Rollerin Arasında Kendin Kalabilmek / Psikolog Rabia Akgün
Rollerin içinde kaybolup gitmek ile o rollerden sıyrılıp kendine dönmek arasında gidip gelen biri - bu yolculukta neyi kaybediyor, neyi buluyor sizce?
İnsan hayatı boyunca pek çok rolün içerisinde var olur; evlat, arkadaş, eş, anne… Bu roller, hayatı anlamlandırmamıza yardımcı olurken, bazen de fark etmeden kendimizle aramıza mesafe koyabilir. Rollerimizin içerisinde kaybolduğumuzda çoğu zaman kendi ihtiyaçlarımızı, sınırlarımızı ve hatta içsel sesimizi arka plana atarız. Çünkü o rollerin gerektirdikleri ve yapılması gerekenler listesi ön plandadır. Burada şu karıştırılmamalıdır; mesele bu rollerden tamamen sıyrılmak değil, bu roller arasında sağlıklı bir geçiş yapabilmektir.
Rollerimiz arasında aslında kişinin zorlandığı şey çoğu zaman bu geçiş esnekliğidir. Kişi bir rolde takılı kalabilir; örneğin, mesleki rolünü evine taşıyabilir ya da bir ilişkideki konumunu hayatının diğer alanlarına yayabilir. Bu durumda kendi ihtiyaçlarını, sınırlarını ve içsel sesini geri plana atabilir. Yani mevzu daha çok roller arasında ayrışabilme ve kişinin kendiyle temas edebilme kapasitesidir.
Öte yandan kişi, zaman zaman bu rollerin farkına varıp kendine dönebildiğinde önemli bir şey bulur; hangi rolde olursa olsun değişmeyen ihtiyaçlarını, değerlerini ve sınırlarını daha net görebilmeye başlar. Dolayısıyla bu yolculuk, bir yandan esnekliği kaybetme ve değerlerinden uzaklaşma riskini barındırırken, diğer yandan kişinin kendisiyle daha sahici bir temas kurabilme imkânını da içinde taşır. Ve belki de en kıymetlisi, insanın rollerinden bütünüyle bağımsız olmadığını; aksine her birinin onun bütününün bir parçası olduğunu fark etmesidir.
Kendimizi başkasıyla kıyasladığımız o an aslında ne arıyoruz? Nereye varmak istiyoruz o kıyaslamayla?
Aslında burada “nereye varmak istiyoruz?” sorusu, kişiye ve bağlama göre değişkenlik gösterebilir. Nedenleri sıralamaya kalktığımızda pek çok ihtimalden söz edebiliriz. Ancak en temelde, bu kıyasın içinde çoğu zaman kişinin kendine dair bir değer duygusu arayışı olduğunu söyleyebiliriz. Kimi zaman yeterli hissetmek, kimi zaman eksik olanı görmek, kimi zaman da öğrenilmiş bir davranış olarak kıyas devreye girer.
Ben bundan ziyade davranışın öncüllerine bakmayı daha kıymetli buluyorum. Ne oluyor da kişi kendini kıyaslama davranışının içinde buluyor? Bu davranışa başvurmadan hemen önce içinde neler oluyor?
Kişi kendini yetersiz ya da başarısız hissettiğinde, bu duyguyla baş başa kalmak yerine kendini bir kıyasın içinde bulabilir. Bu, zamanla öğrenilmiş bir davranış örüntüsüne dönüşmüş olabilir. Ve biliyoruz ki öğrenilmiş davranışların önemli bir kısmını çoğu zaman “otomatik pilotta” seçeriz. Dolayısıyla kişi, farkında bile olmadan bu kıyas davranışına yöneliyor olabilir. Zihnindeki eleştirel sesin kurduğu senaryolara kapılmış olması da oldukça mümkün. Bu ve benzeri pek çok bağlamdan söz edebiliriz.
Ancak burada asıl kıymetli olan, bu sürece dair bir farkındalık geliştirebilmektir. Bu farkındalıkla birlikte kendimize şu soruyu yöneltmek anlamlı olabilir: Bu kıyas davranışı ile gün sonunda murad ettiğim yerde buluyor muyum kendimi? Yoksa daha tükenmiş ve yorgun bir ben ile mi karşı karşıya kalıyorum?
Kıyaslama davranışını sadece bir ‘eksiklik hissi’ değil de, insanın kendi hikâyesine olan odak kaybı olarak düşünürsek; dikkatimizi başkalarından çekip kendi potansiyelimize yöneltmek, iç dünyamızda hangi dönüşümleri tetikler?
Çok kıymetli bir soru bu. Kişi, odağını zihninin kurduğu kıyas senaryolarından çekip kendi yoluna yönelttiğinde, aslında karşılaşacağı manzara çoğu zaman o kadar da güllük gülistanlık değildir. Zaten zihnimizin bu tür senaryolarla meşgul olmasına izin vermemiz de biraz bundandır. Çünkü odağımızı gerçekten kendi yolumuza çevirdiğimizde; yerine getirilmesi gereken sorumluluklarla ve baş başa kalmaktan kaçındığımız bir duygu yüküyle karşı karşıya kalırız.
Ve tahmin edileceği gibi bu, çoğu zaman iç açıcı bir tablo değildir. Hiçbirimiz kenarda bekleyen “yapılması gerekenler” listesiyle ve temas etmekten özenle kaçındığımız o duygularla yüzleşmek istemeyiz. Fakat dönüşüm dediğimiz şey tam da burada başlar.
Gözlerinizi kendi yolunuza çevirdiğinizde karşınıza çıkan manzara ne kadar zorlayıcı olursa olsun, orada kalabilmek ve küçük de olsa bir adım atabilmek… Asıl mesele biraz da bu cesareti gösterebilmektir. Bu adım büyük bir adım olmak zorunda değil, burada kendimizi bir duygular silsilesinin içerisine atmak ya da tüm problemleri bir anda çözmekten bahsetmiyoruz. Küçük bir adım olarak kendinizi dinlemekle başlayabilirsiniz mesela.
“Şu anda içimde ne oluyor?”
“Zihnim bana hangi senaryoları sunuyor?”
Bu gibi soruları sık sık kendinize soruyor olmak ve kendimize yönelik bir farkındalık geliştirmek, insanın kendini keşfetmeye doğru attığı en temel adımlardan biridir diyebiliriz.
Zor bir karar anında ‘doğru olan’ ile ‘benim için doğru olan’ ayrışmaya başladığında; kişinin kendi değerlerine göre hareket etmesi hayatında ilk neleri farklılaştırır?
“Doğru olan” ile “benim için doğru olan” ayrımını yapabilmek, kişinin zihinsel bariyerlerinden bir ölçüde sıyrılabildiğinin önemli bir göstergesidir. Zihinsel bariyerlerine daha az takılan bir kişi ise, bu hayatta kendisi için neyin gerçekten önemli olduğuna dair daha net bir gündem oluşturabilir.
Bu noktada, kişi için ilk farklılaşan şeylerden biri hayatı deneyimleme biçimidir. Artık yalnızca zihninin kurduğu senaryolara ya da geçmişten taşıdığı kalıplara göre hareket etmek yerine, daha temaslı ve deneyim odaklı bir yaşam sürmeye başlar.
Bu yaklaşım, beraberinde bir kabul alanı da getirir. Kişi, aldığı kararların ardından karşısına çıkabilecek ihtimallere karşı daha esnek bir duruş geliştirebilir. Pişmanlık, başarısızlık ya da yetersizlik gibi duygularla karşılaşma ihtimalini tamamen ortadan kaldırmak yerine, bu duygulara alan açmayı öğrenir.
Bununla birlikte kişi dar ve katı davranış kalıplarından çıkıp daha geniş, daha esnek ve kendisiyle daha uyumlu seçimler yapabildiği bir alana doğru ilerler. Bu da yalnızca “doğru” olanı değil, kendisi için de değerli olanı yaşayabilmesinin önünü açar.
Başkalarının onayını beklemekten vazgeçip kendi doğrularımızla hareket etmeye başladığımızda, o içimizdeki “yetersizim” duygusuyla ilişkimiz nasıl bir dönüşüm geçiriyor?
Bunu yaptığımızda zihnimizdeki “yetersizim” sesi tamamen susuyor ve kendimizi bir anda hiç yetersiz hissetmediğimiz bir evrenin içinde buluyoruz, demek isterdim. Fakat gerçeklik pek de böyle işlemiyor. Kişi kendi doğrularına göre hareket etmeye başlasa bile yetersizlik hissi de, “yetersiz” olduğumuzu söyleyen zihnimizdeki o eleştirel ses de bizimle kalmaya devam ediyor.
Burada dönüşen şey, bu sesin kendisi değil; o sesle kurduğumuz ilişkidir. Kişi, psikolojik destek alarak geliştirmiş olduğu bazı esneklik becerileriyle birlikte zamanla bu eleştirel sesle arasında bir mesafe koymayı öğrenir. Bu mesafe arttıkça, hayata baktığı perspektif de değişmeye başlar. Artık o sesin söylediği her şeyi mutlak bir gerçeklik olarak kabul etmek yerine, onu zihnin ürettiği bir yorum olarak görebilir.
Peki bu artık yetersiz hissetmediğimiz veya hissetmeyeceğimiz anlamına mı geliyor? Elbette hayır. Yetersizlik hissi zaman zaman yine kendini gösterecektir. Ancak bu duyguyla baş başa kalmak eskisi kadar zorlayıcı bir deneyim olmaktan çıkar. Çünkü kişi, bu hissiyatla birlikte var olabilme kapasitesini geliştirmiştir kendinde. Artık bu duyguyla savaşmak yerine onu tanımayı ve ona alan açmayı öğrenir. Böylece iç dünyasında bir mücadele alanı yerine daha kabul temelli bir pencereden bakmayı öğrenir.
‘Nasıl bir insan olmak istiyorum?’ sorusu bir yaşam biçimi olarak ele alındığında; bu bakış açısı insanın sosyal kaygılarıyla olan mücadelesini hangi anlamlı zemine taşır?
Bu soruyu yaşam biçimi olarak ele alan bir insanı değerleriyle uyumlu adımlar atabilme çabasında olan bir insan olarak algılıyorum. Dolayısıyla soruyu bu bağlam üzerinden cevaplayacağım. Kişi, bu soruyu kendine sorduğunda davranışlarını ve kararlarını kendi değerleri ve içsel pusulasıyla hizalamaya başlar.
Bu bakış açısı, elbette sosyal kaygılarla olan mücadelede anlamlı bir zemin yaratır. Çünkü kişi, zihninin ona sunmuş olduğu kaygı temelli düşünce içeriklerinden ziyade kendi etik ve değer çerçevesine göre hareket etmeyi öğrenir. Kişi kaygılanmamayı öğrenir diyemeyiz, bunu bekliyor olmak da çok gerçekçi olmaz zaten. Fakat artık bu kaygılar kişiyi yönetmez; kişi onlarla birlikte var olmayı, onları gözlemlemeyi ve gerektiğinde yönlendirmeyi öğrenir.
Sonuç olarak, bu soruyu hayatının merkezine almış bir kişi; kendi iç pusulasını keşfetmeye ve yaşamını kendi değerleri üzerinden inşa etmeye yönelik gündem oluşturma çabası içerisinde olan, gerekli esneklik becerilerini kazanmış birisidir diyebiliriz. Kaygı temelli düşünceleri ile olan mücadelesi artık onun için bir çatışma değil, üzerinde yürünebilecek bir yol haline gelir.
Aldığımız kararlar, kurduğumuz ilişkiler ve rollerin ne kadarı gerçekten bizden geliyor? ‘Kendim gibi olmak’ dediğimizde aslında neye dönmeye çalışıyoruz; hiç tanımadığımız birine mi, yoksa hep orada olan ama üstü örtülmüş birine mi?
Hayatımızın içerisinde yaptığımız seçimleri pek çok bağlamın etkisiyle gerçekleştiririz. Çevrenin beklentileri, öğrenilmiş davranış örüntülerimiz ve zihnimizde dolaşan o komplike sesler, çoğu zaman kararlarımızın yönünü belirler. Bu nedenle kurduğumuz ilişkilerin, üstlendiğimiz rollerin ve hatta aldığımız bazı kararların ne kadarının gerçekten bize ait olduğu sorusu oldukça kıymetlidir. Elbette burada amacımız kendimizi edilgen bir pozisyona yerleştirmek ya da seçimlerimizi bizden tamamen bağımsız ele almak değildir.
“Kendim gibi olmak, kendimin en iyi versiyonu olmak” ifadeleri, ilk başlarda sanki kişinin yeni bir benlik inşa etmesi gerekiyormuş gibi gelir kulağa. Oysa zamanla bunun, yeni bir şey yaratmaktan ziyade, zaten var olanla temas kurmak olduğunu fark ederiz. Hiç tanımadığımız yeni bir ben oluşturmak değil de uzun zamandır temas edemediğimiz bir parçamıza yeniden yaklaşmaktır. Seçimlerimizi daha etken bir pozisyondan, değerlerimizle uyumlu yapabilmektir. Zamanla öğrenilenler, uyum sağlama çabası ve kabul görme ihtiyacı, bu parçanın üzerini ince ince örter. Ve kişi çoğu zaman kendine ait olanla arasına mesafe koyduğunu fark etmez bile.
Bu açıdan bakıldığında, kendimiz gibi olmak ifadesi bir varış noktasından ziyade parçamızla temas etme sürecidir demek daha doğru olur bence. Kendi sesini, kendi ihtiyacını yeniden duyabilme hâli. Her ne kadar kulağa hoş gelse de, kişinin bunu gerçekleştirmesi maalesef sanıldığı kadar kolay değildir. Çünkü insanın kendiyle gerçekten temas kurabilmesi, dış dünyanın gürültüsünden ve öğrenilmiş davranış örüntülerinden sıyrılmayı gerektirir. Yani otomatik pilottan çıkıp, gerçekten durabilmeyi ve duygularıyla temas ederek hareket edebilmeyi… Bu da çoğunlukla psikolojik destek almakla mümkün olur.
