Ramazan, her yıl Allah’ın kullarına arınmayı vesile kılmak için lütfettiği en hayırlı aydır. Nitekim Ramazan kelimesine baktığımızda, Arapça kökenli ‘ramad’ kelimesinden gelir, “yakıcı sıcak, yakmak, arındırmak” anlamlarına gelmektedir. Ramazan ayı, günahların temizlendiği, nefsin terbiye edildiği, kalbin arındığı, insanların Allah’a yöneldiği bir arınma ve dönüş ayıdır. Ateş nasıl kiri yakıp temizlerse, Ramazan ayı da bir yıl boyunca biriken her türlü kirden, pastan, yükten arınmaktır, temizlenmektir. Ramazan ayının hakikatini anlamaya çalışmak da aslında bu manaların üzerinde yoğunlaşmaktır.
Açlığın bedeni zararlı maddelerden arındırdığı bugün bilimsel olarak da ispatlanmıştır. Yani oruç fiziken bir temizliktir. İnsan sağlığına iyi geldiğini biliyoruz. Sadece bununla sınırlı kalmayan ve insanın ruhuna, psikolojisine de iyi gelen bu ayı bir fırsat bilip, onun bize sunduğu arınma iklimine bilinçle girmek, bu mübarek ayın çağrısına kulak vermek gerekir.
Ramazan ayı, vahyin yeryüzüne indiği zaman dilimi, Allah ile kulun arasındaki bağın yeniden kurulduğu andır. Bu yüzden Ramazan ayı, vahyin insanın kalbine tekrar inmesi gibi hakikatle yüzleşme zamanı ve insanın artık kendini kandıramadığı zamandır. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına söz verir gibi, önce kendiyle yüzleşme zamanı geldiğini bilmektir. Çünkü hakikatle temas başlayınca insan, ilk önce normalde kendini taşıdığı yalancı hikâyelerin farkına vardığı hakikatiyle tanışır. Ben iyiyim, niyetim temiz, kalbim düzgün, ben zaten doğru taraftayım hikâyeleriyle uyuttuğu vicdanı, korkuları ve kendi ile yüzleşmeye engel olan bu hali ile karşılaşır.
Ramazan ayıyla birlikte hayatımıza giren açlık, uykusuzluk ve değişen yaşam ritmi, ilk bakışta zorluk gibi görünse de aslında nefsin savunma sistemini zayıflatan birer fırsattır. Yaradılışı gereği kârını ve zararını bilmeye kodlanmış insan fıtratı, bu ayın manevi büyüklüğünü doğru değerlendirdiğinde ne denli büyük bir kazanç kapısında olduğunu da derinden hisseder. Çünkü insan yapısı gereği menfaatini gözetir. Ama ironik olan şudur ki insan ne kadar menfaatperest olduğunu çoğu zaman fark etmez. Yani kişi çoğu zaman kendi çıkarcılığının farkına varamaz, kendini adaletli ve merhametli zannederken konforunu ve güvenliğini gözetebilir. İşte asıl tehlike bu körlüktür. Ancak insanda var olan bu özelliği yani menfaatperestliği geçici dünyadan asıl yurdumuz olan ahiret kazancına yönlendirdiğinde asıl kârın ne olduğunu da idrak yolundadır. Manevi kâr peşinde olmak, bu ayın sunduğu manevi iklimi her yönüyle değerlendirmek demektir. ‘Ben ne yaparsam Allah benden razı olur?’ sorusuyla hareket etmektir. Kimin neye ihtiyacı olduğunu gözetmek, alçakgönüllülük, hoşgörü, cömertlik ve sözünde durmak gibi güzel hasletlerin peşinden gitmektir. Dilimizde alışkanlık olmuş, normal gibi görülen yalan sözlerden dahi kaçınmaktır. Kötü alışkanlıkları terk etme mücadelesi vermektir.
Çünkü Ramazan ayı, insanın niyetlerini tartıya koymasıdır. O yüzden bu bir huzur değildir ilk önce. Bu bir ferahlık hiç değildir. Bu bir açığa çıkmaktır adeta. İyilik yaparken bile “ben” olduğunu fark etmek, yıllardır kendi imajına hizmet etmek, Allah için, Allah rızası için yaptığı şeylerin içinde bile kendisi oturuyor olmak ve bu psikolojinin zihniyetin esiri olmuş gidiyorken, hakikati fark ediştir. Ve dönüp kişinin kendine şunu söyleyebilmesidir: Sadece günahlarımla değil; iyilik sandığım, ibadet olarak bildiğim her şeyimle nefsime çalışıyormuşum. Bu farkındalığı yakalamak ilk önce can yakar. Tıpkı Ramazan kelimesinin kökenindeki ‘yakmak, arındırmak’ anlamı gibi… Bu, insanın artık kendini kandıramadığı bir zamandır. Kirli düşünceleri ve kirli niyetleri yok edecek içsel bir muhasebenin tüttüğü yangındır, yakıcı sıcaktır. Ve artık insanın kendini kandıramadığı zaman başlamıştır.
Ramazan ayı, genellikle hayatımıza tatlı bir telaşla girer. İftarlıklar, sahurluklar, ev temizlikleri ve artan misafir davetleriyle karşılanır. İftar sofraları ailelerin bir araya gelmesine, aynı sofra etrafında buluşulmasına, muhabbet dolu birlikteliklere vesile olur. Bu ayda hem sosyal hem de manevi bir yöneliş hâkimdir. Hatimler, mukabeleler, tesbihatlar ve günlük niyetlerle bezenmiş listeler havada uçuşur. “Ramazan’ı nasıl daha verimli geçirebiliriz?” sorusu etrafında, bu ayı en güzel şekilde değerlendirmek için sayısız öneri paylaşılır, manevi hazırlıklar anlatılır ve uygulanmaya çalışılır. Ancak bu Ramazan, alışılagelmişin dışında bir teklifim var: Sadeleşelim, arınalım ve kendimiz olalım. Kendimizle yüzleşelim ve samimi olalım. Peki, ama nasıl? “Hatim, mukabele veya ibadet yapmayalım mı?” diye sorarsanız, cevabım elbette “Yapalım.” olacaktır. Fakat asıl mesele, bu ibadetleri yaparken Ramazan’ın farkındalığını nasıl yaşayacağımızdır. Çünkü ibadetin bizzat kendisidir Ramazan. Önemli olan, bu ayda yapılan her amelin ve işin manevi güzelliğine odaklanmak; Ramazan’ı sadece bir “ibadet performansı” sergileme yarışına dönüştürmeden, farkındalığını samimiyetle yaşamaktır.
Böylelikle Ramazan iklimine giren kişi hakikatle yüzleşir. Bu yüzleşme samimiyete engel olan her türlü duygu ve düşünceden sıyrılmayı gerektirir. İhlas, ihsan, teslimiyet ve tevekkül ile donanmak hiçbir dünyevi beklentiye girmeden, sadece Allah’ın rızasını gözeten bir düşünce sistemi oluşturmak ve zihni bir ay boyunca bu şekilde kodlamak… Elde edilen kazanımları diğer aylara da sirayet eden bir maneviyat yağmuruna dönüştürmek… Yani insanın kendi manevi iklimini oluşturması gibidir bu süreç. Bazen zorlanırsınız, sert bir fırtına gibi gelir, bazen tatlı bir meltem rüzgârı, bazen bahar, bazen de kavurucu bir yaz günü gibidir. Her imtihanı ve her anı ahireti kazanmaya vesile olarak gören ruhu yakalamanın adıdır Ramazan.
Örneğin, Ramazan’da bir günü tahayyül edelim. Yeni başladığınız bu mübarek güne oruçlu uyanıyorsunuz. Sabahları her zaman yaptığınız alışkanlıklar yok. Kahvaltı, atıştırmalıklar veya bir fincan kahve içmek gibi günlük ritüelleriniz o gün hayatınızda değil. Hatta alışkanlıktan dolayı eliniz, ayağınız o işi yapmaya gidiyor; bir fincan kahve içme düşüncesi aklınızdan geçiyor. Fakat orada duruyorsunuz. “Ben bugün bunlardan uzağım ve ben bunu Allah rızası için yapıyorum.” diyorsunuz. Hiçbir şeye dokunmuyorsunuz, her şey önünüzde duruyor, isteseniz en güzel kahveyi yapabilirsiniz, hatta kokusu burnunuzda tütüyor bile olabilir. Fakat “Ben Allah’ın rızasını kazanmak için içmiyorum. Allah böyle istiyor ve ben de O istediği için yapıyorum.” diyerek uzak duruyorsunuz. İşte Allah’ın isteğini yerine getirmenin mutluluğunu yakalamak, bunu hissetmek ve yaşamak; Ramazan’ın iklimi tam olarak budur. Bu duyguya bürünmek gerekir. “Allah böyle istediği için yemiyorum, içmiyorum.” Bu çok şey ifade etmez mi? Allah’ın rızası için bunu yapıyor olmanın verdiği o samimiyeti, mutluluğu ve ihlası yaşayın bu Ramazan. “Benim Allah’ım, hikmetlerle dolu bu ayı yaratmış.” deyip şükre sarılın. Bugün oruç tutmayı nasip ettiği için şükredin. Yaşadığınız her türlü sıkıntıya sabredin, Allah’a teslim olmanın tadını çıkarın. Çünkü sizi çok seven bir Rabbiniz var. Allah mü’minlerin dostudur. “Benim tüm eksikliklerim, hatalarım, kusurlarım ve günahlarımla beni seven bir Rabbim var.” deyip, O’nun sevgisini daha çok kazanmak için mücadele edin. Allah’ın hoşuna gidecek her amele samimiyetle sarılın. Bu takdirde Ramazan, yaşanan her zorlukta size kolaylık olacak gücü kendinizde bulmanın huzuru olacaktır.
Bu Ramazan; “Allah beni seviyor.” duygusunu yaşamanın ve her işte O’nun rızası için koşturmanın başlangıcı olsun. Ve bu bilinç, sonrasında on bir ay boyunca devam etsin; ta ki tekrar yükleme yaptığımız, şarj olduğumuz, tüm bereketiyle gelen bir sonraki Ramazan’a kadar…
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi