Hayat, sadece mutluluk vadeden bir yolculuk değildir. Bazen kayıplar, hayal kırıklıkları, bazen de içinden çıkamadığımız acılarla sınanırız. İnsan, başına gelen musibeti çoğu zaman anlamlandıramaz; “Niye benim başıma bu geldi?” ya da “Neden hep ben?” diye sorgular. Kimi zaman yaşadığı adaletsizliğin yükünü taşıyamaz. Kimi zaman da geçmişin izleri, bir gölge gibi kişiyi takip ederek bugününü karartır. Oysa imtihanın doğasında zorluk vardır. Manevi anlamda olgunlaşmak, ruhsal açıdan derinleşmek ve nefsi terbiye edebilmek için acıdan geçmek gerekir.
Ne var ki, herkes bu süreci aynı şekilde yönetemez. Bazı insanlar, karşılaştıkları zorluklarla yüzleşmek yerine mağduriyetin gölgesine sığınırlar. Bu mağduriyet hali zamanla bir ruh durumundan çıkıp bir kişilik özelliğine dönüşebilir. Kimi insanlar, yaşadıkları her olayı başkalarına anlatırken kendilerini “kurban” olarak gösterirler; sürekli kandırılan, terk edilen, değeri bilinmeyen, hakları yenilen kişi olurlar. Başta bu anlatılar, onların iç dünyasındaki duygusal yükü hafifletiyor gibi görünür; ama zamanla bu bakış açısı, kişiyi daha da büyük çıkmazlara sürükler. Sürekli üzgün görünür ve yaşananları hak etmediğini düşünen bir ruh hali içinde olurlar.
Örneğin; bir kişi, çocukluk döneminde ailesi tarafından yeterince sevilmediğini hissetmişse, ilerleyen yaşlarında da ilişkilerinde “değersizlik” duygusunu yeniden üretme eğiliminde olabilir. En küçük bir eleştiriyi bile kişisel bir saldırı gibi algılar, çünkü çocukluğunda yaşamış olduğu değersizlik duygusu tekrar ortaya çıkmıştır. Her olayda “Bana bunu söylediler, çünkü ben değersizim.” ya da “Bana değer vermedikleri için bunları yapıyorlar.” gibi yanlış düşünce içine girerler. Her olayı, değer-değersizlik terazisinde değerlendirerek olayın aslını anlamaktan uzaklaşırlar.
Çoğu zaman, insanların yaşadıkları sorunları, dertleşme amacıyla paylaştıklarına şahit oluruz. Bu, insan ilişkilerinin doğal ve sağlıklı bir parçasıdır; çünkü duyguların paylaşılması hem bireysel rahatlama sağlar hem de karşılıklı empatiyi besler. Ancak bazı kişilerle kurulan iletişim, zamanla sadece bu sınırda kalmaz; sürekli bir şikâyet döngüsüne, değişime kapalı bir sızlanma haline dönüşür. Dertleşmekten ziyade, karşısındaki kişiyi adeta bir duygu çöp kutusu gibi kullanmaya başlarlar. Her anlatımda aynı hikâyeler, aynı kırgınlıklar, aynı suçlamalar tekrar eder ve kişinin mağduriyet vurgusu, iletişimin temel eksenini oluşturur. Böylece bu ilişkiler, çözüm arayışından uzak; yalnızca mağduriyetin onaylanmasını bekleyen bir tek taraflılığa dönüşür. Mağduriyet psikolojisine kapılan bazı kişiler, kendi yaşadıkları sıkıntıları çevrelerindekilerin sorunlarıyla kıyaslama eğilimindedir. Ancak bu kıyas, genellikle objektif bir değerlendirme değil; “benim derdim daha büyük” anlayışıyla yüklüdür. Başkalarının acılarını küçümseyerek ya da yok sayarak, kendi acısını merkeze alan bu kişiler, farkında olmadan bir yarışa girer gibidir. Onlara göre kimsenin derdi kendi yaşadıkları kadar ağır, kimsenin yarası kendi yarası kadar derin değildir. Bu bakış açısı, hem bireyin kendi iyileşme sürecini baltalar hem de çevresiyle kurduğu ilişkilerde mesafe oluşturur. Zira sürekli olarak en çok acı çeken kişi rolünü üstlenmek, zamanla empati yetisinin körelmesine ve sağlıklı iletişimin bozulmasına neden olur.
Mağduriyet, başlangıçta bir savunmadır; kişinin hayatta kalmak, zihinsel bütünlüğünü korumak için geliştirdiği bir başa çıkma yoludur. Ancak bu başa çıkma biçimi duygusal bir tuzaktan ibarettir. Her insan baş edemediği, altında ezildiği birçok problemle yaşamını sürdürmektedir. Ancak kişinin, her olumsuz durumda kendini mağdur olarak göstermesi normal bir durum değildir. Peki, insan kendisini neden mağdur ya da kurban olarak gösterir?
İnsan zihni, yaşanan olumsuzlukları anlamlandırmak ister. Çünkü anlam veremediğimiz bir acı, içimizde kronik bir huzursuzluk oluşturur. Ancak kişi olayları gerçekçi biçimde analiz edemiyorsa, acısını dışsallaştırarak bir sorumlu, daha doğrusu bir suçlu arar. “Ben onlar yüzünden bu acıyı yaşadım.”, “Bu hale gelmeme başkaları sebep oldu.”, “Babam beni okutmadığı için şimdi bu hayatı yaşıyorum.” gibi cümlelerle yaşadığı sıkıntının sorumluluğunu kendisinden uzaklaştırır. Böylece zihni, içsel hesaplaşmanın getireceği yükten bir nebze kurtulmuş olur. Çünkü bu tarz cümleler kişiye hem bir açıklama sunar hem de sorumluluk almadan hayata devam edebilme fırsatı verir.
Kişi, yaşadığı olayda aktif bir rolü olduğunu kabul etmez; çünkü bu, kendi hatalarıyla yüzleşmesini gerektirir. Hatalarla yüzleşmek de herkesin rahatça kabullenebileceği bir şey değildir. Bazen de gerçekten travmatik bir olay vardır ve bu olay kişiye bazı ikincil kazançlar sağlamıştır. Örneğin, ciddi bir hastalık geçiren biri çevresinden yoğun ilgi, hoşgörü ve şefkat görmüşse, iyileştikten sonra bile benzer ilgiyi kaybetmemek için bilinçsizce hasta kimliğini sürdürme eğilimi gösterebilir. Bu, kişinin yalan söylemesi anlamına gelmez; tam tersine, zihin bu rolü zamanla gerçek zannetmeye başlar.
Yakınını kaybetmiş ve yas sürecinde olan bir kişinin olağan dışı davranışlarına çevresindekiler tarafından anlayış gösterilir. Ani öfkeleri, kırıcı sözleri ya da ihmalkârlıkları görmezden gelinir. “Acılı olduğu için böyle davranıyor.” denir, hatta yaptığı hatalar affedilir. Bu dönemde kişi, istemsizce şunu öğrenmiş olabilir: “Ben üzgünsem, çevremdekiler benden bir şey talep etmiyor. Beni yargılamıyorlar.” Zihin bu bilgiyi kaydeder ve daha sonra başka zamanlarda da benzer duygusal tepkileri üretmeye başlar. Bu bir öğrenmedir. Mağduriyet, bir duygusal konfor alanına dönüşür.
Bir kadın danışan düşünelim: Evliliğinde sürekli ihmal edilmiş, değersizlik duygusunu yıllarca bastırmış. Nihayet boşandığında, çevresi tarafından desteklenmiş, ilgi görmüş, cesareti övülmüş. Ancak bu destek sürecinde, artık her ilişkide kendisini “kırılmış kadın” rolünde tutma eğilimi geliştirmiş. Yeni ilişkilerde karşısındaki kişiyi sürekli eski eşiyle kıyaslayıp, en küçük sorunda “Ben yine aldatılacağım.” diyerek kendi içinde aynı senaryoyu oynatıyor. Çünkü zihni, mağduriyet duygusu üzerinden bir tür güç kurmayı öğrenmiş.
Mağduriyet, bu noktada bir kimlik hâline gelir. İnsan, artık yalnızca acısını yaşayan biri değildir; acısı üzerinden konumlanan, kendine yer açan, hatta ilişkilerini yöneten biri hâline gelir. Oysa sağlıklı bir zihin, yaşadığı acıyı kabul eder, yasını tutar ama orada kalmaz. Devam edebilmeyi öğrenir. Mağduriyet psikolojisine saplanan birey ise o durumu bir “durgunluk noktası” olarak seçer. Çünkü orada hesap verme yoktur, çaba harcamak yoktur, suçlanmak yoktur; sadece anlaşılma ve haklılık beklentisi vardır.
Mağduriyetin kimliğe dönüşmesi, sadece kişinin kendi iç dünyasını değil, tüm ilişkilerini de derinden etkiler. Çünkü bu psikoloji, kişinin olayları değerlendirme biçimini bozar. Artık çevresindeki her eleştiri, kişisel bir saldırı gibi algılanır. Basit bir geri bildirim bile kişinin zihninde, “Yine suçlanıyorum, yine kimse beni anlamıyor.” duygusunu tetikler. Böylece kişi, ilişkilerde sürekli savunmada kalır; her sözü yanlış anlar, her tavrı tehdit gibi yorumlar. Zamanla çevresindekiler de onunla iletişim kurmaktan çekinir. Bu yalnızlık da kişinin mağduriyet algısını pekiştirir. “Bak, yine yalnız kaldım. Kimse beni gerçekten sevmiyor.” Oysa bu yalnızlık çoğu zaman çevrenin ilgisizliğinden değil, kişinin kendini izole eden tavırlarından kaynaklanır. Bu psikolojiye saplanan birey, farkında olmadan kendi hayatının öznesi olmaktan çıkar. Kendi kararlarını alma gücünü yitirir, inisiyatif kullanmaz, hayatın içinde edilgen bir noktada kalır. Sürekli olarak bir şeylerin kurbanı olur: Ailesinin, eşinin, yöneticisinin, geçmişinin, şartlarının… Bir karar veremediğinde “Beni bu hale onlar getirdi.” der; bir sorumluluk almak durumunda kaldığında “Zaten kimse beni desteklemedi.” diye yakınır. Bu düşünce tarzı, kişiyi yaşamın sorumluluğunu üstlenmekten uzaklaştırır. Böylece ruhsal gelişim de durur. Çünkü gelişim; sorumlulukla, yüzleşmeyle, değişimi göze almakla mümkündür.
Mağduriyet üzerinden kurulan kimlik yapısı, kişinin içsel gücünü gölgelemenin yanı sıra, onu psikolojik olarak da bağımlı hâle getirir. Hep bir kurtarıcı bekler. Hep biri gelip onu anlamalı, ona destek olmalı, onun için mücadele etmelidir. Kendi iç sesi kısıldıkça, dışarıdan gelen her destek “hak edilmiş bir yardım” gibi görülmeye başlar. Bu da kişide sürekli bir haklılık inancı doğurur. Bu inanç, bir noktadan sonra öyle güçlü hâle gelir ki kişi artık duygusal sorumluluk almayı zulüm, eleştiri almayı ise haksızlık olarak görür.
Bazı bireylerde bu durum daha karmaşık bir boyut kazanır: Hem mağdurdur hem de mağduriyetiyle çevresini manipüle eder. Özellikle yakın ilişkilerde, “Benim bu kadar acı çektiğimi bildiğin hâlde nasıl böyle davranırsın?” gibi cümlelerle karşı tarafın vicdanı hedef alınır. Bu, açık bir duygusal baskıdır. Kimi zaman bilinçlidir, kimi zaman ise kişinin farkında olmadan geliştirdiği bir davranış kalıbıdır. Fakat sonuç aynıdır: İlişki yük taşır, güven zedelenir ve iletişim bozulur.
Tüm bunların yanında, mağdur psikolojisinin yalnızca bireysel deneyimlerle şekillenmediğini, aynı zamanda medya ve kültürden beslendiğini de unutmamak gerekir. Çünkü biz, yalnızca yaşadıklarımızla değil; izlediklerimizle, dinlediklerimizle ve maruz kaldığımız anlatılarla da şekilleniriz. Bugün izlediğimiz dizilerde, filmlerde hatta çocukken dinlediğimiz masallarda bile mağdur olan karakterin, “iyi” olan karakter olarak sunulduğunu fark etmek zor değil.
Dizilerde yıllardır aynı senaryo döner: Ezilen bir kadın karakter hor görülür, aldatılır, dışlanır ama sonunda ya sabrettiği için ödüllendirilir ya da intikam aldığı için güçlü ilan edilir. Mağduriyetin güce dönüştüğü bu anlatılar, izleyicinin bilinçdışına şu duyguyu yerleştirir: Güçlü olmak için önce acı çekmelisin. Ve seni acıtanlar olmalı ki sen haklı olabilesin. Bu, sağlıklı bir güçlenme biçimi değildir; dramatize edilmiş bir haklılık arzusudur. Özellikle Türk dizilerinde sıkça gördüğümüz bu döngü, insanları edilgenliğe teşvik ederken, yaşanan her haksızlıkta kurban rolüne geçmeyi içselleştirmelerine neden olur.
Çocuklukta dinlediğimiz masallar da bu algının tohumlarını atar. Külkedisi, üvey annesi ve kız kardeşleri tarafından hor görülür, ev işiyle ezilir, hiç sesi çıkmaz ama sonunda prenses olur. Uyuyan Güzel, hayatı boyunca pasiftir, yalnızca başına gelenlerle yaşar ama kurtarıcı prens gelince hayatı değişir. Bu masallar, çocuğun zihninde şu şemayı oluşturur: “Sen yeter ki sabret, yeter ki mağdur kal, sonunda biri gelip seni kurtaracak.” Ancak gerçek hayat böyle işlemez. Kimse gelip insanı kendi içinden, kendi karanlığından çekip çıkarmaz. Acı biriktirmek, mağdur kalmak ya da kurtarılmayı beklemek, insanı büyütmez; aksine içsel gücünü köreltir. Medya, bu anlamda mağduriyetin romantikleştirilmesinde büyük pay sahibidir. Acının yüceltilmesi, edilgenliğin kahramanlığa dönüştürülmesi, farkında olmadan bireylerin aktif sorumluluk almaktan uzaklaşmasına neden olur.
Sosyal medya da bu algıyı güçlendiren yeni bir mecra hâline gelmiştir. Birçok kişi, yaşadığı her zorluğu kamusal alana taşıyarak görünürlük kazanmaya çalışmakta; acısını anlatırken çoğu zaman çözüm aramaktan çok, duygusal bir sahne kurmaktadır. Bu da mağduriyetin bir tür duygusal gösteriye dönüşmesine neden olmaktadır. Acı çekmek, dikkat çekmenin, duygusal etki yaratmanın ve haklılık inşa etmenin bir yolu olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Dinimiz, hayatın zorlukları ve imtihanları karşısında sadece sabrı değil, aynı zamanda direnç ve bilinçli mücadeleyi de öğütler. Allah (c.c), kullarını ezik, pasif ve mağdur bir konumda görmek istemez; çünkü insan, kâinatta kendisine halifelik verilen yüce bir mertebededir. Rabbimiz, “Sabret!” derken, yalnızca dayanmayı değil; sabrın içinde aktif bir gayreti, yıkılmadan ayakta kalmayı, zorlukların üstesinden gelmeyi, kendini güçlendirmeyi istemektedir. Sabır, pasif bir bekleyiş değil; aksine imanın ve tevekkülün bir göstergesidir.
Mağdur psikolojisine saplanmak, insanın Allah’ın kendisine bahşettiği akıl, irade ve mücadele gücünü kullanmaktan vazgeçmesi, kendi öz varlığını zayıflatmasıdır. Oysa iman, zorluklar karşısında umutsuzluk değil; ümit ve cesaretle dolu olmaktır. Tasavvufta “sabrın” anlamı; “Allah’a tevekkül ederken, elden geleni yapmaktır.” Yani insan, hayatın sınavlarında karşılaştığı her zorluğu bir yük değil, bir merdiven olarak görmeli; acılarını bir zindan değil, olgunlaşma fırsatı olarak değerlendirmelidir. Rabbimiz; “…Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 2/216) buyurmaktadır.
İnsanın sorumluluğu, mağduriyet bilincine hapsolmak değil; kendi kaderine sahip çıkmak, karşılaştığı her imtihanı bir tecrübe ve hikmet kapısı olarak görmektir. Mağdur rolü, insanı kendi gücünden mahrum bırakır, Allah’ın kullarına verdiği irade ve hikmet ışığını söndürür. Oysa gerçek teslimiyet, kader karşısında boyun eğmek değil; elinden geleni yapıp sonucu Allah’a bırakmaktır. Bu bilinçle hareket eden kişi, hayatın fırtınalarında yıkılmaz, aksine kalbinde Allah’a güvenle ve sabırla dimdik durur. Bir Müslümana yaraşan duruş, pasif bir kabulleniş değil; bilinçli bir teslimiyet, sorumlu bir duruş ve dirayetli bir sabırdır. Elbette insan acılar yaşayacaktır; kayıplar, hastalıklar, iftiralar, yalnızlıklar… Bunların her biri hayatın bir parçası ve insan olmanın kaçınılmaz gerçekleridir. Ancak bu zorluklar karşısında nasıl durduğumuz; kim olduğumuzu ve kim olmak istediğimizi belirler. Müslüman, toplumsal bir varlıktır; çevresiyle ilişki kurar, ailede, işte, dostlukta bir denge bulunmalıdır. Bu nedenle acılarını çevresine taşırken, sadece şikâyet eden değil; hikmeti arayan biri olmalıdır. Yakın çevresine sürekli mağduriyet diliyle yaklaşmak, zamanla ilişkileri zedeler, güveni aşındırır. Psikolojik olarak bireyin bu durumda kendi öz değerini yavaş yavaş kaybettiği, inisiyatif alma becerisini yitirdiği görülür. Sürekli kırgın, küskün ve hep haksızlığa uğramış bir ruh hâli; öz şefkati değil, içsel tıkanmayı besler. Aynı zamanda negatif duruşu nedeniyle çevresinin de kendisinden uzaklaşmasına sebep olur. Oysa sağlıklı bir psikoloji, yaşanılan acıyı inkâr etmeden, duyguyu tanıyarak ama o duyguya mahkûm olmadan yol alabilmeyi gerektirir.
Müslüman, kendi duygularını tanımayı, acısını bastırmadan ve onu kimliğe dönüştürmeden yaşamayı bilmelidir. Sabır; öfkeyi yutmak değil, öfkenin ardındaki kırıklığı tanımak, onu anlamak ve yıkıcı olmadan yönetebilmektir. Psikolojik sağlamlık, İslam ahlakıyla birleştiğinde ortaya, içten ama yıkılmayan, duygusal ama dengeli bir insan çıkar. Tasavvuf ehli bu hâli “hamlıkla pişmişlik” arasındaki farkla açıklar. Acıya karşı ilk tepkimiz genelde isyan, şikâyet, sarsılma olmaktadır. Ama bilinç devreye girmeli; “Bu bana ne öğretiyor?” diye sorulmalıdır. Çünkü kul olarak bizden istenen; sadece acı çekmek değildir. O acıdan geçerek olgunlaşmak, derinleşmek ve Rabbimiz’le duygusal yakınlığı kurabilmektir.
Allah’tan gelen her şeye razı olmak, teslimiyetin en derin halidir. İnsan bazen hastalanır, yorgun düşer, kayıplar yaşar… Elbette zordur, can acıtır. Ama bu acının içinde neyi, nasıl taşıdığımız önemlidir. Başımıza geleni dilimizle sürekli şikâyet ettiğimizde, aslında kime söylendiğimizi fark etmeyiz çoğu zaman. Sözümüz insanlara gibi görünse de gönlümüzü Yaradan’a sitemle doldurmuş oluruz. Çünkü hastalığı da, darlığı da veren O’dur. Şikâyet, yalnızca bir hal aktarımıysa başka; ama mağduriyet üzerinden dikkat çekmek, sürekli yakınmak, acıyı kimliğe dönüştürmek… Bu, insanın kendi kaderiyle kavga etmesine dönüşür. Böyle bir ruh hâli, farkında olunmadan tevekkülden uzaklaşmaya, hatta ilahi hikmete itiraz etmeye yol açabilir. Oysa hakiki teslimiyet, yaşanan her şeyin içinde bir hayır olduğuna inanarak susabilmeyi de içerir. Çünkü bazen susmak, en derin şükürdür.
Kul olarak insan, imtihanlara sadece dünyevi kayıplar olarak bakmaz; manevi gelişim alanları olarak da olayı değerlendirir. Hz. Peygamber (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurur: “Bir Müslüman’a herhangi bir musibet, bir sıkıntı, bir keder, bir üzüntü, bir eziyet, bir gam dokunursa, hatta kendisine bir diken bile batarsa, mutlaka Allah bunları onun günahlarına kefaret yapar.” (Buharî, Marda,1; Müslim, Bir, 52). Bu bakış, acının sadece bir ceza olmadığını; bir arınmaya, bir yükselmeye vesile olduğunu da gösterir. O hâlde bir Müslüman; acılar karşısında ne kibirli bir isyanla ne de edilgen bir mağduriyetle durmalıdır. Onun yeri; sarsılsa da ayakta kalan, üzülse de umudunu yitirmeyen, yansa da isyan etmeyen bir yerdir. Çünkü onun Rabbi, en karanlık anlarda bile ona; “Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim. İşitirim ve görürüm.” (Tâhâ, 20/46) diye seslenir.
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi
