potansiyelini yeniden nasıl ortaya çıkarabilir?
Sevgi sadece bir duygu değildir, bir sanattır ve öğrenilebilir. Tüketim çağı bize sevgiyi “bulunması gereken bir hazine” gibi sunuyor. Oysa sevgi, bir tohumdur ve onu sizin ekmeniz, sulamanız gerekir. Sevgiden yoksun büyümüş veya bu konuda yaralanmış bir insan için bu potansiyeli uyandırmak zorlayıcı olabilir ama imkânsız değildir.
Bu süreç, “sevilmeyi beklemekten” ziyade “sevebilme kapasitesini” geliştirmekle başlar. Küçük nezaketlerle, empati kurma çabasıyla, bir canlının sorumluluğunu almakla o körelmiş damarlar yeniden canlanabilir. Sevgi, biz paylaştıkça ve eyleme döktükçe içimizde çoğalan bir şeydir. Kendine şefkat göstermeyi öğrenen bir kalp, yavaş yavaş dış dünyaya da açılmaya başlar. Bu, bir gecede olacak bir şey değil; sabırla örülen bir emektir.
Bu yüzden sevgi bir duygudan öte, öğrenilebilir bir “beceri” ve bir eylemdir. Günümüzün tüketim kültürü her şeyi hızla eskittiği için sevgiyi de hazır bir nesne gibi algılatıyor. Oysa sevgi, emek ve sabırla büyütülmesi gereken bir şeydir. İçindeki sevgi potansiyelini uyandırmak isteyen insan, önce kendine şefkatle dokunmalı, sonra ötekine ulaşmak için cesaret göstermelidir. Sahici bağlar, ancak maskelerimizi çıkarıp kırılganlığımızı paylaştığımızda kurulabilir. Sevgi, sadece “alınan” değil, nezaketle ve emekle “inşa edilen” bir köprüdür.
“Ben” demenin kutsandığı bu çağda; o unuttuğumuz “sahici bağları” yeniden kurabilmek bugün bizim için nasıl mümkün olabilir?
Gerçek değişim, sadece kendi yolumuzu açtığımızda değil, başkalarının yoluna da ışık düşürdüğümüzde anlam kazanır. “Ben” merkezli bu çıkmazdan kurtulmanın yolu, toplumsal aidiyet hissini yeniden güçlendirmekten ve sosyal bağları derinleştirmekten geçer. Şefkati merkeze alan, dışsal onayı değil, içsel dengeyi önceleyen bir kültüre ihtiyacımız var. Birbirimizin kusurlarına ve eksiklerine karşı daha tahammüllü olmalı, “biz” olabilmenin o iyileştirici gücüne sığınmalıyız. Sahici bağlar; şeffaflık yanılsamasından sıyrılıp, birbirimize gerçekten “merhaba” diyebildiğimizde yeniden kurulacaktır.
Narsisizmin tavan yaptığı, her şeyin “benim mutluluğum”, “benim kariyerim”, “benim alanım” üzerinden okunduğu bir dönemdeyiz. İnsan, ancak bir başkasının gözünde kendini gerçekten görebilir. Sahici bağ kurmanın ilk şartı “dinlemeyi” yeniden öğrenmektir. Karşımızdakini bir cevap yetiştirmek ya da onu yargılamak için değil, dünyayı onun gözünden bir anlığına görebilmek için dinlemeliyiz.
“Ben” kozasından çıkmanın yolu, “diğerkâmlık” dediğimiz, başkasının derdiyle dertlenebilme becerisinden geçer. Kitapta vurguladığım gibi, gerçek iyileşme sadece kendi yaramızı sardığımızda değil, bir başkasının yarasına merhem olduğumuzda gerçekleşir. Bir topluluğa ait olmak, sorumluluk almak, “biz” diyebilmek bizi o narsisistik yalnızlıktan kurtaracak tek reçetedir. Ekranların sahte ışığından çıkıp, bir insanın gözünün içine bakarak edilen o samimi sohbetlere geri dönmeliyiz.
Son olarak, “artık tren kaçtı” diyenlere ne söylersiniz? İnsan için yeni bir başlangıç her zaman mümkün müdür?
Hayatın güzelliği tam da buradadır: Son nefese kadar yeni bir sayfa açma ihtimali hep vardır. “Tren kaçtı” düşüncesi, zihnimizin bizi harekete geçirmekten alıkoymak için uydurduğu bir bahanedir. Evet, zaman akıyor ve bazı şeyler eskisi gibi olmayacak; ama bu, yeni ve daha anlamlı bir şeyin başlamayacağı anlamına gelmez.
İnsan, biyolojik olarak da ruhsal olarak da dönüşüme açık bir varlıktır. Japonların “Kintsugi” sanatı vardır; kırılan seramikleri altınla birleştirirler ve o eşya eskisinden daha değerli hale gelir. Bizim kırıklarımız da bizi değersiz kılmaz, aksine yaşanmışlığımızla bizi daha kıymetli kılar. Hiçbir zaman “tam” olmayacağız, hep bir yanımız eksik kalacak; ama o eksiğe rağmen yola devam etmek, yeniden başlamak insanın en büyük asaletidir. Yeter ki o adımı atma cesaretini gösterelim; yol, yürüyene her zaman kendini açar.