Vazgeçtiklerimiz… Vazgeçilmezlerimiz…(9) / Kenan Kurban

Boğazın güzelliklerine nazır yalının havuzunda her zaman umarsızca yüzen Buse bu kez şezlonguna uzanmış yan tarafındaki sehpada her zamankinin aksine moda dergileri yerine Murat’ın köşe yazısı yayınlanan gazete ve dergiler vardı. Açık olan dergide ise “Kendinin Cahili Olmak” başlıklı yazının uzunca bir bölümü kalın çizgilerle çizilmişti. Güzel havanın dinginliğinin aksine Buse’nin içinde kopan fırtınalar gözlerinden okunuyordu. Dalgalı okyanusta sığınacak bir liman arayan gemi gibi o da bu muammalı hâlden çıkış yolu arıyordu. Müzeyyen, günlerdir kızını çaktırmadan inceden inceye takip edip nihayet yaraya neşter vurma zamanının geldiğine kanaat getirdi. Müzeyyen elinde eski bir fotoğraf albümüyle kızına doğru yürürken gözündeki endişe dolu bakıştan yapacağı cerrahi operasyonun sonuçlarından kaygı duyduğu belliydi. Müzeyyen, geldiğini fark etmeyen kızının başını öpüp “Ne o güzel kızım? Artık sularda değil düşünce okyanuslarında mı yüzüyorsun?” dedi. Sesindeki titremeden bahane uydurduğu belli olan Buse “Derin düşüncelerden değil sanırım tekrar okul için Fransa’ya dönecek olmanın hüznü içime çöktü.” Yüzünü ekşitip “Ayrılık” dedi. Yılların tecrübesine sahip Müzeyyen’in yüzünde gizlemeye çalıştığı acıyla beraber en müşfik ses tonuyla “Hasret, bir gün kavuşmanın umuduyla dayanılan sevenlerin çektiği en güzel ve kutsal acı…” dedi. Buse, annesinin sözündeki ince imayı anlamış lakin kavuşmanın hayalini bile kuramayan birisinin yüreğine en destansı cümleler bile teselli vermiyordu. Müzeyyen otururken elindeki albümü uzatıp kızının düşüncelerini okuyor gibi devam etti. Müzeyyen “Ama hiç bitmeyeceğini bildiğimiz ve üzeri kabuk bağlamış ahlar yüklü hasretler hep vardır.” dedikten sonra çocukluk ve aile resimlerini geçip direkt orta sayfayı açtı. Parmağıyla iyi korunmuş siyah-beyaz Beyazıt’ta üniversite kapısının önünde çekilmiş iki güzel genç kızın bulunduğu fotoğrafını gösterdi. Şahit olduğu güzellik karşısında gözleri kamaşan Buse “Annem ne kadar güzelmişsin.” gözlerini daha iyi görüp tanımak için hafif kısarak bakarken “Bu yanında tesettürlü, ay yüzlü duru güzelliği olan kim?” dedi. Resmi yerinden çıkartıp yakından bakıp “Hiç tanışmadığıma eminim.” dedi. Müzeyyen yürek parçalayan ahlar ve pişmanlıklar dolu mahzun gözlerle resme bakıp “Şu dünyadaki en yakın en çok sevdiğim en fazla saygıya hak eden arkadaşım…” dedi. Buse “Garip! Bu kadar kıymetli arkadaşını biz niye tanımıyoruz?” Müzeyyen “Çok yakın olduğu kadar da çok uzak…” Buse toparlanıp anlamak için “Anne” dedi. Müzeyyen “Betül, bir arkadaşımın akrabasıydı. Maraş’tan üniversite okumak için gelmişti. O arkadaşım da senin Selin gibi sonradan görmeydi ve akrabasından utanıyordu. O sebepten kayıt işlemlerinde ben yardımcı oldum. Çok farklıydı. Asil bir ruhu vardı. Hani kolayca ünsiyet edilen insanlardandı. Hepsinden mühimi, her zaman her yerde manevi değerleri maddi değerlerin önünde tutardı… Sahip olduğu her şeyi, Yaradan’ın yolunda sarf etmekte tereddüt etmezdi. İlk namazımı onun sayesinde kıldım… Camilerin ruha sükûnet verdiğini, duanın Yaradan ile dertleşmek olduğunu o bana hissettirdi. Betül’ün bana öğrettiklerini hiçbir maddi güç satın alamazdı. Onunla geçirdiğim anlar hayatımdaki en anlamlı, huzur dolu, bir kalbimin olduğunu hissettiğim zamanlardı.” derken gözü nemlendi, elleri hafiften titredi. Sesini temizleyip “Betül gibi bir insanı seviyorsan aslında onun temsil ettiği değerleri seviyorsun demektir. Bende de aynısı oldu fakat zamanla araya başka başka sevgiler ve korkular girmeye başladı. Nihayetinde geldiğim yol ayrımında onlar galebe çalınca huzurun ve mutluluğun bıraktığım yerde olduğunu bile bile vazgeçtim. Çünkü seçimlerimden dolayı çevremde hor görülüp dışlanacağımı çok iyi biliyordum. Kısacası ya sahip olduğum konforlu hayattan vazgeçecektim ya da Betül ile olan dostluğumdan yani onun temsil ettiği değerlerden… Ben bunu göze alamadım.” Başı suçlu gibi öne düştü. Buse “Niye anne? Siyah ile beyaz gibi birine zıt düşündün, mutlaka üçüncü gri bir yol bulurdun.” dedi. Müzeyyen ufka doğru yorgun ve kaybetmiş gözlerle baktı “Bir mefkûresi olan insan için her zaman bir yol vardır. Ya da bir yol açılır. Kendimi aldattığım yer tam da burasıydı yani idealim yoktu…” Nihayet bir silah gibi yanında gizleyip getirdiği kitabı kızına uzatıp “Betül’den bana kalan en güzel hatıra…” dedi. Buse eseri eline alırken tanıdık bir dostla el sıkışır gibiydi. Bu bir gece yarısı bütün yorgunluğuna rağmen aklındaki soruların baskısına yenik düşüp gizlice babasının kütüphanesine girdiğinde uzun aramalar sonucunda bulduğunda babamda bunun ne işi var dediği “Düşünceden Hikmete” isimli kitaptı. Müzeyyen “Beraber dolaşırken yolumuz sahaflara düştü. O bu kitabı görünce iyi bir para karşılığı alıp bana, bunu mutlaka okumalısın çok istifade edeceksin… Ben ise birkaç sayfa okuyunca kitabı ebediyen okunmaması için kapatıp kütüphanenin en ücra köşesine koydum.” dedi. Annesi konuştukça Buse içinden “Yıllar önce atılan tohum şimdi yeşilleniyor.” dedi. Müzeyyen eliyle yalıyı gösterip “Herkesin imrenerek baktığı ben…” dedikten sonra elini iman tahtasının üzerine koyup “Cesaretsizliğinden dolayı senelerdir içime hapsettiğim ben…” dedi. Buse annesine sarılıp “Ama sen bunlara sahip olmak için kimsenin hakkını gasp etmedin. Onlarla birilerini ezmedin. Kimse Müzeyyen Cevher’den kötülük gördük diyemez.” dedi. Müzeyyen “Sözü tatlı yavrucuğum! Söylediklerin kötü gönüle teselli eder ama iç yangınlarını söndürmeye yetmiyor.” Tekrardan arkadaşını gösterip “Betül zor şartlarda ve üniversiteden atılma pahasına rağmen baskılara göğüs gerip okulunu dereceyle bitirdi. İnandığı gibi yaşamak için yüksek gelirli birçok işten vazgeçti.” Buse, annesin de daha önce tanık olmadığı kaybetmişlik halini bir nebze hafifletmek için “Anneciğim artık çok gerilerde kalmış bir mevzu… Ayrıca geri dönüp tamir etme imkânınız da yok…” dedi. Müzeyyen “Biliyorum… Kederim kendim için değil.” dedi. Sonra Sultan Hancı’nın verdiği fotoğrafı gösterip “Bu Murat ile beraber Selin Hancı’nın doğum gününde çekilmiş.” dedi. Buse o an beyninden vurulmuşa döndü. Terler bastı. Suçu kati delillerle ifşa olmuş kaçacak bir yeri de yoktu. Soğukkanlılığını sıfıra yakın kaybedip kekeleyerek “Bu, bu…” diyebildi. Müzeyyen uyuşturduğu yaraya neşteri ustaca vurup cerahati dışarı akıtmış, iş tedaviye kalmıştı. Müzeyyen minicik bir kuşu avuçlarına alırcasına kızının başını göğsüne yaslayıp “Bu birbirini seven iki insanın bakışları kızım.” dedi. Buse’nin kızaran yüzü iyice mahzunlaşan sesiyle “İnan anne biz tanışıp görüşmüyoruz. Orada tesadüf ettik.” dedi. Müzeyyen kızının siyah saçlarını sevgiyle okşarken onu anladığını hissettiriyordu. Müzeyyen “Ben öyle bir iddiada bulunmuyorum. Zaten meselenin vahim tarafı da bu. Birbirine doğu ile batı kadar uzak iki kültürden insanların ilk tanıştığında temiz ve saf duygularla sevmesi… Sevgi kalpten gelir, tanıdıkça aklımız ona bahanelerini bulup bir forma sokar… Dediğim gibi sen onun şahsında ondaki imanı sevdin…” dedi. Sonra çocuklaşan kızının yüzünü avuçlarının içine alıp alnından öperek “Zaten o doğum gününden sonra sen körlerin bile göreceği kadar değiştin. Hem babanla birlikte Hancı Holding’in gecesinde Murat ile tanıştık.” dedi. Buse ondan bahset der gibi baktı. Müzeyyen “Çıkarları için her türlü fitneyi yapacak hilebaz, oyunu kurucu Sultan Hancı onu gözümde değersizleştirmek için dediğine göre; inancı için canını verip ama asla geri dönmeyecek kadar asil bir gençmiş. Dedesi ise ondan daha tehlikeliymiş.” dedikten sonra ona güç vermek için kızının ellerinden tutup kalbinin temizliğini görmek için gözlerine bakarken “Aslında Murat’ı birilerinin anlatmasına hiç gerek yok. O zaten kendindeki cevheri duruşuyla hissettiriyor. Evladım, benim yıllar önce kaçtığım yol ayrımı kaderi bugün senin önüne gelip durdu. Anlatmaya çalıştığım gibi her tercihin bir bedeli var. Ben tercihlerimin bedelini ruhumun acılar çekmesiyle ödedim. Hâlâ da ödüyorum. Unutma bazen dünyaları karşına alsan da kalbin ve ruhun hep dingin olmalı.” dedi. Hizmetçi Sinem elinde küçük beyaz kâğıtla anne kızın yanına kadar geldi. Güneşli, açık gökyüzüne rağmen ağırlığı hissedilen dokunaklı atmosferin etkisiyle kızın da dilini lâl etmişti. Sadece eliyle ağzını kapatıp öksürür gibi ses çıkartabildi. Kendisine bakan Müzeyyen’e kâğıdı uzatıp “Buse hanıma Camila Bellamy isimde bir arkadaşından not var.” dedi. Buse sırtı dönük olduğu halde elini geriye doğru uzatıp aldı. Sesli okudu “Canım arkadaşım Fransa’ya ne zaman geliyorsun?” Usulca annesinin tuttuğu diğer elini de bırakırken “Müsaadenle anneciğim hem kızı arayıp cevap vereyim hem de ona hediye almak için Kapalıçarşı’ya kadar gideceğim.” dedi. Sonra Murat ile beraber çekilmiş resmi utangaç tavırla alırken gözleriyle annesinden izin istedi. Müzeyyen “Sen her şeyin en iyisini bilirsin.” der gibi gözlerini sıkıca yumup açtı. Buse arkadaşı için hediye almaya giderken yüreğinde annesinin nasihatleri, elinde Murat ile beraber habersizce çekilmiş resmi, aklında ise “Bu çelişkilerle dolu durumdan nasıl çıkacağım?” sorusu vardı.
Murat her renkten, dilden, inançtan ve ırktan insanın hemhal olduğu Kapalıçarşı’da yürümeye başladı. Aslında önceden de defalarca bu tarih ve yaşanmışlık kokan bu sokakları adımlamıştı. Bildik bu yerlerde tanıdık sıradan insan manzaraları bugün her zamankinden farklı olarak ruhunda bilmediği bambaşka duygular uyandırıyordu. Dilinden şu soru döküldü “Acaba bu kadar çeşitliliği bağrında barındırıp onları besleyen yeryüzünde başka bir kara parçası var mıdır?” O an kendisini dünyanın merkezinde hisseti. Bu farklılıklar beyninde saklanan kelimelerin manalarını kuvvetlendirirken ruhu her nebatatın özünden beslenip şifalı ballar üreten arılar gibiydi. Bir an duraksadı, bu kez bu insan seline gönül gözüyle baktı. Hepsiyle tek tek oturup çay içerken kendi lisanlarında muhabbet etmek istiyordu. Yüreğindeki merhamet damarı neredeyse çatlayacak kadar kabarmıştı. Derin bir nefesten sonra tekrar yürümeye başladı. “Dedemi yeni ebediyete uğurlamanın verdiği hüzün ve acıdan sebep bu hissiyatlarla mı bakıyorum?” dedi. Bu duygu muhakemesinin ortasında tok, bir o kadar da net ve tınısından orta yaşlı birine ait olduğunu ele veren ses kulağına ulaştı. “Murat Bey, Murat Konukseven Bey…” Murat sesin geldiği tarafa döndü. Işıl ışıl vitrinin de parlayan mücevherlerin, altın takıların bulunduğu “Sancak Mücevherat” tabelalı dükkânın kapısında takım elbiseli, saçları düzgünce geriye doğru taranmış, beyaz tenli, uzun boylu, mavi gözlü samimi bakışları olan bir adam Murat’ın ismini tekrarlayarak el sallıyordu. Murat adam ile göz göze gelse de kim olduğunu çıkartamadı. Ama adam kırk senelik dost gibi içten ve ısrarcıydı. Murat adama doğru yürüdü. Selam verdi. Adam Murat’ın elini neredeyse kıracak kadar sıkarken “Ben Veli Çoban… Kusura bakmayın sizi yolunuzdan alıkoydum.” Eliyle dükkânın kapısını gösterip “Sizin yazılarınızı beğenerek okuyan biriyim; buyurun bizim fakirhanede size bir çay, kahve ikram edelim.” dedi. Murat’ın hayatında ilk defa yaşadığı bir durum ve duyguydu. Yüzünde bir tebessüm belirdi. Demek ki “Ünlü olmak böyle bir hâl… Daha dün bir bugün iki… Yoldan çevrilecek duruma gelmişsem ilerleyen zamanda yürüyemem.” diye düşündü. Kahverengi yeni cilalanmış tahta kapıdan içeri girdi. Burası vitrini, cam tezgâhı, çelik kasası, hesap makinaları, hassas terazisi, üst kata çıkılan dar merdivenleri ve üç hadi bilemedin dört müşteriyi zar zor ağırlayan ama içinde çoğu insanın hayal bile edemeyeceği servetlerin yattığı, metrekaresi küçük, ederi yüksek, her şeyi ile alışageldik tam bir Kapalıçarşı dükkânıydı. Ama Murat’ın gözü bunların hiçbirini görmüyordu. Onun için patron masasının üzerindeki gazete ve dergi her şeyden kıymetliydi. Veli, Murat’ı alıcı gözlerle baştan aşağı süzüp iki elini yana açıp “Böyle genç yaşta elli yılın deneyimine sahip güçlü bir kaleminiz temiz bir Türkçeniz var. Sizi yetiştiren ana babaya tebrikler, ceddine rahmet… Bu arada çay, kahve ne içersiniz?” dedi. Murat “Çay, çay iyi olur…” dedi. Veli’nin baş işaretiyle çırak hemen koştu… Murat, heyecanla sevgi ve saygı ile ifade eden övgü dolu sözler karşısında sevinip tevazu içinde dinledikten sonra “Bunlar sizin güzelliğiniz.” dedi. Veli “Ben çok okur, çok konuşurum… Ama boş adamın yazısını okuyup yüzüne bakmam, gereksizlerle vakit kaybetmem… Senin geleceğini çok parlak görüyorum.” dedi. Bu arada gelen çayı Murat acele ile içerken bu türden iltifat dolu, ruh okşayıcı, ayakları yerden kesici sözlerle muhatap olunca fazla etkilenmemesi gerektiğini biliyordu. Ama vukûfiyete sahip olmasına rağmen duygularına söz geçiremeyip yenik düşmekten korkmaya başladı. Murat “Biz sadece gözlemlerimizi bilgimizle harmanlayıp kaleme alıyoruz. Açıkçası bir ikbal beklentim yok.” dedi demesine ama son cümlenin samimiyetinden kendisi bile emin değildi. Kaçmak istercesine çayını yudumlayıp “Şimdi müsaadenizle bir aile dostumuz yeni dükkân açtı, hayırlı olsuna gideceğim.” dedi. Veli kartını uzatıp “Bazı şeyler siz istemeseniz de sizi gelip bulacak, bu kaçınılmaz. Sizi mutlaka tekrar bekliyorum.” dedi. Murat tokalaşıp kendisini dışarı attı. Hızla ara sokaktan girdi, yol ortasındaki eski çeşmeden su içenleri gördü. Beş metre daha yürüyüp tekrar sağa dönünce kapı numaralarını, tabelaları okumaya başladı. “Dost Hediyelik” yazısını görünce daha hızlı adımlarla yürüyüp kapıdan içeri selam vererek girdi. Tohum toprağın altında çatlayıp filizlenmeyi beklerken, güneş de ışıklarının bir an önce toprağı ısıtıp yeryüzünün binbir güzellikle bezenmesi için dua edermiş. Murat’ın verdiği selama içten gelen o gür sesiyle mukabelede bulunan Pehlivan Hamza’nın gözlerinde “Nihayet geldin” dediği okunuyordu. Metrekare olarak küçük olan mekânda insana ferahlık veren uçsuz bucaksız bir genişlik vardı. Ve insanı, eşikten geçtiği ilk andan itibaren sarıp sarmalıyordu. Pehlivan lakabının hakkını veren koca cüssesiyle Hamza ayağa kalkarken iki kolunu yana açtı. Sinesinde sakladığı sırları, hikmeti, güzellik adına ne varsa Murat’a nakşetmek istercesine sarılıp sıkıca kucakladı. Tokat’a mahsus el yapımı hediyeliklerin bulunduğu bu dükkândaki küçük olan alanı verimli kullanmak için alınan sedir tabureler otantik bir hava vermişti. Murat, dede dostu Hamza ile bir araya gelişlerinde yaşadığı o ruh coşkunluğunu her zamankinden daha fazla yaşıyordu. Artık güneş kararınca ısıtırken, toprak tavsamış, tohum çatlamıştı. Çaylar içilip usul olan hayırlı olsun muhabbetleri yapıldıktan sonra Hamza omuzlarındaki yükün ağırlığının farkında onu zayi etmekten korkarak “Bu dükkânda dedenin üç emaneti var.” dedi. Sonra duvardaki yazılı levhayı eliyle göstererek “Birincisi dedenin kendi eliyle yazıp hediye ettiği; Dost yalnız Allah’tır… Ayetinin bulunduğu hat…” Çekmeceden bir mektup çıkartıp masaya bıraktı. Murat üzerindeki mühürden dedesinin olduğunu anladı. Hamza “Bu da dedenin vefat etmeden önce sana verilmek üzere verdiği ikinci emanet.” dedi. Murat mektubu eline alıp gözlerini yumarak koklarken “Dedem benim, bedeni cansız kalsa da ruhu hep diri ve benimle…” dedi. Hamza’ya bakıp “Üçüncüsü?” dedi. Hamza “İşte o en zor kısım…” dedikten sonra sesini nasihat eden tonda ayarlayıp “Evlat! İmam Azam Hz. yani Numan bin Sâbit zengin bir ailenin ticarette mahir bir evladıymış. Yine bir gün işine giderken sohbetine dâhil olduğu bir âlim “Evlat sen akıllı, zeki, ilme yatkın bir gençsin. Bu nimetleri Allah için ilim yolunda sarf et.” diye nasihat edince işlerine ortak alıp kendi vaktini ilim öğrenmeye ve öğretmeye vermiş.” Hamza dizini dizine değdirip Murat’ın elinden tutup “Nihayetinde hayatın her anına dair fetvaları bulunan, görüşleriyle amel ettiğimiz için her birinden pay sahibi olan İmam Azam olmuş… Şimdi normal işine devam etseydi yine hayır işleri yapardı. Hacı Numan amca olurdu. Ama yüksek manevi kârdan yoksun kalırdı. İşte evlat, bazı emanet sahiplerinin görevi çok insanla uğraşmak değil, ümmete en faydalı en hayırlı olacak bir insanı irşat etmektir.” dedi. Murat “Dedemin dediği gibi; akıl, hayrı şerden ayırmak değil, iki hayır arasında en hayırlısını seçmektir.” dedi. Hamza umut dolu gözlerle Murat’ın ruhuna seslendi: “Burada seçim senin evlat. Biz sadece yolu gösterir, zorluklarını anlatır, nasıl aşacağını öğretiriz. Yola girmek, yolda yürümek ve zorlukların üstesinden gelmek senin maharetine kalmış.” Murat, dedesinin son zamanlardaki kendisine karşı olana alakasızlığını şimdi anlamıştı. Bazı yerlerde müdahale etmemek de müdahaleydi. Hamza boş çay bardaklarını gösterip “Bizim çaycının eli ağır. Hadi sen bize üç çay kap gel.” dedi. Murat şaşkın “Üç!” dedi. Hamza “Demek ki üçüncünün de sahibi gelecek.” dedi. Murat boş bardakları dolusuyla değiştirmek için gitti.
Saatlerdir kalbinin mutmain olduğu bir hediye bulamayan Buse yorgun ayaklarla Hamza’nın dükkânına girdi. Buse “Merhaba” dedi. Elindeki bezle şamdanı temizleyen Hamza “Merhaba hanım kızım buyur.” dedi. “Hanım kızım” cümlesi Buse’nin yüreğine çok sıcak gelmiş, o an aradığını burada bulacağına sebepsiz kani gelmişti. Buse “Ben Fransız bir arkadaşım için hediye almak istiyorum.” dedi. Hamza “Hay hay kızım! Aradığını burada bulacağını umarım. Çünkü buradakilerin ikinci bir eşi yok. Hepsi el işçiliği, göz nuru, kişiye özel.” Buse raflara, tezgâhlara tek tek baktı. Gözü her seferinde duvardaki hat levhasında takılı kalıyordu. Buse “Gözümü bu hat yazısından alamıyorum, çok cezbedici…” dedi. Hamza “Şûra suresinden; Dost yalnız Allah’tır, yazıyor.” dedi. Buse hayret ve sevinçle “Muhteşem… Ben de arkadaşımın tam böyle ruhuna işleyecek bir armağan almak istiyorum.” dedi. Hamza eliyle sedir tabureyi gösterip “Hanım kızım buyurmaz mısın?” dedi. Buse yorgunluğun da tesiriyle çekinmeden gösterilen yere oturdu. Hamza “Halinden anladığım kadarıyla dostluğa, dostlarına kıymet veriyorsun. Yoksa küçük bir hediyelik için bu kadar zahmete katlanmazdın.” dedi. Bu cümle Buse’nin gönül kilidini açmıştı. Buse “Evet, çıkarsız saf dostluklar var mı? Bilemiyorum… Ama en azından ben öyle olmaya çalışıyorum. Bunu da ne kadar becerdiğim soru işareti…” dedi. Hamza oturduğu masanın yan tarafındaki duvarda asılı levhayı indirirken “Bu benim hikmet ehli, ahiret kardeşimin bana mahsus yazıp verdiği eser. Ben şimdi onu, senin gibi dost arayan bir hanım kızıma kabul ederse hediye etmek istiyorum.” dedi. Buse hiç tanımadığı birinden böyle içten bir davranış karşısında afallayıp “Ama efendim bu çok kıymetli, bunu kabul edemem.” dedi. Hamza “Bizde dostluklar dosta dost olmak içindir. Dosta dost olmak isteyene yol gösterip emek verilir.” dedi. O an elinde üç bardak çay ile Murat içeri girdi.
Devamı Gelecek Ay…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir