Dorukhan için her gün; yeni bir bilgi, yeni bir insan… Kapalıçarşı mıntıkasının kendisine has, hiçbir yerde yaşayıp elde edemeyeceği hayat tecrübelerini öğrenmek için her sabah büyük bir heyecanla kalkıyordu. Müşterilerinin ev veya işyerlerine yapılan teslimatlar sayesinde aldığı bahşişler maaşını katbekat aşıyordu. Şu an en büyük derdi, işe en yeni başlayan o olduğu için, nerede angarya varsa gelip onu buluyordu. Yine böyle bir sabahta vitrindeki göz alıcı elmasların, pırlantaların, saatlerin ve gözlüklerin ışıltısına eşlik eden loş tavan ışıklarının aydınlattığı siyah mermerlerle kapı zeminin paspasını çekerken hayli havalı bir genç içeri girdi. Tek başına mağaza müşteri karşılamak Dorukhan için alışılagelmedik bu durumdu. Bir saniyelik panik halinden sonra Dorukhan “Müşteri ürünleri görmek isterse bir çay, kahve söyler; satış elemanları gelinceye kadar oyalarım.” diye düşünüp sakin kaldı. Aksi bir tavırla “Daha mesai başlamadı.” demek limoni bir hava estirecekti. Bu da esnaflığa yakışmazdı. Dorukhan “Hoş geldiniz.” dedi. Genç “Hoş bulduk.” dedi. Dorukhan eliyle mağazanın lüks deri koltuklarını gösterip “Şöyle buyurun, sizi misafir edelim.” dedi. Genç ise tanıdık bir yere gelmenin rahatlığı içinde işaret edilen yere bakmadan direkt Dorukhan’a kitlenip “Ben Dorukhan Koruk Bey ile görüşecektim.” dedi. O an Dorukhan genci şöyle bir alıcı gözlerle süzdü. Kendisinin sadece çakmalarını alıp giyebildiği markaların orijinalleri bu delikanlının üzerindeydi. Hal ve tavırları varlıklı bir ailede yetiştiğini ister istemez ele veriyordu. Dorukhan, alışılageldik varlıklı müşterilerden biri daha çokta birinin oğlu diye düşündü. Genç ise gayet memnuniyetsiz ikinci kez “Dorukhan Koruk Bey ile görüşecektim.” dedi. Dorukhan bir anda mağazanın her tarafından spot ışıklarının patladığını, kendisinin her şeyin merkezinde olduğunu hissetti. Ona bugüne kadar “Kral, genç adam, delikanlı, kanka, Dorukhan ya da kısaca Doruk” derlerdi. Ama hayatında ilk defa birisi saygıyla “Dorukhan Koruk Bey” diyordu. Makam almış bir memur, sosyal hayatta sınıf atlamış bir gariban duygusuna kapılıp mutlu olsa da daha çok kendisini işyerinin kıymet verilen bir parçası olarak hissetti. Artık müdür Muhabbet Bey, satış elemanı Simay Hanım veya Berkay Bey ya da patronu Onur Bey gibi özel bir yeri vardı. Muhatabı ondan daha da yüksek bir gelir seviyesine ve statüye sahip olsa bile karşısında daha dik durup boğazını sessizce temizledi. Dorukhan “Buyurun benim” dedi. Dorukhan’a şaşkınca bakan genç elini uzatırken zoraki dökülen kelimelerle “Babam beni size gönderdi. Burada işe başlayacakmışım. Sizin bana yardımcı olacağınızı…” durdu canı sıkkın ve alaycı “…irad buyurdular.” dedi. Neredeyse on beş güne yaklaşan iş tecrübesiyle insan sarrafı olma yolunda devasa adımlar atan Dorukhan kendini her şeyden, herkesten üstün gören bu delikanlıdan ziyade onu başına bela edeni daha çok merak ediyordu. Dorukhan merakla “Babanız?” diye sordu. Delikanlı mağazayı sahiplenici gözlerle bakıp ellerini iki yana açıp “Buranın sahibi Onur Keskingöz. Bende onun oğlu Tarık Keskingöz. Senin anlayacağın küçük patron.” dedi. İşin rengi o an tamamen değişti. Dorukhan tıpkı geldiği o ilk günkü gibi duygudan duyguya girip çıkarken zihninde birçok düşünce de sörf etmeye başladı. Koskoca yılların tecrübesi müdür Muhabbet Bey ile genç ve başarılı tezgahtar Berkay varken, daha da mühimi kendi oğlunu niye kendisine gönderip iş başı yaptırıyordu? Üstüne üstlük kendisini aramayı bırak, kısa bir mesajla bile durumdan haber etmiyordu. Bu cevapsız soruları şimdilik askıya alırken, bu, aslında patronun hayat tarzıydı. Hayatı matematiksel bir denklemde her şeyi yerli yerine koyardı. İlişkilerini saygı kuralları içinde, küçük küçük ısırıcı hamlelerle, ruhi bir hakimiyet kurarak yaşardı.
Dorukhan geçen on beş günde öğrendiği, mesleki sır edindiği ilk refleks; beklenmedik, boyu aşan durumlarda soğukkanlılığını koruyup hızla karar almaktı. Patron oğlunu ona göndermişse belli ki şımarmadan, iltimas görmeden sıradan bir çalışan, sıradan bir insan formunda iş başı yapmasını istiyordu. Ne yazık ki kendisinin ilk başta yaptığı gibi bu gencin başka işyerlerini görüp mukayese etme imkânı da pek yoktu. Gücüne gitse de işe ilk basamaktan başlamalıydı. Dorukhan on beş gün geçmiş olsa da işe önce başlamış olmanın kazandırdığı kıdem ve üstüne üstlük patronun itimadını kazanan çalışan olmanın verdiği güvenle “Aramıza hoş geldiniz.” dedi. Eliyle girişi gösterip ben buraları temizliyorum. Sen de tuvaletleri temizlersin.” Üç basamakla aşağıya inilen merdiveni işaret parmağıyla gösterip “Oradan aşağıya in, soldaki odada ülkemizde üretilen en kaliteli temizlik mamullerinden olan Wonder Cleaning marka ürünlerden al, çalışmaya başla.” dedi. Tarık’ın gözleri büyüdü, “Nasıl yani?” dedi. Dorukhan, gayet sakin, vakur, bu kez ricacı ve patronun oğlunu alttan alan kelimeler yerine emir edici, tahakküm barındıran ses tonuyla “Merdivenlerden in, odada bulunan, ülkemizde üretilen en kaliteli temizlik mamullerinden olan Wonder Cleaning marka ürünlerden ihtiyacın olanla tuvaletleri güzelce temizle.” Gözlerinin içine dik dik bakıp “Buraya zengin, yani elit müşteriler geliyor. Tuvaletlerimizin pirüpak olması şart.
Senin anlayacağın bal dök yala denecek kadar temiz olmalı.” dedi. Tarık’ın yüzü buruştu, ağır ağır kızmaya başladı. Gözleri satışların yapıldığı tezgahlara, devamında ise müdür masasına takıldı. Dorukhan patronun oğlunu kendisine göndermesinin amacını sezdiği için kararlılığını devam ettirip “Sonra mutfağı güzel temizlemen gerek. Çalışanların yemeği, çayı, kahvesi pirüpak bir ortamda pişip güzel tabaklarda, bardaklarda, fincanlarda ikram edilmeli.” dedi. Masaya bakan Tarık’ın gözü bir arada kapıya takıldı, kaldı. Dorukhan “Mağaza satış elemanlığı, müdürlük kadroları dolu. En yeni çalışan benim bende ne derlerse onu yapıyorum. Şu an getir götür, temizlik işlerinde senden kıdemliyim. Şu dakika itibariyle sen en yenisin, yani sen bana emanetsin.” dedi. Tarık müdür masasına doğru yönelirken bastırılmış öfkesiyle alaycı “Bunlar benim işim olamaz. Ancak senin gibi yeni ofis boyların işi.” Muhabbet’in koltuğuna oturup “Bu iş bilmez Muhabbet ne zaman gelir?” dedi. Dorukhan “Mağazayı son bir haftadır yedi buçukta ben açıyorum. Muhabbet müdürümüz sekiz otuzda gelir.” dedi. Tarık koltukta şöyle bir yarım tur dönüp “O zaman sen bana bir kahve kap getir.” dedi. Dorukhan aldırmadan paspas atmaya devam ederken “Mutfağa bakan Sezen ablanın gelmesine on beş dakika var. Dışarıdan istersen yandaki hanın çaycısı Çağlar abinin telefonunu söyleyeyim.” Elini kulağına görüp telefonla arama işareti yaparak “Ara getirsin.” dedi. Tarık eliyle küçümser boş ver işareti yapıp “Ben Türk Kahvesinden bahsetmiyorum.” dedi. Dorukhan “O zaman sana zahmet patronun oğlu, paltonu çıkarıp çalışan önlüğüyle geldiğin için kalkıp kapıdan çık, sola dön, Çemberlitaş Meydan’ında istediğin kahvecilerden çokça var.” dedi. Tarık beklemediği, daha çok alışık olmadığı bu cevapla iyice sinirlendi. Öfkeden simsiyah olan yüzü ve kan çanağına dönen gözleriyle Dorukhan’a “Sen bana nasıl böyle cevap verirsin?” diyerek dişlerini gıcırdattı. Elindeki telefonu yere çarpacakken son anda bir arama yaptı. Uzun uzun çalan telefon sinirlerini iyice gererken açılınca soluksuz “Anneee, babam beni mağazasına, temizlikçinin yanına yamak olarak göndermiş. Koskoca Onur Keskingöz’ün oğlu Tarık Keskingöz ben… Şimdiki titrim ne? Temizlikçi. Bu adam yarın beni mirasından da men eder.” dedi. Gailesizce temizliğini yapan Dorukhan, Tarık’ta on beş gün önceki kendisini görüyordu. Sahte dünyalarda kendini olduğundan daha büyük, yükseklerde görürken gerçeğin bambaşka olduğunu anladığında her fani aynı tepkiyi verirdi. Dorukhan paspasın sapına dayanıp şöyle bir baktı. Sanal âlem, sosyal medya uyuşturucudan daha tehlikeliydi. Yalanın içinde gerçekmiş gibi yaşanıyordu. Daha kötüsü her gün soluk almak için yeni yeni yalanlara yeniden daha fazlasıyla ihtiyaç duyuluyordu. Dorukhan kızgınlıkla karşılık vermek yerine, merhametle davranmayı tercih edip Tarık’ın tavırlarını delikanlılığına, cahilliğine verdi. Tarık telefon ile konuşurken bir anda ayağa kalkıp, bir temizlikçi ile aynı ortamda bulunmamak için babasının odasına geçti.
Gün boyu Onur’un oğlunun tavırlarıyla sukutuhayale uğrayan Dorukhan mükemmel aile, sorunsuz bir hayat teorisi, beklentisi yavaş yavaş çökmeye, çürümeye yüz tutmuşken mağazaya müşteri desen müşteri değil, tanıdık desen o hiç değil; çok para harcamış, uyumsuz renkler, manasız bir tarzda giyinmiş elli yaşlarında adam içeri girdi. İlk adımıyla beraber elini kaldırıp sanki bütün çalışanların abisiymiş, kırk yıllık dostuymuş gibi “Selam çocuklar.” dedi. Direkt gelip Muhabbet’in masasının önündeki koltuğa oturdu, “Muhabbet’çiğim nasılsın?” dedi. Muhabbet bozuntuya vermeden, memnuniyetsiz bir şekilde “İyidir Zarif Abi, hoş geldin.” dedi. Zarif yarım ağız “Hoş buldum.” dedi. Bir yandan da hiç vakit kaybetmeden eksik, zaaf arayan gözlerle mağazayı süzerken tıpkı vücuda girmek için zayıf nokta arayan virüse benziyordu. Gözleriyle Onur’un odasına işaret edip “Bizim çocuk yerinde mi?” dedi. Muhabbet “Görüşmesi var.” dedi. O şen hali gidip sinirli, biraz da gür sesle “Ulan zamanında bunun işe gelip gitmesi için cep harçlığını ben verirdim. Hatta kaç kere işten çıkacaktı, ben devam et dedim.” Başını ümitsizce aşağı yukarı sallayıp “Kendi işini yapması için teşvik ettim. Önayak oldum. Şimdi Beyefendi özbeöz abisini, fakir zamanlarının en büyük destekçisini bekletiyor. Yazık.” dedi. Muhabbet idare eden tavırla “Abi senin her zaman yerin ayrı. Beklerken ne ikram edelim. Kebap söyleyelim, sen künefe seversin.” dedi. Zarif bir yılan sinsiliğinde gözlerini kısıp aradığım eksiği bu kez bulacağım diye bakmaya başladı. Bu, insanda huzursuzluk duygusu uyandırıcıydı. Bir noksan olmasa da uyduracak kadarda gönlü karaydı. Yüzünü iyice ekşitip “Siz ne betersiniz oğlum. Ben elimi arkanızdan çektiğimden beri bir arpa boyu yol alamamışsınız. Ne bu modeller, bi kendinizi geliştirin, bu mağazanın hali ne böyle, kırık dökük, müşteriler oturmaya imtina ederler.” dedi. Dorukhan hayretle bu adamı dinliyordu. Tanımasa, yakinen bilmese Onur’a en galez cümleleri kuracak raddeye gelirdi. Hayatta hiçbir şey yapmadıkları halde her şeyden en iyi anlayan sahte tasdik makamının adamıydı bu tipler. İyi de Onur Bey bunları nasıl idare edebiliyordu? Zarif zehir saçmaya devam ederken konumunu babasıyla konuşunca kabul edip atölyeye gönderilen Tarık içeri girdi. Zarif memnuniyetsiz yeğenini görünce yüzüne gülümseme geldi. Fitnenin fitilini ateşlemek için istediğinden fazlasını bulmuştu. Zarif “Ooo yeğenim seni hangi rüzgâr attı? Yoksa cimri baban sana hâlâ sadece cep harçlığı olarak üç beş kuruş mu veriyor?” dedi. Tarık elindeki ürünleri Muhabbet’e uzatırken isyankâr “Yok amca daha berbat. Babam beni burada işe başlattı.” derken Zarif “Oooo genç ceo… Artık bunu bu akşam kutlarız.” dedi. Tarık şikayetkâr “Yok amca ya, buranın helalarını temizliyorum. Getir götür işlerini yapıyorum. Babam beni el âlemin çoluk çoğuna ezdiriyor.” dedi. Zarif ince işçilik için ayağa kalkıp elleriyle Tarık’ın iki omzundan kavrayıp “Bu baban var ya bu baban, var yemez oğlum. Senin gibi cevval, atılgan, ufku açık, ceo olacak kumaşta bir oğlu var. O ne yapıyor, getir götür işi yaptırıp pisuvar temizletiyor. Kötü oğlum, senin baban gerçekten kötü.” Sonra karşısındaki sandalyeye oturtup “Ama sen korkma.” eliyle göğsüne vurup “Senin arkanda dağ gibi amcan var. İstersen sana tanıdıkların yanında fiyakalı bir iş ayarlarım. Baban pek söylemez ama onu bu hâle getiren benim.” dedi. Zarif’in ses tonunun anbean yükseltmesi, yüzündeki öfke çizgilerinin kabarması nedeniyle, çoğu yabancı olan müşteriler tek kelimesini bile anlamasalar da gergin havadan rahatsız olmaya başlamışlardı. Muhabbet bir felaketi engellemek, daha doğrusu yangını büyümeden söndürmek için çekmecesinden iki puro çıkartıp ayağa kalkarak “Abi Küba’dan geldi. Sen seversin, gel mutfakta birer tane tüttürelim.” dedi. Bu cazip teklif çok hoşuna gitse de gözlerinin içi gülen Zarif, yerinden santim kıpırdamadan ellerini ovuşturup yakacağı ateşin tadını çıkarmakta kararlıydı. Muhabbet’e aldırış etmeden “Yeğenim” diye söze devam edecekken Onur’un odasının kapısı açıldı. Önce takım elbiseli bürokrat tipli iki adam, arkalarından Onur çıktı. Muhabbet derin bir “Oh” çekti. Onur misafirlerini yolcu ederken Muhabbet eliyle yolu gösterip “Zarif abi buyur seni içeride ağırlayalım.” dedi. Zarif yarım kalan zaferini ileri bir tarihe erteleyip “Yeğenim, seninle bu konuları yarın buluşup konuşalım. Bunlar mühim meseleler, ihmale gelmez.” dedikten sonra Muhabbetin elindeki iki puroyu da alıp “Benim kebabım ile künefemi Raif Usta’dan söyleyin.” dedi. Muhabbet hele sen bir defol git duygusuyla “Hemen közlenmiş acı biberlerini de attıracağım.” dedi. Zarif “Adamımsın.” diyerek odaya geçti.
Onur ayaklarını sehpanın üzerine atıp oturan abisine doğru kollarını açarak “Abim, hoş geldin. Şeref verdin. Keşke geleceğini haber verseydin, misafir kabul etmezdim.” dedi. Kalkmak zorunda kalan Zarif kardeşine sarılırken “Ulan ben senin ana bir baba bir abinim, yedi kat el gibi haber mi verip geleceğim?” Sonra duvardaki fotoğrafları gösterip istihzai “Gerçi sen international takılan büyük adamsın. Bürokratlarla düşüp kalkan nüfuzlu bir abisin artık. Nereden geldiğini, yokluk zamanlarında kimin arkanda durduğunu unutmuşsun.” dedi. Onur makam koltuğuna geçip “Olur mu abi öyle şey!” dedi. Zarif fırsatını bulunca kini mutlaka kusmalıydı, “Mesela çırakken benim sana harçlık verdiğimi çocuklarına hiç söyledin mi?” dedi. Onur gülümseyerek “İyi de abi, sen annemden aldığın paradan bana veriyordun.
Evin bir eksiği kalmasın, annemin eli rahat olsun diye ben haftalığımın içinden sadece yol ve zorunlu ihtiyaçlarım için gereken para ayırıp veriyordum. Kendi kazandığın parayı Çöpçü Kadir’in kahvesinde kumarda kaybedince ne yapıp edip annemden o paradan bir parça kopartıp göz boyamak için de üç beş bana ateşliyordun. Yani yine benim paramı bana veriyordun.” dedi. Zarif aldırış etmeden puroyu yakıp “Sonuçta teknik olarak cebine harçlık koyuyor muydum? Evet. Sen ona bak.” dedi. İkna olmayacak adamla uğraşmayı sevmeyen Onur sakince “Abi sen buradan konuya girdiğine göre bir sıkıntın var.” Sağ elinin avucu yukarı bakacak şekilde çevirip kibarca “Buyur seni dinliyorum.” dedi. Zarif yüzü iyice asık “Oğlum karın annemi alın bir hafta sizde kalsın diye sevgili eşimi aramış.” dedi. Onur, cevabını bildiği soruyu, belki bir sürpriz cevap olur diye yine de sordu. Onur “Abi sene üç yüz altmış beş gün. Bunun sadece beş günü sizde kalsa kadın da bi nefes alsa nasıl olur?” dedi. Zarif “Memnuniyetle. Beş gün değil, beş sene kalsın.” dedi. Onur “Ha işte böyle de, canımı ye. O zaman sorun ne?” dedi. Zarif “İşte onun için bizim de artık villaya geçmemiz şart. Bana ya bir villa al ya da kirala. Geniş evde rahat rahat bakalım.” dedi.
Dorukhan tepside yemeklerle içeri girdi. Zarif bu kez acındıran bir tınıyla devam etti “Benim bu dünyada bir evim bile yok.” dedi. Onur gayet ciddi “Abi oturduğun ev benim. Kira almıyorum.” dedi. Zarif kebapları lavaşa sararken “Oğlum sen iş kurarken destek olan, kur diyen benim. En zor, sıkıntılı zamanlarında yanındaydım. Karşılığı sadece evinde hayrına oturmam mı?” dedi. Onur “Ya abi ben iş kurarken sen eve daha çok para girecek, artık çalışmama gerek yok diye bana sadece sözlerinle destek oldun. Seni duyan da sermaye verdin zanneder.” dedi. Zarif bu kez en güçlü duygusal kartını açtı “Oğlum abi demek baba demek. Ayıp oluyor. Babam ölünce size sahip çıktım.” dedi. Onur edeplice “Abiciğim, babam yerinesin eyvallah. Ama babamdan sonra sen eve haftanın üç günü küfeyle getirildin. Komşuların diline dedikodu mezesi olmuştuk. Ben sana hiç sesimi yükseltmedim. Abilik, atalık hukukunu çiğnemedim.” Evrak dolabını gösterip “Bu sadece bir söz veya iddia değil. Seni çalışmadığın halde Ayan Kuyumculuk’ta pazarlamacı gösterip senelerce hem maaşını verdim hem sigortanı ödedim. O sayede emekli oldun. İnkâr edemezsin. Etsen de belgeler ortada.” dedi. Zarif acıktığından mı yoksa bedava olduğundan mı, iştahla yediği kebabı acı biberle lavaşa sarılı son lokmasını da ağzına tıktıktan sonra ağzı dolu olsa da konuşmaya devam etti. Zarif “Sen var ya oğlum, sen var ya, varyemezsin oğlum. Sana koyar mı, bize de bir villa alsan, oraya geçsek, anneciğime biricik sevgili eşim baksa, hizmet etse, sen de o elin yabancı bakıcılarına verdiğin maaşları seni oğlu gibi seven yengene versen. Ama olmaz illa da kendim de kendim, param da param.” dedi. Onur koltuğunda iyice toparlanıp “Bir kere daha söylüyorum bunu, kız kardeşim de ve bütün hısımlarım da dahildir ki Onur akrabalık hukukunu hep korur, gözetir. Sen bu hukukun üstünde fazlasını istiyorsan sende bazı cevherleri görmem gerek. Onları göremezsem sana fazlasını vermem israf olur, bunun hesabını veremem. Zarif “Sen yine ne saçmalıyorsun? Üç beş kuruştan kaçmak için böyle entel dantel kaçamak cevaplar.” dedi. Onur çekildiği edepsizlik tuzağına düşmeden “Abi insanların ayıplarını yüzüne vurmak mizacım değildir. Ama kimin ne yaptığını da biliyorum. Hâlâ kumar oynuyorsun. Ben senin üzerine bir mülk alsam üç gün sonra hacizden satışa çıkacağına adım gibi eminim.” dedi. Onur’un ortaya koyduğu gerçeklere rağmen teslim olmaya niyeti olmayan Zarif kafasının içinde yeni bir saldırı planı kurarken imdadına süngüsü düşmüş halde Tarık içeri girip “Bir isteğiniz var mı?” diye sordu.
Zarif riyakarca yeğenine acıyan gözlerle bakıp inleyen ses tonuyla “Hadi beni geçtim. Kusurlarım, eksiklerim var. Bu civanmert, yiğit delikanlının ham maddesi yeğenimi, kendi özbeöz oğlunu kendi iş yerinde niye çalışanlarına ezdiriyorsun? Yazık ki ne yazık. Hiçbir bahane seni aklayamaz. Boşuna kendini savunma… Değil mi aslan yeğenim?” dedi. Onur kararlı gözlerle oğluna bakıp “Sen nasıl bana abilik, akrabalık hukukuna uymamı istiyorsan ben de evladımdan babalık hukukuma uymasına bekliyorum, istiyorum… Sen oraya girme… Hem ben oğulcuğumla konuştum.” Tarık mahsun yüzü yine de asık “Bazı konularda tam ikna olmadı. Hatta hiç hoşuna gitmedi ve dahi bana kızdı bile… Ama hoşnutsuz da olsa yapması gerekeni yapacak. Çünkü onun babası o anlamasa da anlamdıramasa da hep onun iyiliğini ister. Aklı almasa bile babasına güvenmesi gerektiğini bilir benim oğulcuğum…” dedi.
Dorukhan’ı, kıdem almanın hazzından daha çok mutlu eden durum, Onur’un ona güvendiğini hissettirmesi, oğlunu emanet etmesiydi. Buna rağmen kafasındaki çelişkiler iç içe geçmiş cenk ediyordu. Bu kadar başarılı, anlayışlı, ahlaklı, karakterli bir insanın öz ailesi nasıl kıymetini bilmez? Nasıl kıymeti anlaşılamazdı? Bu ve benzeri sorular onun için ayrı bir gündem olmuş yürek sızısı olarak cevabını arıyordu.
Devamı gelecek ay.
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi