Hollywood Sinemasının İslâm’ı Ötekileştirmesi / Dr. Ayhan Küngerü

Başlangıçta sizi bu çalışmaya sevk eden nedenin “Batı dünyasında İslâm medeniyetine yönelik ayrıştırıcı unsurların ve ötekileştirmelerin devam etmesi” olduğunu ifade ediyorsunuz. Bu bir genelleme midir? Batının ötekileştirici çabaları kendi mahfillerinde ve İslâm dünyasında nasıl bir sonuca yol açmıştır? Neler söylemek istersiniz?
Medeniyetleri girift, çok katmanlı ve dinamik yapılar olarak düşünmek gerekir. Bu yüzden farklı medeniyetlerden bahsediyorsak o medeniyetin içinde yaşayan tüm insanları da kapsayan genellemeler, varmak istediğimiz nokta konusunda işlevsel olmayabilir. Ancak karşımıza çıkan örnekler bize farklı medeniyetlerin birbirlerine bakışı ve fikir edinme konusunda yardım edebilir. Medeniyetler konusunda öncelikle değinilmesi gereken unsurlardan biri medeniyetleri neden farklı düşünmemiz gerektiğidir. Tarihsel bir ayrışmanın söz konusu olduğu aşikârdır ama ülkeler arasındaki ayrışmanın ötesinde medeniyetler arasındaki farklılığın kavramsal bir çerçeveye oturtulması için temel çalışmalar Bernard Lewis’in Müslüman Öfkesinin Kökleri’nde dillendirdiği ve Samuel Huntington’un da bunu bir makaleye ve daha sonra da kitaba dönüştürdüğü medeniyetler çatışması kavramıdır. Tezin temel olarak önerdiği şey şudur: Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte ideolojik temelde yaşanan çatışmalar artık kültürel düzlemde ve medeniyetler arasında yaşanacaktır. Dünyada mevcut medeniyetler olarak da Batı, İslam, Çin, Ortodoks, Latin, Japon, Hindu ve muhtemel Afrika medeniyeti olarak sıralanır. Bu bağlamda Batı medeniyeti karşısında çatışma ihtimali en yüksek medeniyet de İslâm medeniyeti olarak görülmektedir. Şunu söylemeden geçmemek gerekir: Soğuk Savaş sırasında iki bloklu kamplaşmadaki Batı Bloğu yerine Soğuk Savaş sonrasında Batı medeniyeti getirilmiştir. Bir bakıma Batı aynen yerinde durmakta ve karşısındakilerin formu değişmektedir. Medeniyetler çatışması tezi Soğuk Savaş sonrası dünya siyasetinde Amerika Birleşik Devletleri’ne önerilen bir çerçeve niteliğindedir. Anlayışın temelinde de Batı ve Diğerleri (The West and the Rest) bulunmaktadır. Bu anlayışın yansımaları da yakın zamanda kendini göstermiştir. ABD Başkanı George W. Bush, 11 Eylül saldırısı sonrası yaptığı konuşmada dünya siyasetinde ABD’nin diğer ülkelere bakışı konusunda akılda kalıcı sert bir ifade kullanmıştır: “Ya bizimlesiniz ya da teröristlerle birliktesiniz.” 11 Eylül saldırısını kınayan ve terörü nereden gelirse gelsin lanetleyen, mücadele yolunun dünya siyasetinde medeniyet ekseninde gerçekleşen çatışmacı bir siyasetten daha farklı bir yolun olması gerektiğini gören ve savunan ülkeler de ABD’nin yürüteceği politikaların önüne geçememişlerdir. Başkan Bush yaptığı bir açıklamada teröre karşı yürütecekleri savaşı Haçlı seferi olarak nitelendirmiş ve terörizme karşı bu Haçlı seferinin zaman alacağını, 21. yüzyılın ilk savaşını kazanmanın zamanı geldiğini ve teröristler kadar teröristleri destekleyenlerin de suçlu olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra da Afganistan ve Irak işgalleri neticesinde milyonlarca insanın hayatını kaybetmesine tanık olmuştuk. Söylemsel ifadeler ve uygulamalar Huntington’un makalesinin başlığında kullandığı “Medeniyetler çatışması tezi mi?” ifadesini tekrardan akıllara getirmiştir. Bunun karşısında diğer ülkeler, medeniyetler arasında gerçekleşen bir çatışma düzleminden ziyade ittifak ve ortak paydaşım önerileri ortaya koymuşlardır. Yaşanan gelişmeler göz önüne alındığında medeniyetler çatışması perspektifinin ortaya koyduğu güvensizlik ortamını ortadan kaldırabilecek daha güçlü bir anlayışa ihtiyaç olduğu gözükmektedir.
İslâm dünyasının da bu konuda bir temsil sorunu var mıdır? Yapılan çalışmalar nelerdir? Sizce neler yapılmalıdır?
Öncelikle Doğu’nun sadece bir coğrafî alan olarak görülmediğinden bahsetmek isterim. Edward Said, Şark’ın imgesel coğrafya olduğundan bahseder. Şark, bir söylem ve temsil alanıdır. Bu söylem alanı da kendi ifade tarzını içinde taşır. Şark’tan ve İslâm’dan bahsedildiğinde Şark hakkındaki söylemi meşrulaştıran metaforik bir anlatım tarzı kullanılmaktadır. Yani Doğu’nun Doğu olarak konumlandırılması ve ötekileştirilmesinin bir Batı yaratısı olduğunu söylemek gerekmektedir. ’Öteki’nin oluşturulması için ötekinin ’Ben’ üzerinden var edilmesi gerekmektedir. Burada öteki olmadan var olmayan bir ’Ben’ kimliğinin oluşturulmasından bahsediyoruz. Bu bağlamda Batı, egemen, üstün konumunu sürdürmek için ’Öteki’ olana ihtiyaç duymaktadır. Basitçe şu ayrımlar söylemsel düzeyde yapılır: Eğer Batı toplumları ileri ise Doğu toplumları geridir. Batı toplumları dinamik, gelişmeye açık toplumlardır. Doğu toplumları ise durağan ve gelişmeye kapalı toplumlardır. Bu basit ayrımlar üzerinden iyi olmayan veya ’Ben’ olanın kendinde görmek istemediği tüm özellikler ’Öteki’ye atfedilir. Söylemsel düzeyde Teun A. Van Dijk’in ideolojik kare kavramsallaştırmasını hatırlayalım. Kendinin olumlu özelliklerini vurgula, ötekinin olumsuz özelliklerini vurgula. Kendinin olumsuz özelliklerini vurgulama, ötekinin de olumlu özelliklerini vurgulama. İdeolojik kare bize aynı zamanda medya ürünleri ve metinlerinde ötekileştirmenin kodlarını çözme konusunda da yardım etmektedir.
Batı ve İslâm karşıtlığını güçlendiren ve İslâm’ın temsilini olumsuz anlamda destekleyen unsurlara bakılırsa, öncelikle medeniyetler arasında çatışma olduğunu varsayan yaklaşımlar bilimsel olmasa da işlevseldir. Zaman zaman ortaya atılıp kullanılabilmektedir. Küreselleşmenin etkisiyle küresel terör ağları çatışma düşüncesini körükleyebilmektedir. Siyasal karar vericilerin Batı-İslâm medeniyetleri arasındaki çatışmayı belirtmek amacıyla “haçlı seferi”, “şer ekseni” gibi ifadeleri kullanmaları da sorunu derinleştirmektedir. Öbür taraftan olumlu olarak nitelenebilecek gelişmeler de vardır. Batı üniversitelerinde Müslüman aydınların artan varlığı olumsuz Müslümanlık algısını değiştirmektedir. Yeni iletişim teknolojilerinin gelişmesiyle bilgiye erişimin artması ve kolaylaşması çoğulcu bir iletişim ortamını da beraberinde getirmesi, olumsuz algının değişmesinde önemlidir. Hem Batılı aydınlar daha yakın araştırmalar yapabilmekte hem de Müslüman aydınların çalışmaları olumlu olarak görülebilmektedir.
İslâmofobi, oryantalizm ve İslâm konularında ciddi bir çekişme, hesaplaşma var. Özellikle 11 Eylül, Afganistan’ın işgali, Körfez Savaşı ve Arap Baharı konuları, Yeni Dünya Düzeni söyleminin sert sonuçları… Kültürel çatışma ise devam ediyor. Batı, İslâm’ı tehdit olarak görse de kendi kendini tüketen bir Batı da var. Düşüncelerinizi alabilir miyiz?
Ayrıştırıcı politika ve söylemlerin sonuçlarından devam edecek olursak Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde aşırı sağ grupların kendilerine daha fazla alan bulduğunu görmekteyiz. İslâmofobik ve zenofobik davranış ve eylemlerin her geçen gün daha fazla arttığını, Müslümanları ve yabancıları daha fazla tedirgin ettiğini söylemek gerekiyor. Bu durum da aslında demokrasi, eşitlik, ifade özgürlüğü gibi değerlerin Batı tarafından yeterince sahiplenildiği konusunda kuşku uyandırmaktadır. Toplumların ortak noktalarını değerler üzerinden tanımlamak, ancak ayrıştırıcı unsurlarını ırk, din eksenli düşünmek en başta Batı toplumlarının yaşadığı tarihsel sürece zarar vermektedir.
Günümüzde ırkçılığın tanımı ve kapsadığı alan genişlemiştir. Bu yüzden İslâmofobi’nin sadece bir fobi, Müslümanlara karşı duyulan bir korku olarak değil, ırkçılık perspektifinde düşünülmesi gerektiği kanaatindeyim. Runnymede Trust kuruluşu 1997 yılında İslâmofobi’yi İslâm’a yönelik veya karşı asılsız düşmanlık olarak nitelemiştir. İslâmofobi, Müslümanların ana akım politikalardan ve sosyal meselelerden dışlanmasına işaret etmektedir. Peki, İslâmofobik bakış açısı kendini nasıl oluşturur? Öncelikle İslâm’ı Batı değerlerinin karşısında konumlandırır. İslâm’ı yeniliklere cevap vermeyen bütünsel bir yapı olarak gösterir ve İslam’ın çoğulcu değerlerin karşısında yer aldığını belirtir. Bir bakıma İslâm, rasyonel düşünceden uzakta ve Batılı evrensel tarih çizgisinin dışında gösterilir. İslâmofobik ve zenofobik söylem ve eylemlerin Batı toplumları içerisinde artması Batı’nın yıllardır sürdürdüğü egemen konumun kendi içlerinde de sorgulanmaya başladığını göstermektedir. Fil dişi kuleden bakmanın fil dişi kulelere çekilmeye doğru gittiği söylenebilir.
Medeniyetler çatışması bağlamında öne çıkartılan filmler hangileridir? Hollywood film çözümlemelerinde dikkatinizi çeken nedir? Çok çarpıcı olanlarından biraz bahseder misiniz?
Edward Said’e göre Araplar sinema ve televizyonda “şehvet düşkünü” ya da “kana susamış namussuz” olarak gösterilirler. Sinemadaki bazı Arap stereotipleri “cinselliğe aşırı düşkün bir ahlaksız, sadist, kalleş biri” olarak karşımıza çıkmaktadır. İslâmî köktenciliği betimlemesi, Hollywood’un ulusal projesinin bir parçasıdır. Bu proje, Amerikan ulusunu idealize ederek Ötekini özelleştirir. Batıda genel olarak Arap ülkelerine “Arabistan” deme gibi bir eğilim bulunmaktadır. Bu kavramın genel olarak benimsenmesiyle birlikte birleşik bir Arap dünyası imgesi çağrıştırılmaktadır. Jack Sheen, konu ile ilgili temel teşkil edecek çalışmasında şöyle demektedir: “Hollywood’un çarpıtılmış merceğinden bakıldığında Araplar farklı ve tehditkâr görünmektedir. Irksal ve dinî çizgiden çıkan basmakalıplar Amerikan sinemasında derin bir şekilde yerleşmiştir. 1896’dan bugüne kadar film yapımcıları toplu bir şekilde Arapları –vahşi, kalpsiz, barbar dinci fanatikler ve özellikle Hristiyanlar ve Yahudiler olmak üzere medeni Batılıları terörize etmeye eğilimli para delisi kültürel ötekiler- 1 numaralı halk düşmanı olarak itham etmektedirler.” Hollywood köktenciliği öteki olarak belirlediği Arap, Müslüman ile eş tutma eğilimindedir. Hollywood aynı zamanda ilkel, Oriental Öteki figürünü inşa eder. Bu figür ilkel olmasının yanında despot, zengin, dejenere ve primitiftir. Bu minvalde birçok film bulunmakla birlikte Keskin Nişancı (American Sniper) filmindeki İslâm’ın ve Müslümanların olumsuz temsilini paylaşmak isterim. Film ezan sesiyle başlar ve ezanın sesi, hareket eden tankların sesi tarafından bölünür. Sanki ezan ve tank sesleri izleyicilere nerede olduklarına dair önsel bir bilgi vermektedir. Ezan sesini bölen tankların sesi Amerikan savaş makinesinin mücadele ettiği, savaştığı unsurun İslâm olduğunu göstermektedir. Değinilmesi gereken başka bir unsur da İslâm medeniyetinin ezan sesiyle temsilinin karşısına Batı/Amerikan medeniyetinin tank sesiyle birlikte gelen askerî temsilinin yerleştirilmesidir. Böylece İslâm medeniyeti ile savaş yoluyla mücadele edilebileceği gösterilmektedir. Filmin geneline bu düşüncenin hâkim olduğu söylenebilir. Irak Felluce’de geçen filmin ana karakteri Chris orada şeytanı gördüklerini ve teröristlerin Amerika’ya gelmelerine engel olduklarını, bu çöplükten daha fazlasını koruduklarını söyler. İslâm ve Şark korkulan ve çevrilmesi gereken bir şeydir. Tanrı nasıl Amerika’daysa şeytan da Irak ve Ortadoğu’dadır. Korkulan, dizginlenmeli ve yola getirilmelidir. Filmde Chris karakteri efsane olarak anılırken Iraklılar vahşiler, hacı askerleri, muj (mücahidin kısaltması) olarak anılırlar. Diğer taraftan Amerikalıları öldürmek için orada olan “vahşiler”, “asker çağında erkekler” gibi ifadeler monolitik bir Müslüman ve Arap algısı oluşturmaktadır. 2001 yılındaki Kara Şahin Düştü filminde Amerikan askerleriyle çatışan Somaliler “skinnies (sıskalar)” olarak adlandırılırken 2014 yapımı American Sniper filminde “vahşiler” halini alırlar. Kötü temsillerin Hollywood film endüstrisinin tamamına hâkim olduğu ya da bütün filmlerin böyle olduğu ifade edilemez. Ancak kötü temsillerin yapılan olumlu çalışmalarının etkilerini azalttığı ve İslâm’ın ve Müslümanların temsiline zarar verdiği gerçeği göz ardı edilemez. O yüzden Batı ülkelerindeki Müslüman akademisyenlere ve bizlere medyada üretilen içeriklerin arka planındaki anlamı ortaya çıkarmada büyük görev düşmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.