Tadında Terapi “İnsan ve Farkındalık” / Klinik Psikolog Dr. Ahmet Emin Acar

İnsan ve farkındalık açısından psikolojik bozuklukları nasıl değerlendirebiliriz? Bir insan kendi haline niçin yeterince vakıf değildir ya da hasta olduğunu fark etmez?
Çünkü cetvel kendisini ölçemez. Eğer ölçü kendimiz isek, kendimizi nasıl ölçeceğiz?! Ölçü kendimiz isek, başkalarını ölçüyoruz bununla; bu ölçüyü alıp da kendimize nasıl uygulayacağız? Bu sanıldığı kadar basit değil. Belli bir zihinsel gelişmişlik seviyesi gerektiriyor. Kişinin bir parçası, içinde bulunduğu düzlemden yükselerek, kendisine yukarıdan bakabilmelidir. Yani kendisini nesne olarak alabilmelidir. Aynı anda hem nesne hem özne olabilmek insanlara özgü bir yetidir. Bu eskiden felsefede büyük bir problemdi, “insan nasıl kendisinin nesnesi olur” diye. Çünkü bilince ve benliğe homojen, yeknesak, bölünmez, bütüncül bir bakış mevcuttu. Bugün çoklu kendilik kuramları bunu rahatlıkla izah ediyor. Eleştirel bir gözle kendimize bakabiliyoruz böylece. Fakat kendimize de adil olmamız lazım. Kendisini kayırmak veya kendisine sürekli yıkıcı eleştiriler yöneltmek danışanlarda sık görülür. Kendimize yaptığımız bu tür adaletsizlikler ölçümüzün şaşmasından kaynaklanır. O yüzden bu tür kişiler kendi psikolojik bozukluklarının da farkında olamazlar.
Terapi odası, bir başka deyişle divan tabiri size neler düşündürüyor?
Divan herhalde bütün psikoterapiler içinde binde bir bile yer tutmaz. Günümüzde çok marjinal kalmış bir terapi biçimi. Bugün psikanalistler arasında bile çok küçük bir azınlık divan kullanıyor artık.
Hastaya bir yüzleşme zemini aynı zamanda bu, değil mi?
Psikoterapi odası diyelim. Divan özel bir formdur. Bütün psikoterapilerde bir oda vardır, ama bunların belki binde birinde divan olur. Divandan maksat, danışan terapisti görmeyecek.
Terapisti görmeden yapılan bir terapi mi divan?
Tabii. Klasik psikanalizin yöntemi. Danışana bir serbestiyet tanıma gayesiyle oluşturulmuş bir tarz. Divandaki danışan bir zaman sonra terapistin varlığını adeta unutarak kendi kendisine konuşmaya başlar. Terapist nadiren araya girip bir yorumlama yapar. Bugün daha çok yüz yüze yöntemler kullanılıyor.
Şu an bir divan uygulaması yok yani.
Var, ama binde bir bile değil. Artık psikanalistlerin arasında bile divan kullananların sayısı çok az. Psikoterapi elbette bir odada olacak, güvenli bir ortam olacak. Güvenden kasıt da sadece fiziksel güvenlik veya cinsel güvenlik değil, asıl psikolojik güvenlik; yani aşağılanmayacağına, eleştirilmeyeceğine, yargılanmayacağına, dalga geçilmeyeceğine, küçümsenmeyeceğine dair kesin bir inanç olmalı danışanda, ki o sayede kendisini özgürce ifade etsin, kendisini serbestçe deneyimlesin. Aynen çocuktaki gibi. Anne öyle bir ortam sağlar ki çocuğa, çocuk özgürce kendisini deneyimler; vücudunu deneyimler, yeteneklerini deneyimler, kaslarını deneyimler, konuşmasını deneyimler, diğer yetilerini deneyimler. Gaz çıkarmasından tut da her şeyi yapar çocuk, özgürce. Elbette fiziksel güvenliği ile ilgili bazı önlemleri alır anne, geniş çaplı bir çeper çizer. Çocuğun kendisini keşif sürecidir bu. Kendisini keşfedecek, dünyayı keşfedecek ve dünya ile arasındaki ilişkiyi keşfedecek.
Psikoterapide de öyledir. O kadar özgür olmalı ki, dikkate alınacağına, aşağılanmayacağına, eleştirilmeyeceğine, komik bulunmayacağına dair, o kadar güven duymalı ki, aklından geçen her şeyi, her düşünceyi söyleyebilmeli. İçeriyi incelemek için önce içini dışarı çıkarmak lazım. Terapi odasındaki bu geniş özgürlük elbette söylem düzeyindedir, eylem düzeyinde değil.
Peki, hastaya akıl vermek ile terapi yapmak arasındaki fark nedir? Yani böyle bir şey niye söz konusu edilir terapilerde, terapi konuşmalarında, hekim duruşu açısından?
En basitinden balık vermek ile balık tutmayı öğretmek arasındaki farka benzetebiliriz, ama bu en basiti. Aslında daha önemli olan konu şudur: Hasta zaten yönlendirilmekten muzdariptir. Dolayısıyla, biz eğer hastayı yönlendirecek olursak, onun patolojisini pekiştirmiş, derinleştirmiş oluruz. Yani iyilik yapıyor gibiyiz sözde ama; güya hayatını yönetmesine yardımcı oluyoruz; fakat aslında ne yapıyoruz, hastanın kendi iradesini felç etmesine yardımcı oluyoruz. Hâlbuki kendi hür iradesiyle kararlarını almalı, tercihlerini kendisi yapmalı. Bunları biz yapacak olursak olmaz.
Yönlendirme ne demek; tavsiye etmek, yol göstermek ne demek; hastanın iradesini felç etmek demek. Bizim terapilerde asıl önemli olan, hastanın felç olmuş iradesini yeniden çalıştırmaktır. Yani tam tersidir söz konusu olan. Yoksa öbür türlü ona yapılan işgali odada da tekrarlamış oluruz. Yani direksiyonu herkes gibi onun elinden almış oluruz.
Hastalar genellikle, iradelerini kullanamamaktan muzdariptir. Ebeveynlerinin hatalı davranışları nedeniyle iradelerine ipotek konmuştur. Fakat şimdi büyümüştür yani bu ipoteği ancak kendisi kaldırabilir. Seans esnasında bu ipoteği ona fark ettirmemiz gerekiyor. Kendisine ne yaptığını, hayatını aslında nasıl mahvettiğini ona göstermemiz gerekiyor. O genellikle bunun farkında değildir. Ona tavsiye verecek olursak, yol gösterecek olursak, bu durumu derinleştirmiş, patolojiyi pekiştirmiş oluruz. Sorun orada zaten; bu kişi niye kendi kararını kendisi alamıyor. Aldığını zannediyor ama kendi içinden gelen bir katkı olmadan, tamamen çevreden gelen ipuçlarını değerlendirerek alıyor aslında kararlarını; sorun orada. Ama bunun farkında değil. Bunun ona gösterilmesi lazım. Yakınmaları da doğrudan bununla alakalı.
Terapideki “nötral duruş” denilen şey, daha çok terapistin konuşması mı, hastanın konuşturulması mı? Bu söylediğiniz şeyler açısından bir değerlendirme yapabilir miyiz?
Nötral duruş psikanalizden gelen bir terim; id ve süperegoya eşit mesafede olmak. Yani terapist danışanın dürtülerine ve savunmalarına eşit mesafede olmalı ki, hakemlik görevini yapabilsin. Danışanın nefsi ve kınayan tarafı arasında tarafsız olmak gerekli.
Diyelim ki toplum tarafından tasvip edilmeyen bir şey yapıyor veya düşünüyor. Terapist onu ne heveslendirecek, ne de kınayacak; yani ne id’den yana, ne süperegodan yana bir pozisyon alması gerekir ki bir dedektif soğukluğunda meseleyi inceleyebilsin. Böylece danışanın id, ego ve süperegosu terapistin üzerinden özgür bir şekilde kendi aralarındaki çatışmalı iletişimi sürdürebilsin. Böylece bu çatışmalar odada, terapistin gözü önünde sergilenmiş olur; onları incelemek, yorumlamak, bilinçdışı bölümlerini bilince taşımak için bir fırsat doğar. Terapist salt gözlemci rolünü sürdürmekle birlikte hasta tarafından oyuna dahil edilir. Buna aktarım diyoruz. Terapistin baştan itibaren gösterdiği tarafsızlık, danışanın onu oyuna çekmek için yaptığı hamleleri rahatça yorumlayabilmesine yarar. Eğer tarafsız olmasaydı, yapacağı yorumlar inandırıcı olmazdı ve danışan tarafından sürekli taraf olmakla suçlanırdı.
Bu nedenle terapist danışanın günlük hayatıyla ilgili ahlaki yorumlardan, yargılardan kaçınır. Diyelim ki ahlaki açıdan yanlış bir şey yapıyor mesela; “Yanlış yapıyorsun, o iş öyle olmaz.” diyemeyiz. Yaptığı işin muhtemel sonuçları hakkında konuşulur, nedenleri hakkında konuşulur. Bunu neden yapıyor, ne uğruna yapıyor, sonuçlarına katlanmaya hazır mı vs. Yani terapistin işi sadece incelemektir. Kınamak toplumun işidir; hastanın çevresinde bu işi yapan onlarca kişi vardır zaten. Yanlış bir işin yanlış olduğunu söylemek yerine, bunu yapmaya neden ihtiyacı olduğunu araştırır terapist. Bu ihtiyaç çözümlendiğinde bu yanlışlık ortadan kalkabilir. “Yapma” deyince bitseydi, terapiye gerek kalmazdı zaten.
Onu bu konuda düşündürtecek bir tarz vardır yine de…
Zaten incelemek o demek. Terapide amaç bir davranışın değişmesi olabilir, ama “çok ayıp” diyerek değil. Öyle değişseydi keşke, ama değişmediğini biliyoruz. Bizim işimiz o davranışın nedenselliğini incelemek. Kaynağını bulmak. Doğrudan kaynağa müdahale etmek. Semptomlar sivrisinektir, onlarla uğraşmak olmaz, biri gider biri gelir, bitmezler. Aslolan bataklığı kurutmak. Mesela panik atağı aslında bir semptomdur. Altında ne yatıyor, o önemli?
Bu sebeple bir davranışın ortaya çıkma koşullarını incelemek gerekir. Önceleri terapinin, mikroskop başındaki bir bilim adamı soğukluğunda olması gerektiği ifade edilirdi ama insani ilişkiler pek öyle olmuyor. Terapi, ilişki içinde yürütülür, o yüzden mikroskop altında danışanı inceleme metaforu bugünün metodolojisine çok ters. Kınamak, müdahale etmek değil, ilişki içinde anlamlandırmak daha önemli. Değişim ancak böyle oluyor.
Danışan kendisini öldürmek istese, “yapma, hayat güzel” mi diyeceğiz? Kendisini öldürmesine sebep olacak o çekirdek patolojiyi ele almaktır amaç. “Aman intihar etmesin” diye endişelenirsek, danışan bu hassasiyetimizi kullanıp, terapinin gidişine yön vermeye kalkabilir çünkü. Onun yerine bu davranışı anlayıp inceleyebilmek gerekir. Niye kendisini öldürmek istiyor? Yoğun bir olumsuz duygu vardır bu davranışın altında mesela. O zaman o yoğun olumsuz duygunun kaynakları üzerinde konuşmak gerekir, ilk defa nerede ortaya çıktı, şu anda odada var mı o duygu vs, bunlarla ilgili konuşuyoruz, yani kaynakla ilgili konuşuyoruz.
Hastanın terapiste çok veya az açılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bazı hastalar konuşmak için gelir, bazıları da konuşmaz ya da farklı bir tarzı olur. Yani hastanın çok veya az açılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir dolu para verecek, zamanını harcayacak, emek harcayacak, gelecek ve kendisini terapiste açmayacak. Bu saçmalıkla yüzleştirilir danışan. Yani “O kadar para harcıyorsunuz, buraya gelmek için zaman harcıyorsunuz ve kendinizi açmıyorsunuz; bunun farkında mısınız; acaba buna ne sebep oluyor olabilir?” diye yüzleştirmeler yapabiliriz. Ama hastanın kendisini açması kadar açmaması da aslında ipucudur bizim için. Niye açmıyor kendisini danışan? Kendisini açmama sebepleri üzerine çalışırız bu sefer. Üzerinde çalışılacak malzeme, “hastanın kendisini açmaması” olur bu sefer. Yani elimizde önemli bir bilgi var aslında. Terapisti tehlikeli bir obje olarak mı görüyor veya tersine, bir sevgi nesnesi hatta cinsel bir obje olarak mı görüyor? Kınanacağını mı hissediyor? Konuşmak istediğinde hangi duygu geliyor? Başı derde mi girecek, rezil mi olacak, bir zarar mı gelecek, bu zarar nasıl bir zarar olabilir vs. Sınırlarının ortadan kalktığını, adeta yutulacağını mı hissediyor? Danışan bir tehlike hisseder ama onu ayırt edemez, adını koyamaz, netleştiremez. Terapide yapılması gereken şey budur. Onu tanımak, tanımlamak, adını koymak, sonra da üzerinde derinlemesine çalışmak. Yani sonuç olarak hastanın kendisini açmaması da yine üzerinde çalışılacak bir malzemedir.
Bu durum, hastanın sıkılması, sıkıntılanmasıyla aynı anlama mı geliyor? Kendini açmamak ile terapi odasında sıkılması ya da sıkıntılanması aynı şey mi?
Eğer bir sıkıntısı varsa, zaten bu çok önemli bir ipucu bizim için. “Bu sıkıntı nereden çıktı, nasıl bir sıkıntı, vücudunun neresinde hissediyorsun, daha önce nerede yaşadın böyle bir sıkıntıyı?” diye sorar terapist. Yine çalışılacak değerli bir malzeme olur. Ama genellikle olan şey, hastanın böyle bir sıkıntısının da olmaması. Hiçbir sıkıntısı yoktur ve kendisini açmaz, aklına bir şey gelmiyordur. Sorduğunuz zaman, “Aklıma bir şey gelmiyor.” der. Genellikle olan şey budur. Tecrübesiz terapistleri bu durum çok zorlar, kendisini işe yaramaz hissettirir.
Peki, belki konuyla direkt ilgili olmayabilir, ama güven konusunun sağlanması önemli. Güven konusunun psikoterapötik yaklaşımlarda önemine dair neler söylenebilir? Karşıtı güvensizlikse, bunun anlamı nedir? Rasyonel bir sınırdan bahsetmek mümkün mü? Yani daha doğrusu, terapiste karşı değil, hasta genel anlamda insanlara güvenmeyen biriyse, konuşmalarınızda güven ya da güvensizliğin sınırı terapiyi nereye sürükler?
Eğer insanlara karşı güvensizse, zaten terapiste karşı da güvensiz olacak, başka türlü olmaz. Zaten terapi odasının önemi de oradan kaynaklanıyor. Dış dünyadaki ilişkilerin bir modellenmesidir oda. Dışarıda eğer güvensizse, odada da güvensizdir. İnsanlara güvenmiyorsa, terapiste de güvenmiyordur. O yüzden, terapistin kişiliği üzerinden çalışılır; aktarım üzerinden yani. Terapiste olan güvensizlik odada ele alınır. Güvensizliğinin kaynağı nedir, terapisti ne olarak kafasında canlandırıyor, kendisini ne olarak kafasında canlandırıyor; bunlar konuşularak dışarıdaki güvensizlik de ele alınmış olur. Yani terapi odasındaki güvensizliği ele almak, dışarıdaki güvensizliği ele almak demektir. Çünkü odadaki ilişki dışarıdaki ilişkinin prototipidir. Yani buradaki ilişkiyi çözersek, dışarıdaki şeyler de çözülecek demek. Güven çok önemli tabii ki.
Destekleyici terapilerde bu gerçekleşmez yani terapi odasında güvensizlik ele alınamadığından, dışarıdaki güvensizliği çözmek de mümkün olmaz. Terapist, araştırmaktan çok desteklediği için, dış dünyadaki güvensizlik odada hiç araştırılamaz. Terapist danışana gaz vererek, dış dünyadaki güvensizliği çözemez. Oda her ne kadar çok güvenli bir alan olsa da, kendisinin bile farkında olmadığı alanlar ele alınırken, danışan bu güvensizliği odada da hisseder ve terapiste bu güvensizliği aktarır. Bu durum, bu güvensizliğin odada ele alınması, incelenmesi fırsatını verir bize. Odadaki bu güvensizlik çözülebilirse dış dünyadaki güvensizlik de çözümlenmiş olur.
Peki, terapistin öznelliği ve hayal gücü terapiyi nasıl etkiler?
Hayal gücü olmadan olmaz. Hayal gücü çok önemli.
Mesela kültürel genişlik de önemli. Çok farklı kültürlerde insanlar da var. Ama mesela öznellik, belki bunu karşılıyordur, hayal gücü.
Bütün psikoterapi çeşitlerinde önemlidir hayal gücü. Herhalde davranışçı psikoterapide bile önemlidir. Zengin bir konuşma, hayal gücüne, yani imgelem zenginliğine dayanır. Yoksa hep aynı kelimelerle, hep aynı şeyi söylersin. Ama hayal gücün zenginse, onu farklı şekillerde, daha da önemlisi farklı metaforlarla ifade edebilirsin. Bunlardan biri olmazsa diğeri onu can evinden vurur, yani tam 12’den; onda değişime sebep olur. Zengin bir hayal gücü ile anlatmak istediğin şeyi daha güzel anlatırsın, daha zengin bir dille anlatırsın. Bu, konuşmana yansır, kelimelere yansır, kavramlara yansır, imgelere yansır. İmgeler bizim için çok önemlidir. İnsan vaktiyle kelimelerle değil imgelerle düşünürdü. 3-3,5 yaşından sonra kelimelerle düşünmeye başladı yavaş yavaş. O yüzden bizde pek çok hassas konu halen imgeler şeklinde gömülüdür, söze dökülmemiştir ve hala dokunulmayı bekler.
Öznellik, özellikle dinamik psikoterapi için anahtar bir kavram. Çünkü burada aktarım üzerinden yürüyor işler. Hasta terapisti nasıl hissediyor, kendisini nasıl hissediyor. Bu hisler nasıl değişiyor? Seansta konuşulanlar bu hislerdir. “Düşman hissettim”, “zalim hissettim”, “ezik hissettim”, “dışlanmış hissettim”, “aldatılmış hissettim”, “küçümsenmiş hissettim”, “çaresiz hissettim” vs. Ne hissettiğimiz öznelliğimizle alakalıdır. O yüzden, dinamik psikoterapilerde doğrudan öznellik işin içine girer ve çok önemlidir. Kişi eğer kendisini deneyimlemekte başarısızsa, kendisini hissetmekte, içindeki duygulara temas etmekte başarısızsa, daha fakir veya dar bir öznelliğe sahip demektir.
Psikoterapist mi?
Her ikisi için de geçerli. Hasta da psikoterapist de. Psikoterapist eğer bu manada fakirse, öznelliğinde böyle bir fakirlik varsa, bu, iç görüsünün kapalı olduğu anlamına gelir zaten. Öyle olunca, dinamik psikoterapiler yapması tavsiye edilmez. Daha basit, daha yapılandırılmış, yönlendirilmiş, yönergesi olan terapiler mesela davranışçı terapiler, bilişsel terapiler yapması gerekir o psikoterapistin.
Danışanda ise, başarılı dinamik bir terapi, öznelliğin genişlemesine, zenginleşmesine yol açar. Danışanda bu gerçekleşmezse, ya terapi başarısızdır ya da danışan aslen böyle bir terapiye uygun değildir. Danışanın öznelliği geniş ve zengin olabilir fakat bu öznellik parçalanmış olabilir. Yani kişide bir entegrasyon sorunu vardır ve öznelliğini bir bütün olarak tutamıyor olabilir; veya öznelliğinin içinde, girilmemiş sorunlu alanlar vardır. Terapist ile birlikte bu alanlara girilir.
Peki, aşağılanma ve değersizleştirmeler açısından bakıldığında, insanlar psikolojik durumlarına göre nasıl tepki verirler, hangi olgun savunma ve tepkileri verir ya da tepkisi aşırı olur?
Diyelim ki birisi beni aşağılıyor. Eğer ben gerçeklik düzleminde kalabiliyorsam, olgun bir kişiyim demektir. O zaman ne yaparım; ona gerçeklik düzleminde cevap veririm. “Sen hiçbir halta yaramıyorsun.” diyor mesela. Ben de diyorum ki: “Yok, yarıyorum. Senin düşündüğün gibi düşünmüyorum ben.” Benim için bu basit bir müzakere konusudur, münakaşa değil. Bu şekilde saygılı bir cevap verebilirim ona. Ama ben de patlarsam, “Sen nasıl bana hiçbir halta yaramıyorsun dersin.” dersem, “Asıl sen bir halta yaramıyorsun.” dersem, o zaman gerçeklik düzleminden ayrılmışım demektir, çünkü o kişi benim içimdeki bir yaraya dokunmuş, yara kanamaya başlamış, bu da beni gerçeklik düzleminden anlık olarak kaydırmış demektir.
Bu yara nedir? Benim içimde hiçbir halta yaramadığımı hisseden bir taraf var demektir. Buna “yaralı kendilik” diyebiliriz. Böyle bir ifade kullanılıyor hâlihazırda. Bende öyle bir taraf olmasaydı, tetiklenmezdim. Tetikleniyorsanız, demek ki bir yere dokunuyor. Eğer öyle bir yara olmazsa, yani içimde öyle bir değersizlik-yetersizlik duygusu olmazsa, o zaman sakin kalırım. Çünkü benden bahsetmiyor, yanlış bir şey söylüyor. “Bak, aslında böyle, böyle.” diye sakince onu düzeltirim, yani gerçeklik düzleminde kalırım. Adam bir yere dokundu ve ben de sakin kalamıyorsam, o zaman yansıtma savunma düzeneğini kullanabilirim, “Asıl işe yaramaz adam sensin.” diyerek, bendeki o değersizlik-yetersizliği karşı tarafa yansıtabilirim. Tersine döndürme (reaksiyon formasyon) kullanarak kendimi olduğumdan daha yeterli-değerli göstermeye kalkabilirim. Başkasına yönlendirerek “Sanki şunlar şunlar ne yapabiliyor ki.” diyebilirim. “Yağmur yağdı, çamur oldu.” gibi rasyonalizasyonlara başvurabilirim. Mevzuyu entelektüel bir zemine oturtup değersizlik-yetersizlik duygusundan korunmaya kalkabilirim. Mideme bir sancı saplanıp, bu duyguyu somatize edebilirim, yani bedenselleştiririm. Eskiler hemen ayılır bayılırlardı iki yüzyıl önce, özellikle kadınlar. O da konversiyon.
İnsanların değişik durumlardaki savunmalarında “savaş-kaç, don-kal” tepkisi verdiği söyleniyor. Niye böyle bir şey var, nerede kullanıyoruz bunu?
Bu, psikoloji değil, fizyoloji aslında. Fizyolojiyi psikolojiye uygulama gayreti bu. Fizyolojide iki tane otonom sistemimiz var; sempatik sistem ile parasempatik sistem. Sempatik sistem, savaş veya kaç sistemidir. Gücün varsa savaşırsın. Gücün yok ama vaktin varsa kaçarsın. Ne gücün var ne vaktin var; o zaman da donar kalırsın. Dinlenme ve sindirim esnasında ise parasempatik sinir sistemi hâkimdir. Mesela şu anda bizde büyük oranda parasempatik sistem hâkim; rahatız, arkadaşça muhabbet ediyoruz, bir sıkıntımız, bir stresimiz yok. Ama bir yandan da konuştuğumuz, düşündüğümüz, konsantre olduğumuz için kısmen de, sempatik sinir sistemi hâkim olabilir. Eğer ben seni kötü niyetli olarak algılarsam, sempatik sinir sistemi tam hakim olur. Bu durumda “savaşma” aktiflenir; her söylediğini köşeye sıkıştırma olarak algılayıp kendimi savunmaya çalışırım. Buna cesaretim yoksa “kaçma” aktiflenir. Kısa tutup, “hadi bana eyvallah” derim. Bazılarında “donma” aktiflenir. Bunlar daha çok, küçükken travmaya maruz kalmışlardır. O durumda kekelemeye başlar, zaman zaman boş boş bakar, sadece durumu idare etmeye çalışırım. Bu mağdurlar travma esnasında donup kaldıkları için yeni yeni travmalara maruz kalırlar maalesef. Saldırgan bu donup kalma halini “rıza” olarak yorumlar. Bu tür durumlar sık oluyor. Karşı koymadığı için, mağdur otomatikman suçlanıyor. Donup-kalma konusunu hakimlerin iyi bilmesi gerekir.
Danışan konuştuğunda, söylediği şey değerlendirilirken kullanılan terapötik bir klişe var: “Neden şimdi ve burada?” Buna dair ne dersiniz?
“Neden şimdi” Masterson tarafından sık kullanılır. Masterson, patolojiyi ayrılma-bireyleşme süreçlerine indirgediği için, semptom oluşmasının da ayrılma-bireyleşmeyle bir alakası olması gerektiğini düşünür. Yani bir danışanda eğer ayrılma-bireyleşmede bir problem varsa, bu kimsede, herhangi bir ayrılma ya da bireyleşme olayında bir sorun ortaya çıkacak demektir. Mesela yurtdışına gitme, bulunduğu şehirden ayrılma, okuldan mezun olma, işe başlama, evlenme, iş kurma gibi olaylar bireyleşmeyi tetikler. Bireyleşme zaten sorunlu ise, burada bir semptom baş gösterir veya şiddetlenir. O yüzden, hasta geldiği zaman düşünüyoruz: Neden şimdi geldi? Neden 1 ay önce, 1 yıl önce, 10 yıl önce gelmedi de şimdi geldi? Bunun cevabını da şöyle buluyoruz: Bakıyoruz, bu dönemde, ayrılma-bireyleşme ile ilgili bir olay yaşamış. Evlenmek, boşanmak, iş kurmak, mezun olmak, yurtdışına gitmek vs. gibi bir olay yaşadığı için semptomlar azmış.
İnsanda psikolojik durumlar açısından koruyucu ve önleyici sistemler var mıdır? Neden koruyacak, neyi önleyecek?
Şöyle diyebiliriz kısaca: Eğer dış dünyadaki gerçekliği aslına çok uygun olarak içselleştirebilmişsen, o zaman sende normalin net bir mikyası bulunur. Mikyas, yani onunla kıyas ettiğin şey. Sen her şeyi onunla rahatlıkla kıyas edebilirsin; bu fazla oldu, bu az oldu diye değerlendirmek çok kolay olur o zaman. Ama bu sisteme bir yönerge, bir davranış kılavuzu gerekir. Bunu da inanç-ahlak sistemi verir.
Haksızlık yapmak kötüdür. Öyleyse haksızlık yapmamalıyım. Şu anda haksızlık yapıyor olabilir miyim? Bu sorunun sağlıklı cevaplandırılabilmesi için, dış gerçekliğin içeride aslına uygun olarak modellenebilmesi lazım. Yani gerçeklik çarpıtılmadan içeride temsil edilmeli. Eğer çarpıtarak içe alıyorsak, o zaman yaptığımız haksızlıkları göremeyebiliriz.
Anksiyetesi pik yapan birine nasıl yaklaşmalıyız?
Anksiyetesi pik yapıyor, yani büyük bir sıkıntısı var; bu ne demek? Yerinde duramıyor kişi, değil mi; kalp atışları hızlanmış, nefes alışverişi artmış, gözbebekleri büyümüş. Bunlar, dikkat edersen, sempatik sinir sisteminin özellikleri hepsi. Sempatik sinir sistemi hâkimiyeti var kişide. Kalbi hızlanmış; bu ne demek? Gizli bir korku var. Kaygı, gizli bir korku demektir. Neden korktuğunu bilmiyorsun. Korku nerede peki? Bilinçdışında. Dışarıdan sadece korkunun dışavurumlarını görüyorsun. Buna kaygı diyoruz.
Anksiyeteyi ele alacak terapist. Dinamik yaklaşan birisiyse, “Şu anda çok kaygılı görünüyorsunuz, bu kaygının sebebi ne olabilir sizce?” deyip başlayacak konuşmaya. “Hep böyle kaygılı mıydınız? En çok kaygılı olduğunuz zamanlar neler.” vs. Çocukluğuna girilecek. Bu kaygının çocukluktaki izleri araştırılacak. Çocuklukta da var mı? Varsa neyle ilgili. Sadece kaygı araştırılmayacak elbette, bütün ilişkilere bakılacak. Kendisini nasıl algılıyor, karşısındakini nasıl? Yani kendilik ve nesne tasarımları ele alınacak ve bunların odadaki dışavurumlarına bakılacak. Bu yollardan bazıları kaygı ile kesişecek. Yani yolumuz yine kaygıya çıkacak. Konu netleştikten sonra bugün neden pik yaptığı izah edilebilmeli. Dinamik terapi yorumlamaya dayandığı için, dışarıdan bakan birisi yorumların ayağının yere değmediğini, terapistin uçuk yorum yaptığını vs. düşünebilir. Hâlbuki odada ortaya çıkan aktarımın izlerine içeride olduğu kadar dışarıda, bugün olduğu kadar geçmişte, gerçeklikte olduğu kadar fantezide ve rüyada da rastlamalıyız. Yani hipotezimizi bugün, yarın, içeride, dışarıda, gerçeklik, fantezi ve rüyada test edip sağlamasını yapabilmeliyiz. Öyle kafadan atmak yok. Yalap şap yorumlama daha ilk testte dökülür. Üstelik size çok gerçek gibi gelse de, hastanın kafasına yatmayabilir. Hastayı zorlayamazsınız; onu kesip biçip kuşa çeviremezsiniz; zorla kabul ettiremezsiniz. Bunlar bir terapistin yapabileceği en büyük hatalardır. Hastalar zaten işgal ve şekillendirmelerden muztariptir. Son kazığı da siz atmış olursunuz. Klasik psikanaliz genellikle böyle yapar. Onlara göre sebep daha baştan bellidir. Zorlayarak ama çaktırmadan, en sonunda danışanı o noktaya getirirler.
Nesne ilişkileri ortaya çıkarılan danışanın kaygısı anlamlandırıldığı zaman, kaygının neden pik yaptığının anlaşılması da kolaylaşır.
Destekleyici terapistler, davranışçılar, mesela danışanın nefese odaklanmasını isterler. “Derin derin nefes al, nefesine odaklan, nefesini say.” filan. Böyle nefes egzersizleri var, bunlar tavsiye edilebilir. Bunları sadece terapistler değil, vatandaşlar da yapabilir. Bunlar tabi geçici ve yüzeysel müdahalelerdir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.