Mimarlar ve Mühendisler Grubu Genel Başkanı Avni Çebi
Şehir ve insan birbirlerini tamamlayan unsurlar. İnsanın şehrin içinde huzurlu olmasında mimarinin rolü ne?
Tasarladığımız mekân bizim düşüncemizin bir ürünü. Daha sonra tasarladığımız mekân bizim düşüncelerimizi etkileyen bir unsur haline de geliyor. Mekânla insan arasında birebir etkileşim var. Mesela apartmanda oturduğumuzu düşünelim, apartmanlar ağırlıklı olarak altı kattan oluşuyor. Bir önceki dönemde biz bahçeli evlerde oturuyorduk. Bunu biz yaşadık, bu şehirde yaşayan herkes yaşadı, Anadolu’daki bir kasabaya gitmeye gerek yok. Biz mesela Çekmece’de oturduğumuz zaman, bizim evimiz ve komşularımızın çoğunun evi tek katlı veya iki katlı evlerdi. Aşağı yukarı 300–400 metre kare parsellerden oluşan geniş bir araziydi. Herkesin bahçesinde meyve ağaçları, kuyusu, çeşitli gülleri olan bir mekândı ve orada da ev vardı. İnsan adımını attığı zaman evine giriyor veya dışarı çıkarken adımını attığı zaman da bahçeye çıkıyor, birkaç adım atınca da ana caddeye çıkıyordu. Bir kendine ait olan mekân var, mahremiyet alanı var, bir de adımını atıp paylaştığı bir sokak var, komşuluk ilişkilerini yürüttüğü ortak kullanım alanı var. O dönemler evlerimiz aynı zamanda bir üretim merkeziydi. Bahçede yetiştirdiğin meyveler, bahçede ektiğin maydanoz, soğan, domates gibi şeyler… Hem aile ekonomisine katkı sağlayan hem de insanı motive eden canlı bir şeyle uğraşıyorsun, onun değişimini görüyorsun… Hatta bazılarının o bahçelerde kümesi vardı, koyunları vardı. Dolayısıyla küçük bir evren, herkesin evi adeta Nuh’un gemisi gibiydi, yani onun kurtuluş alanıydı orası. Ama biz ne yaptık; bu mekânları apartmana dönüştürerek oradaki bahçeyi yok ettik, artı insanları kat kat üst üste koyarak insanlar arasındaki ilişkiyi de bozduk. Yatayda veya dikeyde insanları ne kadar yaklaştırırsan, insanda bu defa koruma duygusu gelişmeye başlıyor, senden uzak durmaya başlıyor. Mekânın yaklaşması insanın mahremiyet alanına girdiği için ona uzak kalmayı getiriyor, merak duygusunu da yok ediyor. Birine gidelim, gelelim, öğrenelim, o şimdi yok. Şu an dikey yapılaşmada katların üst üste olması veya bitişik nizam dediğimiz sistemde bu oluyor. İnsanlar ne yapıyorlar, birbirlerine uzak olmaya çalışıyorlar. Çünkü çok yakınlar, bağırsam duyacak… bu insanları birbirinden uzaklaştırıyor. Apartmanlaşmanın getirdiği en önemli şeylerden bir tanesi, insanı yanı başında olana, üstünde veya altında olana veya aynı kattaysa yan katında olan kişiye karşı duyarsızlaştırıyor. İnsanlar yandaki komşuya küçük bir ihtiyacı olsa dahi gidemiyor veya yanında kimin yaşadığını bilmiyor. Dolayısıyla dikey yapılaşma veya dikeyin yataylaşmış hali, özellikle toprak seviyesindeki iletişimin koptuğu her yerde bir yabancılaşma oluyor. Buralar aynı zamanda bir üretim alanı olmaktan çıktıkları için, sadece insanların bir yere gidip çalıştığı, sonra tekrar geldiği barınma yerlerine dönüyor. Yaşam alanı değil oralar, barınma ihtiyacını karşılayan yerler ama bahçe düzeni olan evlerde aynı zamanda bir yaşam alanı, aynı zamanda evrenle iç içesin… Toprakla, bitkiyle, hayvanlarla, böcekle, komşunu davet edip oturacağın bir alan, ağacın çiçeğe durduğu, çiçeğin meyveye dönüştüğü, bütün dönüşümleri her halükarda yaşadığın bir alan. İnsanlara mekânın kaybolması ve materyalleşmesiyle beraber ne oldu? İnsanlar bütün bu dönüşümleri ancak suni olarak yaşayabiliyor veya belgesellerden, kitaplardan veya şehrin dışına çıktığı zaman görüyor. İnsanlar öyle bir yabancılaştırıldı ki; çevreye karşı adeta yumurtasını yediği tavuğu görse tanımayacak, iyi ki de televizyonlar var, oradan görüyor, bu tavuktur diyor. Ciddi bir yabancılaşma var, bu da ilişkilerimizi bozuyor. Aslında bir adım ötede de insanları tamamen teknolojiye bağımlı hale getiriyor. Ve insanlarda olan kendi kendine yetebilirlik özelliğini de yok ediyor. Kendi kendine yetebilirliği, bağımsızlık anlamında da alabiliriz, aynı zamanda varlığın devamını sürdürme anlamında da düşünebiliriz. Bugün küçük şehirlerden mega şehirlere doğru gidiyoruz, mega şehirlerin nüfusları on milyona doğru yükseliyor. Özellikle daraltılmış alanda oldukları için mekanlar da pahalılaşıyor, erişim de zorlaşıyor, insanların ona erişmesi, tutması, sahiplenmesi, onu sürdürebilmesi için oluşturulan bağımlılıklar, anlam veremediği bir sürü büyüklükler de var. Burada bütün yaptığı şey, bir değeri parayla alıp satabilmek düzeyinde kurgulanmış bir dünya, tasarlanmış bir dünya. Bu tasarım çöktüğü anda… Mesela diyelim ki bir anda elektriğin kesildiğini düşünün, bir anda su pompalarının suyu basmadığını düşünün, daha da yükselmiş binalarda onuncu katta susuz kalıyorsun… Suyu nereden içeceksin, binanın kuyusu da yok, eskiden evin suyu akmasa kuyudan temin ediliyordu. Şimdi ne yapacaksın, suya bağımlı olduğu için binaların depoları da yok, yerden kazanmak için vs. bir sürü şey seni bağımlı hale getirmiş, her iş böyle… Dolayısıyla ne yapıyor, insanı kendine ve mekâna yabancılaştırıyor. Birde mesela, bizim Osmanlı evinde klasik anlamda tasarlanmış bir oda modeli yoktu, çok fonksiyonlu bir oda modeli vardı. Evin odası bir çift için yaşam alanıydı. Bizim yeni keşfettiğimizi zannettiğimiz ebeveyn banyosu, Osmanlı konağında hemen hemen her evde olan bir yer. Çünkü insanların evine misafirler gelir veya evin bir çocuğu evlendirilebilir gibi durumlarda oda kullanılacağından aynı odayı çok amaçlı kullanıyorlardı. Yemek yiyeceği zaman yer sofrasını seriyor… Neden yer sofrası var, çünkü yer sofrası taşınabilir bir şey ama sen sabit bir masa kullandığın zaman mekânı orada sabitliyorsun. Artı kanepe vs. kullandığın zaman mekânı sabitliyorsun, dolayısıyla odalar yetmemeye başlıyor. Ama oradaki düzende sofra kurulacağı zaman sofra yere konulur, yemek bitince oradan kaldırılır. Aynı yer üretim alanı olarak da kullanılabilir. Diyelim ki dikiş yaparsın vs. veya akşam yatma zamanı geldi yatakları alırsın yere serersin, yatarsın. Dolayısıyla dar alanda bir sürü fonksiyon işleyebiliyorsun. Şu andaki ev tasarımında dikte edilmiş bir ev anlayışı var, ihtiyaca yönelik değil de sana dikte edilmiş bir ev tasarımı yapılıyor. Her yer sabitlenmiş, eşyalar belli bir yerde, insanların kalacağı yerler bir yerde. Dolayısıyla ne yapıyorsun, mekânı büyütüyorsun. Odalar bazında mekânı büyütürken odaları da birbirinden ayrıştırıyorsun. Dolayısıyla insan üretim sürecine katılma algısından uzaklaşıyor, statik durağan malzemelerden oluşan odalarımız var. İnsanlar dışarıda enerjilerini harcayacakları bahçede vs. bir alan bulamadıkları için bu sefer o sabit alandaki o sabit eşyaların yerini durmadan değiştirerek kendine bir iş çıkarıyor, yaratıcılık çıkarıyor, üretkenlik alanı çıkarıyor. Bunun aileye etkisi, çocuğa etkisi… Diyelim ki eskiden o mekânsal alanın olduğu bir yerde, insan hem üretim yapıyor hem de çocuğunun bir yaşam alanı oluyor; hem komşularınla gelip beraber oturacağı, çocukların birbirine kaynaşabileceği mekânı vardı. Çünkü tabiatla iç içeydi. Şimdi ise mekân sınırlandırıldığı veya apartmanlardan oluştuğu için apartmanlarda insanların birbirine gitmeleri gelmeleri, çocukların bir araya gelmeleri, birbirleriyle kaynaşmaları, oynayacakları alanlar sınırlı. İnsanlar topraktan uzaklaştığı için bunu fazla yapamıyorlar. Yapamadıkları için ister istemez komşuluk ilişkileri zayıflıyor. Üstelik çocuklar çok katlı binalarda yaşadığı için, üstelik büyük şehirlerin getirdiği okulların uzaklığı veya yolların çocuğun gidip geleceği şekilde tasarlanmaması, çocuğa servise binmesi, servisten gelmesi, merdivenlerden inmesi çıkması ve anne baba olarak çocuklarımızın yaşadığı bu çileyi stresi sıkıntıyı gördüğümüz zaman, mekânlarımız çocuğa özel, yaşlıya özel tasarlanmadığı için, çocuk sahibi olmak istemiyoruz. Diyoruz ki bu çocuğa eziyet ediyoruz, ben nasıl ikinci üçüncü çocuğu yapayım!.. Sen yaşamadığın bir zorluğu çocuğundan istiyorsun, o kadar anlamlar yüklüyorsun ki o çocuğa… Kurguladığımız mekân bir süre sonra bizim dünya görüşümüzü, yaşam biçimimizi, kendimizi ifade etme biçimimizi, çoğalma biçimimizi, her şeyimizi etkiliyor. Dolayısıyla mekân ve insan arasında çok ciddi bir iletişim var.
Çok küçük bir şey gibi gözüküyor ama…
Şehirleşme çok önemlidir. Biz mesela mimar mühendisler gurubu olarak son iki buçuk senedir ağırlıklı olarak şehirleşme konusu üzerinde durduk. Çok disiplinli bir alan şehirleşme, alanın şehirleşme anlamında tasarlanması hem şehir içerisindeki parsellerde veya adalarda insanların yerleşim alanı oluşturması veya gerekli olan alt yapının kurulması hem insanların oraya getirilmesi ve nakledilmesi, enerjinin sağlanması, bütün bu alanlarda baktığın zaman çok disiplinli, tüm mühendislik disiplinlerini içine alan hepsinin bir araya geldiği bir alan.
Yaşanabilir bir alan deyince biz neyi kastediyoruz? Ekolojiyi mi, trafiği mi, mimariyi mi, tarihi eserlerimizin korunmasını mı?
Şehir çok hızlı büyüyor, bir taraftan geçmiş kültürümüzden gelen şehir mimarisi var, bunların içerisinde camiler külliyeler, çarşılar pazarlar, yolun kenarında olan bir çeşme, bunu tamamlayan sular, hamamlar gibi bütün bu tarihi mirasımıza ait olan şeylerin korunması var. Bir taraftan onlara da uyumlu çevreyle uyumlu, topografiyle uyumlu şehirlerin inşa edilmesi var. Şehirlerin bütünlük içinde inşa edilmesi lazım ama yoğun göçlerden dolayı şehirler tabii o eski kadim şehrin etrafında oluşamıyor, onlara yeni şehir alanı oluşturmak lazım. Yeni şehri oluştururken eski şehri ezmememiz lazım. Hem tarihi ve kültürel mirasın korunması, ona saygı duymak hem geçmişle ilişkilerimizi kurmak hem de geçmişe ait olandan kendimize bilgece bir dinginlik elde edebilmek için kesinlikle tarihi ve kültürel mirası korumamız lazım. Yeni şehirler yaparken onları ezmeyecek şekilde onların uzağında inşa etmemiz lazım. Oraları arkeolojik bir alan olarak veya nostaljik bir alan olarak değil de hayatın içinde alanlar kılmamız lazım; şehrin yaşayan bir unsuru olması lazım. Dolayısıyla oraları koruma aynı zamanda kullanma eksenli olarak tasarlanması lazım. Tabii bunlar vakıf eseri olduğu zaman vakıf kuruluş amaçlarına uygun, vakfiyesinde ifade edildiği şekilde kullanılması lazım. Akarları varsa, vakfiyeye akar sağlayacak şekilde düzenlenmesi lazım.
Şehirler niçin yapılıyor, insanlar yaşasın diye. Bir kere şehrin merkezinde insan var, insanların barınma ihtiyaçlarını aynı zamanda barınmadan da öte insanların sosyal ihtiyaçlarını karşılaması lazım. Aynı zamanda insanlara barış huzur güven vermesi lazım. Dolayısıyla şehri tasarlarken bunlara çok dikkat etmemiz lazım, şehirlerin insan ölçeklerinde yapılması lazım. İnsan ölçeğinde şehrin yapılması demek özellikle insanların yaşadığı, yedi gün yirmi dört saat aileleriyle çocuklarıyla, yaşlılarıyla, komşularıyla yaşadığı mekân anlamında tasarlayarak, şehri insan eksenli düşünmemiz lazım. İnsan ölçekli tasarlamak demek burada şehri tasarlarken şehirdeki mazlumları mağdurları güçsüzleri zayıfları bir kere merkeze alarak şehri tasarlamak demek. Çünkü şehir herkesin buluştuğu, her yaştan insanın buluştuğu ve kaynaştığı, birbirlerini anladığı, tanıdığı, yardımlaştığı, varlığından keyif duyduğu, varlığıyla eksikliğini tamamladığı, kendi geçmişini ve geleceğini gördüğü mekân şeklinde tasarlaması lazım. Şehir yalnız belli yaşlardaki insanların girip çıktığı, yaşı on beşten 50 yaşına kadar olan güçlü kuvvetli insanların olduğu güzel tasarlanmış bir şehir değil, yaratılışın geldiği gibi her yaştan insanın yaş döngüsündeki her döneme hitap eden bir tasarım olmalı. Hepimiz çocuk olduk, orta yaşlara geldik, yaşlandık bütün bu devinimi yaşıyoruz. Şehrin bütün unsurlarının bana hitap etmesi lazım, beni kucaklaması lazım, beni içine alması lazım, benim onu içselleştirmem lazım. Geçmiş yapılarımız tamamen böyleydi, insan ölçekli oldukları için çocuk evinden çıktığı zaman ne yapıyor, okuluna gidiyor, öyleyse çocuğun okulu kesinlikle yürüyebilir mesafede olmalı. Bu çok önemli. Çocuğu servise bindirmememiz lazım. Çünkü çocuk ilk sosyalleşme aşamasında okuluna yürüyebilir mesafede gidebildiği zaman çocukta sağlıklı bir sosyalleşme başlıyor, kendine öz güven kazanıyor, kendi sosyal çevresini kendisi gözlemleriyle yakalayabilme şansına sahip oluyor. Gidiş geliş aşamasında komşusunu görüyor, mahallede arkadaşını görüyor, oradaki esnafı görüyor, yaşlı amcayı görüyor, özürlü birini görüyor, selam alıyor selam veriyor, kendini daha öz güvende hissediyor ve okuluna gidiyor. Binanın yüksekliğinin olabildiğince teknoloji kullanmadan insanın adımlarıyla çıkıp inebileceği bir mesafede olması lazım. Bunun için de uygun olan üç kat, normalde bir kat, en fazla üç veya dört kat olmalı. Gerekirse orada teknoloji kullanabilirsin, bir özürlü olur vs. ama normal şartlarda o binada teknoloji kullanılmadan bu başarılabilmeli. Teknoloji kullanılacak tabii, elektriğidir suyudur vs. ama bir an için bunların olmadığını düşünelim, insanın rahat hareket edebilmesi lazım. Aynı zamanda evin ve mekânın etrafında insanlara yaşam alanı üretmemiz lazım. Yarın Allah korusun bir afet bir deprem bir savaş, olağan üstü bir durum olduğu zaman insanlar kendi yaşam alanı içerisinde olabildiğince minimum ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir üretim gücüne sahip olmalı. Bu aynı zamanda bir ülkenin hem kendine ait güvenliği kazanması anlamında hem tabiatla buluşması anlamında hem de olağanüstü durumlarda kendi kendine yetebileceği noktasında arka planda bilgiye sahip olması anlamında çok önemli. Artı çocuk okula gittiğinde okulun da o çocuğun ölçeklerinde olması lazım. Mesela ilköğretim seviyesinde bir okulsa merdivenleri ona göre olmalı, çok katlı olmamalı, en fazla üç katlı olmalı. Maalesef bugün İstanbul’da yer yokluğundan dolayı, nüfusun belli yerlere yoğunlaşması veya gerekli planlamaların yapılmamasından dolayı okullarımız depreme karşı dayanıklı olma düşüncesinden dolayı yıkılıyor, iki üç kat olan okulların yerine beş altı katlı binalar yapılıyor. Okul dikey büyütülürken yatayda da büyütülüyor. Dolayısıyla çocukların oynayacağı alan da elerinden alınıyor. Kentsel dönüşümün konuşulduğu bugünde insan ölçekli şehirleri kesinlikle öncelememiz lazım. Şehrin hem insan ölçekli olması lazım hem de insan yüzlü olması lazım. İnsan yüzlü olmak onun fiziksel anlamda insan ölçekli, rahmani olması, merhamet merkezli olması, insanın birbirine bakabilmesi ve fark edebilmesi anlamında…
Şu an bize uyan site yapısı mı?
Değil. Tabii site yapısı, çok masum düşüncelerle oluşturulmuş yapılar. Kooperatifçilik dönemi vardı, kooperatifler de site mantığında yapılıyordu. Şimdi yapılan yeni siteler biraz daha farklı mantıkta yapılıyor. Kooperatiflerde farklı görüş ve düşüncelerde, farklı ekonomik seviyelerde insanların bir araya geldiği, toplumu uzlaştıran daha kooperatif ve kollektif paylaşım mantığının egemen olduğu yapılardı. Ama site mantığı daha çok belli kesime hitap eden, belli görüş ve düşünceden, aynı yaşantı kalitesi ve standardındaki insanlara hitap eden, diğerlerini ötekileştiren bir yapı içerisinde inşa ediliyor, kooperatiften farkı bu. Artı sitenin etrafı çevrildiği için ve ön girişine de giriş çıkışı kontrol etmek, güvenlik açısından bakılan bir yapı olduğu için ve içeride de olabildiğince homojen bir kültür inşa edildiği için kültürler arası geçişi engelliyor. Her site adeta küçük bir site devleti gibi inşa ediliyor, dolayısıyla site mahalle olmuyor. Mahalle her kesimden insanın, her farklı düşünce ve görüşten, her yaş ve kültürden insanın yaşamına açık, ucu açık yapılardır. Yani oraya herkes girip çıkabilir, herkes oranın bir paydası olabilir, herkes oranın sahibi olabilir. Bizim geçmişteki mahallelerimizde mahalleye girip çıkmak için mahalleliden izin almak gerekiyordu ama yine bunu mahalleli kendi içinde yapabiliyordu. Mahalle, yaygınlaşmayı dayanışmayı baz alan daha insanî bir merkezde duran bir yer. Site ise dayanışmadan daha çok güç kuvvet gösterişi merkeze alan ama aynı zamanda güvenliği öne çıkaran bir yapı. Her site böyledir demek istemiyorum ama aynı zamanda bütün şehir algısı içerisinde koparılmış parçalanmış bir alan algısı oluşturuyor. Aslında şehri site site parçalıyorsun. Mahalle birleştiriyor, siteler ise ayrıştırıyor. Bunları çok rahat görebilmemiz lazım, sosyolojik arka planını daha sonra oluşturduğu o psikolojik, psiko-sosyolojik arka planı, daha sonra ekonomik sosyal kültürel yapımızdaki değişimleri site yaşamında görmemiz lazım. Siteler, özellikle son dönemde yapılan siteler gösteriş ağırlıklı olduğu için; güç gösteriş, prestij ağırlıklı oldukları için, aslında konut, konut olma özelliğinden çıkmış, güç gösterisine, bir adım ötesinde de bir yatırım aracına dönüşmüştür. Konut bir yatırım aracı değildir, konut bir yaşam alanıdır, bir yuvadır, insana huzur ve güven veren bir alandır. Siteyi veya yüksek binaları veya imaj giydirilmiş binaları yatırım aracına dönüştürdüğünüzde, aslında bir adım ötede insanlar kira öder gibi sahip oldukları bir alana değil, bankadan ödünç aldıkları bir alana dönüşüyor, bu da ayrı bir konu mesela.
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi
