Başladığımız İşlerin Sonu Gelmiyorsa… / Psikolojik Danışman Safinaz Çetin

Pazartesi… Hayatımızda aldığımız önemli kararları uygulama günümüz. Spora, diyete, namaza pazartesi günü başlama kararı alırız. Ders çalışma programı hazırlıyorsak pazartesi günü ile açılışı yaparız. Sigarayı pazartesi günü azaltacağımızı/bırakacağımızı söyleriz. Önümüzde daha üç-dört gün varsa bile pazartesiyi bekleriz. Özellikle diyete başlayacaksak son günlerimizi daha çok yiyerek geçiririz. Çok büyük beklenti ve niyetlerle pazartesiye adım atarız. Yoğun bir program bizi bekler. Her şey yolunda gider. Büyük aşkla, şevkle aldığımız kararlarda belki birkaç gün, belki de bir iki hafta sonra gevşemeler olur. İlk günkü heyecan ve istek kaybolur. Yeniden eski hayatımıza döneriz. Bir süre sonra aynı kararları tekrar alıp bunun farklı olacağını düşünürüz. Bu sefer kesin kararlı olduğumuzu, bu işi halledeceğimizi hem kendimize hem de çevremizdekilere söyleriz. Sonra ne mi olur? Yine başa döneriz. Bu kısır döngü içinde, aldığımız kararlarda başarısızlık göstermek, kendimize olan inancın ve saygının azalmasına sebep olur. Kendimizi suçlamaya, aşağılamaya başlarız: “Zaten hangi işi yapıyorum ki bunu yapacağım! İşe yaramazın biriyim. Benden adam olmaz!” Sonra yeniden kararlar alırız, yeniden hüsrana uğrarız. Bir bakmışız ki bu mücadelede kazançsız olarak ömrü tüketmişiz.
Aldığımız kararlara, kendimize koyduğumuz kurallara neden uyamıyoruz? Neden ilk günkü kararlılığı, ilerleyen günlerde de gösteremiyoruz? Bu yolda önümüze hangi engeller çıkıyor?
Hayatımızda değiştirmek istediğimiz bir şey var. Kilo vermek, diyet yapmak, sigarayı bırakmak, yeni bir dil öğrenmek, yeni beceriler kazanmak… Bizi buna iten sebepler nedir? Kıyafetimizin bedenimize olmaması mı? Dış görünüşümüzle dalga geçilmesi mi? Sağlık problemleri mi? Altında bizi rahatsız eden bir neden olmalı. Sebep ne kadar can yakıcı, acı verici ise aldığımız kararları sonuna kadar devam ettirmemiz daha mümkün görünüyor. Bedel ödediğimiz işlerde ilerleyebiliyoruz. Örneğin sevdiği kişinin kendisi ile dalga geçmesi sonucu azmedip 60 kilo veren insanların olduğunu duyuyoruz. Acı çekmeden bir işe başlayıp devamını getiren insanlar da var elbette. O halde bir işe başlamadan önce neden bunu yapmak istediğimizi kendimize soralım. “Ben neden bunu istiyorum?” ya da “Amacım ne? Neye ulaşmak istiyorum?” Amacımızın farkında olduktan sonra yöntem belirlememiz gerekiyor. Sistemli çalışma olmadan attığımız her adım boşa gidecektir. Bunun için bir bilenden destek alınabilir, işin uzmanı ile birlikte hareket edilebilir. Yine verdiğimiz örnekler üzerinden gidersek, spor yapmaya niyet eden biri evde kendi kendine spor yaptığında bir süre sonra devam edemeyecek; ancak bir spor salonunda uzman desteği aldığında ilerlemesi ve devam etmesi daha kolay olacaktır. Ayrıca grup halinde yapılan çalışmaların, tek başına girişilen işlere göre daha kolay olduğu da görülmektedir. Grubun birlikte hareket etmesi, kişilerin birbirine desteği, ortak amaç gibi unsurlar kişilerin dayanıklılığını ve kararlılığını olumlu yönde etkilemektedir. Sistemli çalışma içerisinde günlük planlamalar, kısa vadeli hedefler, kontroller, ilerlemeyi takip edebilme, ödül-ceza ve uzun vadeli hedefler vardır. Bir işe başlamaya niyet aldık, amacımızı belirledik. Nereden nasıl destek alabileceğimizi araştırdık. Bir hafta veya bir ay içinde ne kadar ilerleyeceğimize dair kendimize kısa süreli hedefler koyduk. Günlük planımızı yaptık. Çalışmalar sırasında kısa süreli hedeflerimizi yaptıysak ödül, yapmadıysak ceza uygulamasına başvurduk. İlerlememizi kontrol ettik. Belli aralıklarla kısa molalar verdik. Tempomuzu bazen azalttık, bazen artırdık. Pes edeceğimiz yerlerde yeniden niyetimizi ve amacımızı gözden geçirdik. İşin uzmanından ve sevdiklerimizden maddi-manevi destek aldık. Yeniden ödüller, cezalar… En sonunda ise uzun vadedeki hedefimize ulaştık.
Bu basamakları her alan için uyarlayabiliriz. Göründüğü kadar kolay olmayan, uzun ve zorlu bir süreç. Ancak pes etmeden bu yolda sebat gösteren kişi amacına ulaşacaktır.
Sebat göstermemize ve işi sonuna kadar götürmemize engel olan faktörlerle de mücadele etmeliyiz. Aynı anda birden fazla işi yapmaya çalışmak, bölünmemize sebep olacak ve o işte profesyonelleşmemizi engelleyecektir. Hepsinden parça parça ve eksik öğrenmeler gerçekleşecektir. Bunun yerine sıra ile yapmak, birini bitirince diğerine başlamak daha doğru olur.
Yapmak istediğimiz ve bir türlü başlayamadığımız veya başlayıp da yarım bıraktığımız işleri liste halinde yazabiliriz. Yazmak, gün içinde yoğun bir şekilde çalışan beynimizin önemli işleri hatırlamasını sağlayacaktır. Yazmayı unutuyorum, diyorsak en baştan niyetimizi kontrol etmemiz gerekir. Yazmayı sevmiyorsak bu yolda bize yardımı olacak başka yollar bulmalı, kendimize uygun olan yöntemi geliştirmeliyiz.
Bütün bunları yapabilmek için de sağlam bir iradeye sahip olmalıyız. Son zamanlarda sosyal medyada karşılaştığım bir video var. Anne-babalar, çocuklarının masasına çikolata, kurabiye koyup “Şimdi yemeyeceksin ama ben gelince yiyebilirsin.” diyorlar. Birkaç defa uyardıktan sonra gidiyorlar. Videoda çocuğun mücadelesini görebiliyoruz. Arkasına dönüp annesinin gelip gelmediğine bakıyor, elini tabağa uzatıp geri çekiyor, gülüyor. Annesi geldiğinde ise büyük bir sevinçle yiyor. Burada çocuğun küçük yaşta sabretmeyi, beklemeyi öğrendiğini görüyoruz. Kendimize de küçük kurallar koyup uygulayarak irademizi kuvvetlendirebiliriz. Güçlü bir iradeye sahip olduğumuzda dayanıklılığımız artar. Başladığımız işte sebat gösterebiliriz.
Simurg hikâyesini duymuşsunuzdur. Hikâyeye göre dünyada yaşayan tüm kuşlar bir araya toplanıp kendilerini yönetecek bir padişah seçmeye karar verirler. İçlerinden biri, Simurg adında bilge bir kuş olduğunu söyler. Simurg’un yuvası Kaf Dağı’ndadır. Oraya gitmek için yedi zorlu vadiyi geçmeleri gerekir. Kuşların çoğu bahaneler sunar ve bu yolculuğa çıkmak istemez. Ancak o kuş, Simurg’un güzelliklerini öyle bir anlatır ki diğer kuşlar yola çıkmaya ikna olurlar. Birçok kuş, İstek Vadisi’nde her şeye sahip olmak isteğiyle gruptan ayrılır. Aşk Vadisi’nde güzelliklere kapılıp ayrılanlar olur. Bir grup kuş, Cehalet Vadisi’nde takılıp kalır. İnançsızlık Vadisi’ne geldiklerinde Simurg’u bulamayacaklarını düşünüp ümitsizliğe düşenler, geri dönerler. Yalnızlık Vadisi ve Dedikodu Vadisi’nde gruptan ayrılanlar olur. Bazıları da Ben Vadisi’nde birbirlerinin önüne geçmek için mücadele edip ölür. Grupta sadece otuz kuş kalmıştır ve Kaf Dağı’na ulaştıklarında işin sırrını çözerler. Farsçada “si” otuz, “murg” ise kuş anlamına gelmektedir. Aslında Simurg, Kaf Dağı’na ulaşan otuz kuşun ta kendisidir. İnsanı anlatan güzel bir hikâyedir…
Bizim de hayat yolculuğumuzda aldığımız kararlar ve önümüze çıkan bir sürü engel var. Bazen amacımıza ulaşıyoruz bazen de yolda takılıp kalıyoruz. Tek adası olan bir okyanusta, küçük bir kayıkta kürek çekiyoruz. Adaya ulaşmak için var gücümüzle asılıyoruz küreğe. Bazen yoruluyoruz ya da ümitsizliğe kapılıyoruz. Kürek çekmeyi, mücadele etmeyi bırakıyoruz. Bu sefer dalgalar bizi geriye doğru taşıyor. Kürek çekmeyi bıraktığımızda olduğumuz yerde sabit kalmıyoruz, adadan uzaklaşıyoruz, yolumuz uzuyor. Madem amacımız adaya ulaşmak, o halde kürek çekmeyi bırakmayacağız.
Yorgunluklar, ümitsizlikler, pes etmeler, yeniden başlamalar mutlaka olacaktır. İnsan, fıtratı gereği acizdir, unutan bir varlıktır. Bunu akıldan çıkarmamak gerekir. Günlük işlerde unutmalar, gaflet, tembellik, hatalar olduğu gibi dünya işlerinden daha kıymetli olan dinî konularda, ahiret hayatına hazırlıkta da bu durumlar görülmektedir. Allah’ın emir ve yasaklarından haberdar olduğumuz halde her zaman aynı şuuru gösteremiyoruz. Emir ve yasaklara bizden istenilen şekilde dikkat etmiyoruz. Çünkü ehlileştirilmemiş bir nefsimiz var. Hz. Musa ile birlikte Firavun’un zulmünden kaçıp Mısır’dan çıkan İsrailoğulları, Hz. Musa’nın yanlarından ayrılıp Tur Dağı’na çıkmasıyla verdikleri sözü unutmuşlar ve buzağıya tapmaya başlamışlardır. İçlerinde onları uyarıcı Hz. Harun olduğu halde yanlış yoldan hemen dönmemişlerdir. Hangi devirde olursa olsun insan gaflete düşebilmektedir; bu nedenle insan nefis ve şeytanın şerrine karşı sürekli tetikte olmalıdır.
Allah (c.c.), insanlara uyarıcı ve müjdeleyici olarak peygamberler göndermiştir. Allah kullarını bir defa uyarıp onlar yanlışa düştüklerinde hemen cezalandırmamıştır. Tövbe kapısının sürekli açık olduğunu belirtmiştir. Bu nedenle hata yapanların ümitsizliğe düşmemesi ve tövbe edip yeniden toparlanması gerektiği kutsal kitabımızda birçok ayette yer alır. “Allah katında (makbul) tövbe, ancak bilmeyerek günah işleyip sonra çok geçmeden tövbe edenlerin tövbesidir. İşte Allah, bunların tövbelerini kabul buyurur. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisa, 4/17)
“Kim bir kötülük yapar, yahut kendine zulmeder, sonra da Allah’tan bağışlama dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici bulur.” (Nisa, 4/110)
Hem dünya işlerimiz hem de ahiretimiz için Allah’tan yardım istemeli ve O’na çokça dua etmeliyiz. Allah, isteyene verir. İki türlü dua vardır: Kavlî dua ve fiilî dua. Kavlî dua, Allah’tan yardım istemektir, işimizin olması için O’na yalvarmaktır. Fiilî dua ise o iş için çabalamak, çalışmak, üzerimize düşeni yapmaktır. Bir işe başlamadan önce Allah’ın adı ile başlamak, kolaylaştırması için Allah’tan yardım istemek ve o işi hakkıyla tamamlayabilmek için çok çalışmak gerekir. Sadece el açıp dua etmek ya da sadece çalışıp Allah’tan yardım istememek Müslüman’a yakışan bir davranış değildir.
Nefsimizi ve şeytanı da hesaba katarak onlara karşı tetikte olmalı, her işimizde Allah’ın yardımını istemeli ve çok çalışmalıyız. Unutmayalım, Allah isteyene ve çalışana verir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir