Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Osmanlı’da Bitki, Şifa ve Hikmet / Dr. Osman Süreyya Kocabaş

Bu Yazıyı Paylaşın:
Osmanlı’da Bitki, Şifa ve Hikmet / Dr. Osman Süreyya Kocabaş

Biyoçeşitlilik bugün daha çok çevre ve doğa gündemiyle birlikte konuştuğumuz bir kavram. Siz bu kavramın peşine düşüp altı yüz yıl öncesinin Osmanlı kütüphanelerine girdiniz. Bu yolculuk nasıl başladı?
Yüksek lisans programına başladığımda Osmanlı doğa düşüncesine yönelmiştim ancak hangi disiplin özelinde ilerleyeceğimde henüz karar vermemiştim. İlk başta astronomi ve coğrafya disiplinine yönelmiştim ta ki 2020 COVID pandemisi çıkıncaya dek. O dönemde hatırlarsanız muhtelif medyada bitkisel korunma veya tedavi yöntemleri yaygınlaşmıştı ve talep de görmeye başlamıştı. Pandemi sürecinde evde belli başlı bitkisel çaylar ve benzeri ilaçlar denemeye başladım. Tabii, denediğim bitkisel ürünler etkisini istediğim ölçüde göstermiyordu. Modern tıptan önce insanlar ağırlıklı olarak bitkilerle tedavi oluyorlardı. Bunu nasıl yaptıklarını merak etmeye başladım. Bu konuda ufkumu açan Osmanlılarda salgınların tarihini çalışan Dr. Nükhet Varlık’ın çalışmalarıydı. Sonra zihnimde şu sorular oluştu: Hangi tür bitkileri biliyordu, bilgiyi nasıl ediniyorlardı, bitkileri ve bitki çeşitliliği bilgisini nasıl kullanıyorlardı? Tabii bu süreçte doktora tez konumu belirlerken bitki çeşitliliğine dair nasıl bir veriye ulaşacağımı öngöremiyordum. Osmanlı tıp ve mutfak tarihi alanında çalışmalara rastladım ama aradığım cevap başkaydı. Haliyle ilk başta yazma eser kataloglarını taramaya başladım. Özetle hikâyenin başlangıcı yukarıda değindiğim gibi COVID salgınıydı.
Bir Osmanlı bilgini, elindeki bir bitkiye baktığında ne görüyordu, kafasında hangi sorular dönüyordu?
Osmanlı düşüncesine göre -o dönem dünyadaki muhtelif kültürlerde de olduğu gibi- tabiatta hiçbir şey amaçsız yaratılmamıştır. Bitkiler, insan ve hayvanlar için önce gıda, ardından hastalıklara karşı deva olmak üzere var edilmişti. Dolayısıyla bilginin zihnindeki temel soru, “Bu bitki ne işe yarar?” sorusuydu. Haliyle araştırmanın sınırını da bu pratik fayda belirliyordu.
O dönemde her bitki her zaman veya her yerde yetişmiyor. Haliyle belli başlı koruma metotlarıyla bazı bitkiler dünyanın birçok noktasına ticaret sayesinde dağılabiliyor. Dolayısıyla kendi coğrafyalarında yetişen bitkileri tanımlayabilmek kadar önemli olan diğer bir husus da ithalat yoluyla yaşadıkları bölgeye gelen bitki ve bitkisel devaları da tanımlayabilmekti. Haliyle örneğin safran, karanfil gibi farklı coğrafyadan gelen bitkiler çoğunlukla yetiştiği bölgenin adıyla bilinmekteydi. Bu noktada özellikle Akdeniz coğrafyasında materia medica literatür geleneğinden de bahsetmek gerekir. Osmanlı bilginleri selef yazarların tanımladığı deva adlarına belli ölçüde sadık kalmakla birlikte şayet söz konusu bitkinin Türkçe adı varsa metinlerinde ona muhakkak yer vermekteydi. Bu sayede aynı bitki Arapça, Farsça, Yunanca ve Türkçe farklı isimlerle anılabiliyor. Ardından söz konusu bitkinin tabiatını, mizacını, yani sıcak mı soğuk mu, kuru mu nemli mi olduğunu belirlemek gerekiyor. Üstelik yalnızca niteliği değil, derecesi de önemliydi. Çünkü bir bitkinin gıda mı yoksa deva mı olarak kullanılacağı, hangi hastalığa iyi geleceği ve kimin mizacına uygun düşeceği buna göre tayin ediliyordu. Bundan sonra da bitkinin yetiştiği toprak, iklim, su ve hava da dikkate alınıyordu. Çünkü ona göre bitkinin mizacı ve etkisi, yetiştiği coğrafyayla doğrudan ilişkiliydi. Son olarak mezkûr devalar gıda ve tedavi maksatlı nasıl kullanılacağı bilgisi verilmekteydi. Yani Osmanlı bilgini için bitki, yalnızca tabiattaki bir nesne olmasından öte faydası, mizacı, kökeni ve yaratılış amacıyla birlikte anlam kazanan bir varlıktı.
Kitabınızın adı “Gıdâ ve Devâ”. Sofra ile şifa, mutfak ile eczane Osmanlı’da aynı başlık altında buluşuyor. Bu birlikteliği mümkün kılan şifa anlayışını sizden dinleyelim.
Hipokrat-Galenci anlayışa göre beden içindeki dört hılt -kan, safra, balgam ve sevda- dengede kaldığı sürece insan sıhhatini koruyor, bu denge bozulduğunda ise hastalık ortaya çıkıyordu. Dolayısıyla tedavinin amacı, bozulan dengeyi yeniden kurmaktı. Bu dengeyi etkileyen şeyler ise yalnızca ilaçlar değildi; yenilen yiyecekler, içilen içecekler, hava, uyku, hareket ve hatta duygu durumu bile doğrudan beden üzerinde tesir bırakıyordu. Haliyle dönemin tıbbi anlayışı, yalnızca hastalıklarla değil, yaşam biçiminin bütünüyle ilgileniyordu. Bu noktada gıda ile deva arasındaki sınır oldukça geçirgendi. Çünkü Osmanlı düşüncesinde hem yiyeceklerin hem de devaların yukarıda da değindiğim gibi bir mizacı vardı. Önemli olan, vücuttaki hümoral dengeye nasıl tesir ettiğiydi. Bu nedenle aynı bitki hem gıda hem de tedavi aracı olarak kullanılabiliyordu. Nitekim hıfzıssıhha anlayışı da bu zeminde şekillenmişti. Hastalıktan korunmanın ilk yolu perhiz ve yeme içme düzeniydi. Osmanlı hekimleri çoğu zaman en iyi ilacın besinlerin kendisi olduğunu düşünüyor, ilaç kullanımını ise dengenin ileri ölçüde bozulduğu durumlar için gerekli görüyordu. Önce sofrayı düzenlemek, yetmediğinde hekime başvurmak esastı. Zaten bitkilerle ilgili deva kitaplarının sade Türkçe ile yazılmasının altında yatan sebep insanların hastalıklara karşı kendilerini koruyabilmek ve bazı durumlarda da kendi imkânlarıyla tedavi olabilmekti.
Kitabınızda Osmanlı bitki bilgisinin pragmatik bir karakteri olduğunu söylüyorsunuz; her bitkinin “ne işe yaradığı” mutlaka konuşuluyor. Bu pragmatizm Osmanlı insanının doğayla ilişkisini nasıl şekillendirdi?
Osmanlı düşüncesindeki pragmatizm, doğaya yalnızca fayda eksenli ve dar bir gözle bakıldığı anlamına gelmiyordu. Aksine tabiat, Allah’ın hikmetinin yeryüzündeki tezahürü olarak görülüyor ve her bitkinin, her taşın, her canlının yaratılış içinde bir yere ve amaca sahip olduğuna inanılıyordu. Bu nedenle dağ başındaki yabani bir ot ya da bataklık kenarında yetişen sıradan bir bitki bile anlamsız kabul edilmiyordu. Fakat bu okuma biçiminin merkezinde sürekli aynı soru dönüyordu: “Bu ne işe yarar?” Yani daha önce belirttiğim gibi bir bitkiyle karşılaştığında ilk mesele onun mizacını anlamaktı. Hangi hastalığa iyi gelir veya hangi mizaçlı kişilere zarar verirdi? Gıda olarak mı tüketilmeli, yoksa ilaç olarak mı kullanılmalıydı? Ya da her ikisi birden faydalı mıydı?
Tabii bu yaklaşımın önemli bir sonucu vardı. Osmanlı bilgini için araştırmanın sınırını çoğu zaman ihtiyaç belirliyordu. Bir bitkinin tıbbi, zirai ya da ekonomik faydası ortaya konulduğunda araştırma büyük ölçüde tamamlanmış sayılıyordu. Salt gözlem uğruna yapılan araştırma ya da yalnızca sınıflandırmaya dönük teorik merak, Avrupa’daki örneklerde olduğu ölçüde bağımsız bir disipline dönüşmemişti. Haliyle doğa araştırmaları, insanın ihtiyacına cevap verdiği ölçüde anlam kazanıyordu.
Bununla birlikte bu pragmatik yaklaşım, Osmanlı dünyasında son derece canlı ve geniş bir bilgi dolaşımı da üretmişti. Bitki bilgisi yalnızca hekimlerin ya da medrese âlimlerinin tekelinde değildi. Çiftçiler, bahçıvanlar, aktarlar, seyyahlar, köylüler ve özellikle kadınlar gündelik hayat içinde bu bilginin önemli taşıyıcılarıydı. Hangi otun hangi mevsimde toplandığı, hangi karışımın ateşi düşürdüğü ya da hangi bitkinin toprağı güçlendirdiği çoğu zaman sözlü kültür içinde aktarılıyordu. Ancak bu pratik bilgi her zaman yazılı kaynaklara aynı ölçüde yansımıyordu. Bir başka dikkat çekici nokta ise uzak coğrafyalardan gelen bitkilere duyulan ilgiydi. Hindistan’dan gelen karanfil ve demirhindi ya da Yeni Dünya kökenli bazı bitkiler Osmanlı literatürüne çoğunlukla ticaret ağları ve tıbbi ihtiyaçlar aracılığıyla giriyordu. Yani doğa bilgisi büyük ölçüde seyahat ve keşif üzerinden değil, ticaret yolları ve yazılı nakil üzerinden şekilleniyordu.
Bununla birlikte Osmanlı düşüncesi bütünüyle faydacılığa indirgenemezdi. Acâibü’l-mahlûkât literatür geleneği, doğadaki sıra dışı ve şaşırtıcı varlıkları hayret duygusuyla kayıt altına alıyordu. Ancak burada bile merak kendi başına bir amaçtan ziyade Allah’ın kudretini ve yaratılıştaki hikmeti gösterecek bir araç olarak anlam kazanıyordu. Toparlayacak olursak Osmanlı dünyasında bitki bilgisi, yalnızca teorik bir doğa araştırması değildi. İnsan bedeniyle, sağlıkla, gündelik ihtiyaçlarla ve ilahi düzen fikriyle iç içe geçmiş bir bilgi alanıydı.
Osmanlı bilginlerinin metinlerinde “tecrübe”, “müşahede”, “imtihan” gibi kelimeler sıkça geçiyor. Bir Osmanlı hekimi ya da ziraatçısı bir bitkiyi nasıl deniyor, nasıl gözlemliyordu? Pratikte bilim yapma serüveni nasıl bir manzaraya sahipti?
Her şeyden önce Osmanlı bilim dünyasında “mücerreb” kavramının özel bir anlam taşıdığını belirtmek gerekir. Bir bilginin mücerreb olarak nitelenmesi, onun yalnızca nakledilmediğini aynı zamanda denenip doğrulandığını gösteriyordu. Bu nedenle tecrübe önemliydi. Ancak genellikle nakledilmiş bilginin yerine değil, onu destekleyen bir unsur olarak görülüyordu.
Osmanlı hekimi ve ziraatçısı için tecrübenin ilk basamağı duyusal gözlemdi. Bir bitkinin tadı, kokusu, rengi ve dokusu onun mizacını anlamaya yarayan işaretler olarak kabul ediliyordu. Bunun yanında maddelerin yalnızca sıcak ya da soğuk olduğu değil, bu özellikleri hangi derecede taşıdığı da belirlenmeye çalışılıyordu. Çünkü yanlış değerlendirme tedavi yerine zarar verebilirdi. Bu nedenle hastaların verdiği tepkiler, doz miktarı ve etkilerin süresi dikkatle gözlemleniyordu.
Ziraat alanında tecrübenin başlıca mekânı bahçe ve bostandı. Toprağın verimi, aşılama yöntemleri veya bitkilerin yetişme koşulları çoğu zaman uzun yıllara yayılan gözlemlerle öğreniliyordu. Yazılı kaynaklar kadar deneyim sahibi kişilerin aktardığı sözlü bilgiler de önemli bir yer tutuyordu. Benzer şekilde darüşşifalarda biriken hasta gözlemleri de tıbbi bilginin gelişmesine katkı sağlıyordu.
Bununla birlikte Osmanlı bilim pratiğinde tecrübe, kendilerine intikal etmiş bilgiyi yok saymaktan ziyade onu tamamlayan bir araçtı. Amaç yeni teoriler üretmekten çok mevcut bilgilerin pratikteki karşılığını görmek ve onları doğrulamaktı. Ancak Yeni Dünya kökenli bitkiler gibi daha önce bilinmeyen unsurlar söz konusu olduğunda gözlem ve deneyim daha belirleyici hâle geliyor, hatta Avrupalı hekimlerin klinik tecrübeleri de bu süreçte önemli kaynaklar arasında yer alıyordu.
Öte yandan bilgi yalnızca âlimlerin ve hekimlerin elinde değildi. Aktarlar, bostancılar, taşra tabipleri ve özellikle kadınlar da gündelik hayat içinde önemli bir deneyim birikimi oluşturuyordu. Fakat bu bilginin büyük kısmı yazılı kaynaklara yansımadığı için günümüze sınırlı ölçüde ulaşmıştır.
Toparlayacak olursak Osmanlı bilim dünyasında tecrübe, gözlem ve uygulamaya dayanan önemli bir bilgi kaynağıydı. Ancak bu bilgi çoğu zaman yazılı otoriteyle birlikte anlam kazanıyor, deneyim ile nakil birbirini tamamlayan iki unsur olarak görülüyordu.
Osmanlı bilginleri arasında zaman zaman “eski üstadlar bunları bilmezdi” diyerek kadim bilgiye not düşen isimler çıkıyor. Böyle bir söz o dönemin Osmanlı ilim dünyasında nasıl bir iklimi gösteriyor?
Öncelikle Osmanlı ilim dünyasında bilginin büyük ölçüde bir nakil zinciri içinde üretildiğini hatırlamak gerekir. Basitçe anlatmak gerekirse Aristoteles, İbn Sînâ ve sonraki şârihler aracılığıyla aktarılan bu gelenekte muteber metinlere bakmak kendilerinden önceki deneyim ve aktarımların üstüne kendi bilgi ve deneyimlerini koyabilmektir. Bu nedenle “eski üstadlar bilmezdi” demek, düpedüz bir eleştiri yahut eksiklik bulmak değil geleneğin sınırlarına işaret eden bir ifadedir. Bir başka ifadeyle en yaygın ve kabul gören yaklaşım, eski bilgiyi reddetmek yerine onu tamamlamaktı. Dolayısıyla yeni bitkiler, yeni coğrafyalar veya daha önce bilinmeyen maddeler literatüre eklenirken mevcut gelenek yıkılmıyor, genişletiliyordu.
Kendilerinden önceki metinlere dair hiç mi eleştiri yoktu? Bu noktada da örneğin Şeyh Dâvûd Antâkî gibi müellifler, önceki eserlerde yer alan bilgilerin ayrıntılandırılmadığını, kullanım şartlarının veya muhtemel zararlarının açıklanmadığını belirtmekteydi. Keza Osmanlı müelliflerinin bazıları kendilerinden önceki çalışmaların yeterli olmadığını düşündükleri için eser ürettiklerini açıkça belirtmektedir.
Bu durum, aynı dönemde Avrupa’da yaşanan gelişmelerden önemli ölçüde farklıydı. Avrupa’da Bacon, Galileo ve Vesalius gibi isimler mevcut otoriteleri sorgulayarak yeni paradigmalar geliştirmeye çalışırken, Osmanlı ilim dünyasında daha çok mevcut bilgi birikimini tamamlama ve doğrulama eğilimi hâkimdi. Üstelik birçok Osmanlı âlimi Avrupa’daki gelişmelerden haberdar olsa da bunları kendi geleneklerini temelden sorgulamayı gerektiren bir üstünlük olarak görmüyordu.
Yine de Osmanlı dünyası bütünüyle durağan değildi. Örneğin XVI. yüzyılda Mehmed Suudî Efendi’nin yeni coğrafi bilgileri Osmanlı okuyucusuna tanıtması veya Yeni Dünya bitkileri konusunda Avrupalı hekimlerin gözlemlerinden yararlanılması, geleneğin yeni bilgiye kapalı olmadığını gösteriyordu. Ancak bu yenilikler çoğunlukla mevcut bilgi zincirine yeni halkalar eklemek şeklinde gerçekleşiyordu.
Toparlayacak olursak Osmanlı ilim dünyasında eleştirinin amacı çoğu zaman geçmişi reddetmekten ziyade onu tamamlamak ve genişletmekti. En azından XVIII. yüzyıla kadar “eski üstadlar bilmezdi” ifadesi, bu nedenle devrimci bir kopuşu değil, geleneğin sınırlarını kabul ederek ona yeni bilgiler ekleme çabasını temsil ediyordu.
Bugün Türk mutfağı dediğimizde aklımıza gelen birçok şey -domates, biber, kahve, çay, patates- aslında bu coğrafyaya sonradan gelmiş. Bu bitkilerin yolculuğunda sizin ilginizi çeken neler oldu?
Bu soru aslında tezimin ve kitabımın çıkış noktası. Bugün kolayca eriştiğimiz ve soframızın ve kültürümüzün ayrılmaz parçası olan birçok bitki, aslında uzun bir dolaşım süreci sonunda bu topraklara ulaşmıştır. Domates, biber, bamya, muz, kahve, çay ve tütün gibi ürünlerin Osmanlı dünyasına giriş hikâyeleri çok da sıradan değil açıkçası.
Bunlardan en dikkat çekici örneklerden biri domatestir. Günümüzde Türk mutfağının temel unsurlarından biri olan domates, Osmanlı tıp metinlerinde “mâlâ insânâ” yani “zararlı elma” adıyla anılmış ve baş ağrısı, sersemlik gibi olumsuz etkilerle ilişkilendirilmiştir. Benzer şekilde kırmızı biber de başlangıçta “Frenk biberi” gibi isimlerle tanınmış, yabancı kökenine rağmen zamanla yerel mutfağın ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir.
Kahve ve çayın hikâyesi ise yalnızca bir bitkinin değil, yeni bir tüketim alışkanlığının topluma girişini göstermektedir. Yemen kökenli kahve, Osmanlı dünyasına ulaşmadan önce bile dinî ve toplumsal tartışmaların konusu olmuştu. Çay ise uzun süre “Çin otu” olarak tanınmış, ancak özellikle on sekizinci yüzyıldan itibaren faydaları üzerine müstakil eserler kaleme alınmaya başlanmıştır. Her iki içecek de başlangıçta yabancı kabul edilirken zamanla Osmanlı gündelik hayatının vazgeçilmez unsurları hâline gelmiştir.
Muz ise Osmanlıların bitkilere bakışındaki farklı boyutları göstermektedir. Muz, egzotik görünümü ve uzak coğrafyalarla ilişkisi nedeniyle hayret uyandıran bir meyve olarak tasvir edilmiş, hatta kökenine dair menkıbeler üretilmiştir.
Kısaca bahsetsem de benim bu hikâyelerde en çok ilgimi çeken şeyler, müelliflerin bu bitkileri okurlarına tanıtabilmek için gösterdikleri çabadır. Örneğin Evliya Çelebi, kaktüsü yaklaşık iki insan boyu yüksekliğinde, yeşil renkli ve pabuç biçiminde yapraklara sahip bir bitki olarak tasvir etmiştir. Ona göre yapraklarının kenarlarında beşer onar meyve çıkar ve bu meyveler sarı ve kırmızı renkli, sürahi biçimindedir ve bitkinin yaprakları dikenlerle kaplıdır. Yani bu tür betimlemeler bugün bizler için gayet tabii olmakla birlikte o dönemde hiç kaktüsü görmemiş birisi için oldukça anlamlı olmaktadır.
Yeni bir bitki Osmanlı dünyasına girdiğinde sadece sofraya değil; tıbba, ticarete, gündelik dile, hatta esnaf teşkilatına kadar dokunuyor. Böyle bir bitkinin yerleşme süreci nasıl işliyor?
Osmanlı dünyasında yeni bir bitkinin topluma yerleşmesi genellikle ticaret yollarıyla oluşmaktadır. Tabii, okuryazar olanlar bu bitkinin tıbbi literatürde tanıtılmış olup olmadığına bakardı. Müfredât eserleri, bu bitkilerin tabiatını belirliyor; sıcak, soğuk, kuru veya nemli oluşlarına dair değerlendirmeler yapıyordu. Tabii her zaman böyle olmazdı. Örneğin Mehmed b. Ali, Tercüme-i Cedîde adlı eserinde insanların bazı bitkileri yanlış tanıdıklarını veya satıcıların müşterilerini kandırdıklarını belirtmektedir. Keza benzer durum diğer metinlerde de yer almaktadır. Yine de bu tür sözlükler, müfredât eserleri gibi metinler yeni bitki hakkında okurlarına belli ölçüde bilgi verebilmektedir. Tabii burada okuryazar olmayanlar bu bilgiyi muhtemelen tecrübe paylaşımı veya sözlü aktarım sayesinde alabilmektedir. Nitekim domates gibi bu topraklara geç gelen bir bitkiden salça yapımı bugün köylerde dahi yaygın yapılan bir şey olması bu ihtimali güçlendirmektedir. Bununla birlikte bitkilerin yaygınlaşmasında ticaret ağları ve esnaf teşkilatları önemli rol oynuyordu. Attârlar, şerbetçiler, afyoncular ve bahçıvanlar gibi farklı meslek grupları bitki ürünlerinin dolaşımını sağlıyor; hac yolları ve uluslararası ticaret ağları da yeni türlerin Osmanlı coğrafyasına ulaşmasına aracılık ediyordu. Böylece bitki bilgisi yalnızca kitaplar aracılığıyla değil, ticaret ve gündelik hayat yoluyla da yayılıyordu.
Yeni bitkiler özellikle alışılmadık tüketim biçimleri sunduğunda devlet yöneticilerinin ve din âlimlerinin de gündemine giriyordu. Kahve ve tütün etrafında verilen fetvalar ve fermanlar bu ürünlerin yalnızca bir gıda veya ilaç olarak görülüp görülmediği kadar aynı zamanda toplumsal ve ahlaki bir mesele olarak görüldüğünü göstermektedir. Bu tartışmalar zamanla toplumun geniş kesimlerini etkileyen kamusal meseleler hâline gelmişti.
Son aşamada ise bitkiler gündelik hayatın ve kültürel üretimin parçası hâline geliyordu. Kahvenin günlük yaşamı tanımlayan bir unsur hâline gelmesi veya kahve, tütün ve afyon etrafında edebî eserlerin ortaya çıkması bunun örnekleridir. Böylece yeni bir bitki yalnızca tüketilen bir ürün olmaktan çıkıp dilin, alışkanlıkların ve kültürel hayatın parçasına dönüşüyordu.
Lale Devri’ni siyasi ve estetik bir çerçeveden tanıyoruz çoğunlukla. Oysa lalenin botanik macerası, Osmanlı ile Avrupa arasındaki bilgi alışverişinin çok zarif bir örneği. Lalenin bu az bilinen yüzüne biraz girer misiniz?
Lale, Osmanlı kültüründe çoğu zaman Lale Devri ile özdeşleştirilse de kökleri çok daha eskiye uzanan bir bahçe geleneğinin parçasıydı. Orta Asya ve İran’dan devralınan bu gelenekte bahçeler, cenneti çağrıştıran mekânlar olarak tasarlanıyor ve lale de zamanla saray bahçelerinin en dikkat çekici unsurlarından biri hâline geliyordu. Seyyahların aktardığı gözlemler, Osmanlıların çiçeklere özellikle renk ve görünüşleri üzerinden değer verdiğini göstermektedir.
Lalenin Avrupa’ya taşınmasında önemli rol oynayan isimlerden biri Avusturya elçisi Busbecq’tir. İstanbul’dan topladığı bitki örnekleri ve yazmaları Avrupa’ya götüren Busbecq, Osmanlı bitki bilgisinin farklı coğrafyalara ulaşmasına katkı sağlamıştır. Bu bilgiler daha sonra Avrupalı botanikçiler tarafından işlenmiş, hatta bazı eserler yüzyıllar sonra yeniden Türkçeye çevrilerek Osmanlı dünyasına geri dönmüştür. Böylece bilgi tek yönlü değil, karşılıklı bir dolaşım içinde hareket etmiştir.
Bu süreçte öne çıkan isimlerden biri de Carolus Clusius’tur. Osmanlı kökenli lale soğanları üzerinde çalışan Clusius, Hollanda’da lale yetiştiriciliğinin yaygınlaşmasına öncülük etmiş ve daha sonra ortaya çıkan ünlü lale çılgınlığının temellerinin atılmasında etkili olmuştur. Böylece Osmanlı bahçelerinde yetişen bir çiçek, Avrupa’da önemli bir ekonomik ve kültürel olaya dönüşmüştür.
Öte yandan kitap, Lale Devri’nin yalnızca Batı etkisiyle açıklanamayacağını da vurgulamaktadır. Saray bahçelerinin düzenlenişi, estetik anlayışı ve dönemin kültürel tercihleri büyük ölçüde İran ve Timurlu gelenekleriyle ilişkiliydi. Bu nedenle lale hem Avrupa’ya taşınan hem de Doğu estetik dünyasının etkilerini yansıtan çift yönlü bir kültürel unsur olarak değerlendirilebilir.
Lalenin Osmanlı dünyasındaki yeri yalnızca estetikle sınırlı değildi. Ziraat eserlerinde lalenin hangi topraklarda daha iyi yetiştiği, hangi iklim şartlarını tercih ettiği ve bakımının nasıl yapılması gerektiğine dair ayrıntılı bilgiler yer alıyordu. Özellikle Kemânî’nin Felâhatnâme adlı eserinde lale yetiştiriciliğine ilişkin tavsiyeler bulunması, bu çiçeğin yalnızca saray bahçelerinin süsü olarak görülmediğini göstermektedir. Bir bitkinin ziraat literatürüne girmesi, onun gözleme dayalı bilgi birikiminin de oluştuğunu gösteren önemli bir işaretti. Bu yönüyle lale hem estetik beğeninin hem de tarımsal tecrübenin konusu hâline gelmiş; saray bahçelerinden başlayarak bahçıvanların ve yetiştiricilerin bilgi dünyasına da yerleşmiştir. Böylece Osmanlılar için lale yalnızca seyredilen bir çiçek değil, yetiştirilmesi öğrenilen ve hakkında bilgi üretilen bir bitki niteliği kazanmıştır.
Kitabınızda pek çok Osmanlı âlimi geçiyor. Kimi hekim, kimi ziraatçı, kimi seyyah. Sizin gönlünüzde ayrı bir yer eden, Gönül okuyucusunun da tanımasını isteyeceğiniz sima var mı?
Önce dönemin panoramasını genel açıdan çizelim ki burada ışık tuttuğumuz portrelerin arkasındaki kompozisyon daha anlaşılır olsun. Kitabın incelediği bu dönemde Osmanlı’da bitki çalışmaları Türkçe, Arapça, Farsça, Rumca ve Ermenice gibi farklı dillerde yürütüldüğü ve Rum, Ermeni ve Yahudi kökenli kişilerin de bu alanlara önemli katkılar sağladığı görülmektedir. İstanbul’un yanı sıra Bursa, Amasya, Edirne, Mısır ve Suriye gibi merkezler bilgi üretiminin önemli odakları olmuş ve hekimler, müellifler ve âlimler seyahatler, tercümeler ve ilmî ilişkiler yoluyla Doğu ile Batı arasındaki bilgi alışverişini sürdürmüştür. Bitkiler üzerine yapılan çalışmalar yalnızca hekimlerle sınırlı kalmayıp müderrisler, mütercimler, yazarlar ve bürokratlar tarafından üretilen metinlerle zenginleşmiştir. Hülasa edersek bu dönemde çok dilli, çok kültürlü ve haliyle zengin bir bilgi repertuvarı karşımıza çıkmaktadır.
Benim favorim Sakızlı İsa Efendi’dir öncelikle. Onun Nizâmü’l-edviye adlı eseri, Osmanlı müfredât geleneğinin en kapsamlı örnekleri arasında yer almakta. Hâlbuki mesleki kariyeri dalgalı bir kişi ve sürekli azledilip tekrar atanmış bir hekimbaşı. Ancak Sakızlı İsa’yı öne çıkaran bu eserinde kendisine dair verdiği güzel detaylar… Eserinde bazı bitkileri uzun yıllar boyunca gözlemlediğini, yetiştirdiğini ve kullandığını özellikle belirtmektedir. Eserini inşa ederken mevcut muteber metinlerden yararlandığı kadar kendisinin kişisel merakı ve deneyime önem vermesi ve bu deneyimlerini aktarırken yaşadığı hisleri de açıkça ifade etmiş olması dönemin hekiminin nasıl bir serüvende olduğunu gösteren oldukça güzel detaylar barındırmaktadır. Örneğin bir tartışmada yanıldığını kabul ederek bunu eserine kaydetmesi gibi itiraflar da bu tür metinlerde fazla yaygın değildir.
Bir diğer isim de Ali Münşî… Kendisi çay, cedvar, kınakına, altın otu ve Hindistan cevizi gibi kendi döneminde yenice yaygınlaşan egzotik bitkilere dair çalışmalar yapmış birisidir. Bursa’da yetişen bu hekim, saydığım bu çalışmaları yaparken sadece mevcut bilgilerle yetinmemiş doğu ve batı dillerinde yapılmış çalışmalara göz atarak ve onları kritik ederek sentezlemiştir. Bu yaklaşım, Osmanlı müelliflerin etrafında üretilen bilgi ve deneyimleri olduğu gibi almadığını bilakis bu işlemin farklı bilgi geleneklerini karşılaştıran ve yeniden yorumlayan bir faaliyet olduğunu göstermektedir.
Bunların haricinde Edirne’de yaşadığını bildiğimiz Revnak-ı Bustân eserinin müellifi… Edirne’de kendisine bir bahçe kurmuş ve bu bahçede yetiştirdiği bitkileri ve bu sürecini anlatan eser telif etmiştir. Bu eserin önemli özelliği Osmanlı kentlerinde bahçeciliğe dair kişisel deneyimlerin yazılı kayıtlarının nadir olmasından ötürü kıymeti vardır. Tabii bu eser ziraat alanında Osmanlıların bilgi birikimine de belli ölçüde değinmektedir.
Kitabınızın en güzel taraflarından biri Osmanlı’yı yalnız bırakmaması; aynı dönemde Safevî İranı’nda, Babür Hindistanı’nda, Erken Modern Avrupa’da neler oluyor, hepsi yan yana konuşuluyor. Aynı yüzyıllarda bu dört coğrafyanın bitki dünyasıyla ilişkisi nasıl bir benzerlik ve farklılık manzarası ortaya çıkarıyor?
Kitabın ortaya koyduğu en önemli sonuçlardan biri, Osmanlı, Safevî İranı, Babür Hindistanı ve Erken Modern Avrupa’nın başlangıçta birbirinden tamamen farklı bilgi dünyalarına sahip olmadığıdır. Aksine bu dört coğrafya da Hipokrates, Galen, Dioskorides, er-Râzî ve özellikle İbn Sînâ gibi ortak otoritelerin şekillendirdiği geniş bir bilgi mirasını paylaşmaktaydı. Benzer tıp anlayışı, farmakolojik kavramlar ve ortak kaynaklar farklı coğrafyalarda dolaşıyor ve hekimler çoğu zaman aynı birikimden besleniyordu. Nitekim İslam Orta Çağ’ının Arapça ve Farsçada ortaya koyduğu birikim Akdeniz’de yüzyıllarca kullanılmıştır. Bu nedenle söz konusu zenginliğin tabii mirasçıları olan Osmanlı, Safevi ve Babürlü metinleri arasında dikkate değer bir kavramsal ve terminolojik benzerlik görülmektedir. Özellikle Timurlu mirası da bu ortak zeminin önemli taşıyıcılarından biri olmuş, farmakoloji ve ziraat alanındaki bilgi üç imparatorluk arasında uzun süre dolaşımda kalmıştır.
Bu ortaklık içinde Safevî İran’ı, Osmanlı’nın en yakın entelektüel muhatabı olarak öne çıkmaktadır. İki dünyanın hekimleri benzer kaynaklara başvuruyor ve çoğu zaman aynı sorunlarla ilgileniyordu. Bununla birlikte burada yetişen birçok âlim ve hekim İran dışına göç ederek, kendi coğrafyasındaki birikimi Anadolu’ya veya Hindistan’a taşımışlardır. Tabii burada Farsçanın rolü önemlidir ve mezkûr üç güç merkezi de Farsçaya fazlasıyla aşina olduğu gibi yüksek İran kültürüne de saygı duymaktadır.
Babürlü Hindistan’ı ise çok kültürlü yapısıyla diğer örneklerden ayrılmaktadır. Hekimler ve müellifler, Hint tıbbi deneyimini Arapça yahut Farsçaya aktarırken, Hintli hekimler de Arapça ve Farsça eserlerden yararlanmıştır. Bu durum Babür dünyasında oldukça özgün bir sentez ortaya çıkarmıştır. Osmanlılarla benzer biçimde Babür sarayları da farklı coğrafyalardan gelen bilginleri himaye etmiş, yeni bitkiler ve ilaçlar üzerine eserlerin üretilmesini desteklemiştir. Osmanlılar Türkçeyi bilim dili olarak daha görünür hâle getirirken, Babürlüler Farsçayı saray ve ilim çevrelerinin temel dili olarak korumuştur.
Erken Modern Avrupa ise başlangıçta aynı bilgi mirasını paylaşmasına rağmen zamanla farklı bir yola yönelmiştir. Avrupa’da Dioskorides, Galen ve İbn Sînâ gibi otoriteler uzun süre önemini korumuş, bilimsel canlanmanın önemli bir bölümü İslam dünyasından aktarılan eserler üzerine inşa edilmiştir. Ancak on altıncı yüzyılın sonlarından itibaren botanik bahçeleri, üniversiteler, bilim toplulukları ve matbaanın sağladığı imkânlar sayesinde bilgi üretimi daha kurumsal bir karakter kazanmıştır. Böylece bilim, bireysel âlimlerin ve saray çevrelerinin faaliyet alanı olmaktan çıkarak daha geniş ve kalıcı kurumlar içinde örgütlenmeye başlamıştır. Bu ayrışmayı hızlandıran unsurlardan biri de Avrupalıların dünyayı keşfetme motivasyonudur. Örneğin Amerika kökenli çok sayıda yeni bitki, mevcut sınıflandırma sistemlerini zorlamış ve yeni yöntemlerin geliştirilmesini teşvik etmiştir. Osmanlı, Safevî ve Babür dünyaları da bu bitkilerden haberdar olmuş, ancak onları büyük ölçüde mevcut bilgi çerçevesi içinde değerlendirmiştir. Avrupa’da ise bu süreç zamanla yeni sınıflandırma sistemlerinin ve yeni bilimsel yaklaşımların ortaya çıkmasına katkı sağlamıştır.
Bunun yanında epistemolojik düzeyde de önemli bir farklılaşma yaşanmıştır. Avrupa’da gözlem ve deney giderek bağımsız bir bilgi üretim yöntemi hâline gelirken, Osmanlı, Safevî ve Babür dünyalarında doğa araştırmaları büyük ölçüde kozmolojik ve felsefi çerçeve içinde değerlendirilmeye devam etmiştir. Bu nedenle dört coğrafya aynı entelektüel mirastan yola çıkmış olsa da zamanla bilgi üretim biçimleri ve kurumsal yapıları bakımından farklı yönlerde gelişmiştir.
Özetle bu kitapta, Osmanlı, Safevî, Babür ve Avrupa dünyalarını birbirinden tamamen ayrılmış bilim ve kültür merkezleri olarak değil uzun süre ortak bir bilgi havuzunu paylaşan ve birbirleriyle sürekli etkileşim içinde olan coğrafyalar olarak ele almaktadır. Ayrışma, zamanla ortaya çıkan kurumsal, entelektüel ve epistemolojik tercihlerden kaynaklanmıştır. Bu nedenle söz konusu dönemde şu kültür ilerledi ve diğerleri durağanlaştı demekten ziyade her biri kendi içinde ve diğerleriyle sahip olduğu mirası ve çeşitliliği paylaşmakta ve kendi ölçülerinde birbirlerinden istifade etmektedir.