Pek çoğumuz için yetişkinlikte yaşadığımız sorunların kökenini çocuklukta aramak ve ailemizi sorumlu tutmak neredeyse otomatik bir refleks. Neden geçmişe ve ailemize bu kadar sıkı tutunuyoruz?
Çünkü geçmiş, yalnızca geride kalmış bir zaman dilimi değildir; kim olduğumuzu anlamanın anahtarıdır. Hepimiz bir hikâyenin içinden geliriz ve o hikâyenin ilk satırları, ailemizin elleriyle yazılmıştır. Anne-babamızla kurduğumuz o ilk ilişki, dünyayı nasıl algılayacağımızın temelini oluşturur. Sevgi, güven, değersizlik, korku, suçluluk gibi duyguların ilk tohumu orada ekilir. Bu nedenle insan zihni, yetişkinlikte yaşadığı her duygusal sarsıntıda içgüdüsel olarak o ilk sahnelere döner.
Psikoterapide “çocukluk kökenli şemalar” diye bir kavram vardır; bunlar, erken dönem deneyimlerin bizde bıraktığı kalıcı izlerdir. Bir ebeveynin ilgisizliği “ben değersizim” şemasını, aşırı kontrolcü bir aile “ben yetersizim” duygusunu yaratabilir. Yetişkin olduğumuzda bile, hayatın içinde bu duygular tetiklendiğinde, bilinç dışımız eski kayıtları açar. İşte bu yüzden çoğu insan kendini “Sanki yine o küçük çocuk gibiyim.” derken bulur.
Ama sadece bu değil. Geçmişe tutunmak, aynı zamanda bir açıklama ihtiyacıdır. İnsan zihni anlamlandırmayı, neden-sonuç ilişkilerini sever. Yetişkinlikte tekrarladığımız hatalarla, kırık ilişkilerle ya da içimizdeki o doldurulamaz boşlukla yüzleştiğimizde, içimizden hep aynı soru çıkar: “Neden?”
“Ben niye böyleyim?” sorusuna en kolay cevap “Çünkü ailem…” diye başlayan cümledir. Bu düşünce, suçluluk ve yetersizlik duygularımızı bir süreliğine hafifletir. Eğer bir neden varsa, eğer bir fail varsa, bu kusur yalnızca bize ait değildir. Bu, zihnin bulduğu bir ruhsal savunmadır; acının mantığını kurmaya, onu bir yere oturtmaya çalışırız.
Bir diğer nedeni umuttur. Ruhumuz, geçmişin yaralarını didikleyerek belki bir gün oradan bir özür, bir telafi, bir “Keşke öyle yapmasaydım.” cümlesi çıkar diye bekler. Bir yanımız hâlâ, eğer geçmişi yeterince incelersek adaletin tecelli edeceğini ve o çocukluk borcunun ödeneceğini umar. Oysa çoğu zaman, o borcun alacaklısı çoktan büyümüş, ama hâlâ o masanın başında beklemektedir.
Bu, aslında gerçekleşmemiş bir adalet arayışıdır. İnsan kalbi, kendi yarasını onaramayanlardan özür bekleyerek iyileşmeye çalışır. Fakat zamanla fark ederiz ki, bazı özürler asla gelmez. Ve biz, o gelmeyen özrü kabul etmeyi öğrenmek zorunda kalırız.
Geçmişe tutunmanın bir başka yönü de kimliktir. Benlik tasarımımız -yani “Ben kimim, neye değerim, sevilebilir miyim?” gibi temel inançlarımız- çocuklukta şekillenir. Eğer erken dönemde sürekli eleştirildiysek, sevgisizlik izleri taşıyorsak, benliğimizin temeli “yetersizim” ya da “değersizim” duygusu üzerine kurulur. Bu sağlam olmayan zemin, yetişkinlikte en küçük sarsıntıda bizi enkaz haline getirebilir. O yüzden geçmişe tutunmak, aslında oluşumumuzun kaynağına tutunmaktır.
Ancak bu tutunma, zamanla bir savunmadan çok bir bağımlılığa dönüşür. Çünkü geçmişi anlamak zorundayız, ama orada kalmak zorunda değiliz. Tutunmak, bizi oraya hapseder; anlamak ise özgürleştirir.
Aileyi anlamak, onları affetmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Fakat anlamadığımız her geçmiş, bugünü şekillendirmeye devam eder. Bu yüzden insanlar geçmişe takılı kalmaz, orada sıkışır; çünkü orası henüz tamamlanmamıştır. Biz geçmişin üzerine düşünmezsek, geçmiş bizim üzerimize çöker. Ve insan, kendini ancak geçmişine bakarak değil, oradan özgürleşerek büyütebilir.
Pek çok insan, yaşadığı acıların ailesinden kaynaklandığını bilerek “mağduriyet” rolüne tutunuyor. Bu “suçlama” döngüsünün, bireyin potansiyelini kısıtladığını söylüyorsunuz. Bu rolü bırakmak neden bu kadar zor ve “aileni suçlamadan sorumluluğa geçiş” pratikte ne anlama geliyor?
Bu, hayatın belki de en keskin virajı. Mağduriyet, insana acı verse de şaşırtıcı şekilde güvenli bir yerdir. Çünkü orada kontrol bizde değildir; geçmişte yaşananların gölgesinde kalmak, bugünün devasa sorumluluğunu almaktan çok daha kolaydır. Suçlamak, bir anlamda duygusal düzen sağlar; hikâyemizin bir nedeni, bir suçlusu olur. Bu da bizi belirsizlikten, o “nedensiz acı” hissinden korur. Ayrıca, bu rol bize gizli bir kimlik verir; “Benim kimliğim, yaşadığım acıdır.” Bu kimlik, tanıdık ve konforludur. Bu rolü bırakmak zordur, çünkü bilinmeyene, yani kendi gücümüzün potansiyeline adım atmaktır. Mağduriyet, bize pasif kalma hakkı verirken, aynı zamanda değişim için harcayacağımız enerjiyi bizden çalar.
Ancak ne yazık ki, mağduriyet hali, geçmişte donup kalmış bir benliğe aittir. Bu rolde kişi, kendini sürekli bir “tamamlanmamış çocuk” olarak hisseder. Sürekli bir beklenti içindedir: “Biri gelip beni kurtarmalı,” ya da “Ailem özür dilerse, telafi ederse her şey düzelecek.” Oysa olgunlaşma, acının kaynağına dönüp “Artık o çocuk değilim, benim bir yetişkin olarak gücüm var.” diyebilme sürecidir.
Şunu çok net ayırmalıyız: Suçlamayı bırakmak, anne babayı veya geçmişi aklamak anlamına kesinlikle gelmez. Yaşanan acı gerçektir ve o acıya saygı duymalıyız. Ama suçlamayı bırakmak, artık onların davranışlarının ve hatalarının bizim yaşamımızı yönetmesine, bizim sınır çizgilerimizi belirlemesine izin vermemek anlamına gelir. Bu, bir tür duygusal tahliye işlemidir; enerjinin akış yönünü değiştirmektir.
Sorumluluğa geçmek ise, işte o dönüşümün ta kendisidir. Demektir ki: “Bana bunlar yapıldı, bu bir gerçektir, bu benim seçimim değildi, ama ben artık neyi sürdüreceğime, hangi mirası taşıyacağıma kendim, bugünkü bilincimle karar verebilirim.” Bu, mağduriyetin zincirlerini kıran, kendi kahramanımız olmanın ilk cümlesidir. Bu, edilgen durumdan çıkıp, eyleme geçmektir; başkalarının size vermediği duygusal ihtiyacı, kendinize vermeyi öğrenmektir.
Peki bu pratikte ne demek?
Öfkeyi Enerjiye Çevirmek: Her tekrarda “Neden hep bu bana oluyor, neden onlar yaptı?” demek yerine, enerjiyi kendi içimize, kendi gelişim alanımıza yönlendiririz: “Ben bu döngüde neyi fark edebilirim, hangi davranışı değiştirebilirim, hangi sınırımı güçlendirebilirim?” Bu sorgulama, bizi pasiflikten kurtarır.
İçsel Doyum: Gerçek olgunluk, geçmişi unutarak değil; onunla sağlıklı bir ilişki kurarak başlar. Aileni suçlamadan sorumluluğa geçmek, geçmişte verilmemiş olanı bugün kendine verebilmektir: Koşulsuz sevgiyi, değeri, ilgiyi, güveni… O boşluk hissi, artık bir talep kapısı değil, kendine dönme daveti haline gelir. Artık o eksik kalan kısmı tamamlayacak tek kişi sensin.
Bu geçiş, hayatımızın kontrolünü ailenin defterinden alıp kendi ellerimize teslim ettiğimiz andır. İyileşmenin başladığı yer, suçlamanın bittiği ve kendi yetişkin sorumluluğumuzun başladığı yerdir.
Aileyle aramızdaki o duygusal “alacak-verecek” davasını, yani “veresiye defterini kapatma” fikrini ele alıyorsunuz. Bu hesabı kapatmak, yaşanan acıları yok saymak veya hafife almak anlamına mı geliyor?
Hayır, tam tersine… Burası çok kritik bir nokta. Bu hesabı kapatmak, artık o acının bizi yönetmesine ve tüketmesine izin vermemek anlamına geliyor. İnsan, yaşadığı acıyı unuttuğunda değil, o acının anlamını dönüştürdüğünde iyileşir.
Bu “Veresiye Defteri” metaforu, aslında hepimizin içinde bir yerlerde taşıdığı sessiz bir adalet arayışına işaret eder. Çocukken yaralandığımızda, içimizde hep bir umut belirir: “Bir gün annem, babam ya da hayat beni anlayacak ve o eksik kalan kısmı tamamlayacak.” Belki bir özür, belki bir fark edilme, belki de o koşulsuz sevgi borcunun ödenmesi beklentisi… Oysa çoğu zaman o özür gelmez. Ve biz, yetişkinliğe adım atsak bile o “duygusal borcu” kapatamadığımız için, ilişkilerimizde, seçimlerimizde, hatta kendimizle kurduğumuz bağda o hesabı açık tutmaya devam ederiz. Bu durum, bizi sürekli olarak geçmişteki alacaklı konumunda tutar.
İşte bu yüzden “veresiye defterini kapatmak” aslında o bitmek bilmeyen beklentiyi kapatmaktır. Artık borç tahsil etmeye çalışmamaktır. Çünkü o borcu ödeyecek kişi, o gün, o anda orada olmayan kişidir. Ve o gün, o kişiden hâlâ bir şeyler beklemek, bizi bugünde yaşamaktan ve kendi potansiyelimizi gerçekleştirmekten alıkoyar.
Bu, bir unutma değil; bir kabullenmedir. Kabullenme, geçmişteki eksikliğin bugünkü benliğimizde yarattığı boşluğu fark edip oraya kendi sevgimizi, emeğimizi, şefkatimizi koyabilmektir.
Birçok insan bu süreci “affetmek” olarak tanımlar ama ben daha çok “serbest bırakmak” kelimesini tercih ederim. Affetmek, bazen hâlâ bir üstünlük tonunu, bir yargılamayı taşır; oysa serbest bırakmak, iki tarafı da özgür kılar. Bu, “Annem doğru yaptı.” demek değildir; bu, “Annemin de elinden gelen bu kadardı, onun kapasitesi buydu.” diyebilmektir. Çünkü bazen anne-babamızın eksikliğini anlamak, onların da tıpkı bizim gibi insan olduğunu, onların da kendi travmalarının kurbanı olduğunu fark etmekten geçer. O duygusal defteri kapatmak, geçmişi küçümsemek değil, artık orada yaşamamayı ve öfkemizin zincirinden kurtulmayı seçmektir. Bazen en büyük affediş ve en büyük özgürleşme, artık beklememeyi öğrenmektir. Bu, kendi duygusal huzurumuza yaptığımız en büyük yatırımdır.
Suçlama evresinden çıkmak için ebeveynlerin de “yorgun” olabileceğini, onların da kendi hikâyeleri ve yükleri olduğunu fark etmenin öneminden bahsediyorsunuz. Kendi anne-babamızın “yorgun birer ebeveyn” olduğunu, onların da kendi travmalarının kurbanı olabileceğini anlamak, bizim iyileşme sürecimizde nasıl bir rol oynar?
Bu, bizim iyileşme sürecimizin en derin ve en zorlu dönüşüm noktasıdır. Bir insanı gerçekten anlamaya başlamak, onun neden öyle davrandığını, neden bize o acıyı verdiğini görmekle mümkündür. Bakın, bu, yapılanları haklı çıkarmak değil, asla mazeret sunmak değil; sadece yaşananlara insani bir bağlam kazandırmaktır.
Çoğu zaman anne-babamızı yalnızca “ebeveyn” rolü içinde, yani o erişilmez, kusursuz ve güçlü konumda görürüz. Onların da birer çocuk olduklarını, birilerinin yanında ağlamış, korkmuş, sevilmemiş, onay beklemiş insanlar olduklarını unuturuz. Oysa onlar da birilerinin ihmaliyle, sevgisizliğiyle, yorgunluğu ile büyüdüler. Belki de kendi anne-babalarından aldıkları travmatik mirası, ellerindeki tek “ebeveynlik aracı” olarak bize aktardılar. Bu farkındalık, suçlamanın yarattığı gerilimli havayı dağıtır ve yerini anlayışa, anlayışın yerini ise içsel bir hafiflemeye bırakır.
Bir ebeveynin sevgisizliği ya da duygusal eksikliği çoğu zaman bilinçli bir tercih değil, görmediğini gösterememektir. Çünkü kimse, kendi çocukluğunda öğrenmediği bir duygusal dili konuşamaz. “Yorgun ebeveyn” derken kastettiğimiz tam olarak budur : Duygusal olarak tükenmiş, kendi çocukluk travmalarının içinde sıkışmış, geçmişin ağırlığını sırtında taşırken çocuğuna da tam anlamıyla temas edememiş bir insan.
Bunu fark etmek, o eksikliğin bizde oluşturduğu acıyı anında azaltmaz ama o acıyı yönlendirme biçimimizi kökten değiştirir. Artık “Neden bana bunu yaptı? Benimle mi ilgili?” sorusunun yerini, daha büyük bir resme odaklanan şu soru alır: “Neden yapamadı? Onun hikâyesi neydi?” Ve bu küçücük dilsel ve zihinsel fark, ruhumuzda büyük bir duygusal dönüşüm yaratır.
Bu fark ediş, suçlamayı bitirmek değil; zinciri görmek anlamına gelir. Çünkü ebeveynimizi anlamak, onun yaşadığı zincirin bir halkası olduğumuzu fark etmek demektir. Bu farkındalık, aynı zamanda o zinciri kırma gücünü de beraberinde getirir. Artık miras alınan acıyı taşımak yerine, onu dönüştürme sorumluluğunu alırız. “Benim çocukluğumda sevgi eksikti, ama ben kendi hayatımda o sevgiyi üretebilir, kendime verebilirim.” diyebilmek, travmanın mirasından çıkışın en önemli adımıdır.
Yorgun bir anne-babayı anlamak, onlara hak vermek değildir; bu, öncelikle kendimizi özgürleştirmektir. Çünkü o yorgunluk hikâyesini görmediğimiz sürece, farkında olmadan biz de o hikâyeyi kendi çocuklarımızla, eşimizle ya da kendi içimizde yeniden yazarız. Gerçek iyileşme, onları suçlamayı bıraktığımızda değil; onların da bir zamanlar bizim kadar acı çekmiş olabileceğini kalpten hissettiğimizde başlar ve bize kendi hayatımızın kontrolünü geri verir.
“Toksik ebeveyn söylemleri” ve bunların yetişkinlikteki yankıları önemli bir konu. Bazen “senin tuzun kuru, söylemesi kolay” gibi eleştirilerle de karşılaşılabiliyor. Gerçekten de, ailesiyle hâlâ “toksik söylemlerin” olduğu bir ilişki içinde olan, belki onlara maddi veya manevi olarak bağımlı hisseden biri, bu “olgunlaşma” yolculuğuna nasıl başlayabilir?
Bu çok derin ve insani bir soru… Çünkü bahsettiğiniz durum, sadece “duygusal farkındalık” gerektirmiyor; aynı zamanda güvenli bir duygusal zemin istiyor. Ailesiyle hâlâ toksik bir döngü içinde yaşayan biri için, “olgunlaşma” bir hedef olmaktan çok, zamanla örülen bir süreçtir. Öncelikle şunu söylemek gerekir: Olgunlaşmak, kopmak değildir. Kimi zaman toplumun, hatta psikoloji dilinin bile yanlış anlaşılan bir noktası bu. “Aileni suçlamayı bırak.” demek, “Onlarla her şeyi affet, yokmuş gibi davran.” anlamına gelmez. Bu, kendi sınırlarını fark etmek, nerede tükenmeye başladığını anlamak ve duygusal enerjini artık iyileşmeye yöneltmekle ilgilidir. “Toksik ebeveyn söylemleri” -örneğin sürekli suçluluk hissettiren, manipülatif veya küçümseyici ifadeler- bireyin iç sesine karışır. Bir noktadan sonra, kişi annesinin ya da babasının sesini duymasa bile, onların eleştirisini kendi içinde sürdürür. Bu nedenle ilk adım, dışarıdaki sesleri susturmak değil; içerideki yankıyı fark etmektir. Çünkü toksik ilişkinin en güçlü yanı, içselleşmiş olmasıdır. Bu farkındalık, kişinin kendine şu soruyu sormasıyla başlar: “Bu düşünce bana mı ait, yoksa bir zamanlar bana söylenmiş bir cümle mi?”
Bu ayrım, minik bir duygusal özgürleşme alanı yaratır.
Eğer kişi hâlâ ailesiyle aynı evde yaşıyor ya da onlara bağımlı hissediyorsa, sınır koymak hemen fiziksel bir mesafe almak anlamına gelmeyebilir. Duygusal sınır, önce zihinde çizilir. Bazı cümleleri içinden tekrarlamak bile başlı başına bir pratik olabilir:
– “Onların söyledikleri, benim kim olduğumu tanımlamıyor.”
– “Ben onların hikâyesini taşıyorum ama tekrarlamak zorunda değilim.”
– “Sevgi, bazen sessizlikle de korunur.”
Bu tür onarıcı içsel diyaloglar, bireyin psikolojik dayanıklılığını artırır. Bu süreçte profesyonel destek almak, özellikle iç içe geçmiş aile ilişkilerinde büyük fark yaratır. Çünkü toksik ebeveynlerle kurulan bağ, sadece çocukluk dönemine ait değildir; yetişkinlikte de kararlarımızı, ilişkilerimizi, hatta öz değerimizi şekillendirir. Bir terapist eşliğinde bu bağın doğasını anlamak, hem kişisel bir “izin” hem de güvenli bir alan sağlar. Son olarak, olgunlaşma yolculuğu sessiz bir devrim gibidir. Dışarıdan çok şey değişmemiş gibi görünür ama içeride dev bir dönüşüm olur. Kişi artık annesinin ya da babasının sesine değil, kendi içsel rehberine kulak vermeye başlar. Bu noktada suçlama yerini anlayışa, bağımlılık yerini özgürlüğe, öfke yerini duygusal olgunluğa bırakır. İşte o an, kişi gerçekten büyümeye başlamıştır.
“İçimizdeki çocuğu iyileştirmekten” ve “kendi kahramanımız olmaktan” bahsediyorsunuz. Geçmişten gelen “sevgisizlik izleri” veya “doldurulamayan bir boşluk hissi” taşıyan bir yetişkin, bugün o içindeki yaralı çocuğu nasıl iyileştirebilir ve “yetişkin olma sorumluluğunu” nasıl alabilir?
Bu soru, kitabın en kalbinden geçen o iyileşme temasına dokunuyor. Çünkü içimizdeki çocuk, aslında geçmişte eksik kalmış sevgi, görülme ve anlaşılma ihtiyacının bugüne yansımış, donmuş hâlidir. Pek çok yetişkin, hayatının belli dönemlerinde farkında olmadan o çocuğun duygularını yaşar: Reddedilme korkusu, derin bir değersizlik hissi, bitmek bilmeyen bir onay arayışı ya da dayanılmaz bir yalnızlık.
Bu duyguların bugünkü hayatımıza sızması, “Hâlâ geçmişte takılıyız.” anlamına gelmez; aksine, bu durum bize iyileşme fırsatının kapımıza geldiğini gösterir.
İçimizdeki çocuğu iyileştirmek, o dönemi yeniden yaşamak değil; o çocuğun yaşadığı eksikliği bu kez yetişkin bilinciyle, şefkat ve sorumlulukla karşılamak anlamına gelir. Unutmayın, bir çocuk sevgisiz kaldığında, bunu anlamlandıramaz; tek çıkarımı şudur: “Demek ki ben sevilmeye layık değilim.” İşte biz, bugün, yetişkin halimizle o çocukla yeniden temas kurduğumuzda ona o büyük gerçeği hatırlatabiliriz: “Hayır canım, sen sevilmedin, çünkü sevmeyi bilmeyen ya da kendi travmalarıyla boğuşan yorgun bir çevredeydin. Ama bu, senin değerini zerre kadar azaltmadı, azaltmayacak.”
Bu, basit ama çok dönüştürücü bir farkındalıktır. Çünkü o andan itibaren, kişi artık geçmişin edilgen kurbanı değil; bugünün şefkatli tanığı ve koruyucusu olmaya başlar.
İyileşmenin ilk adımı, o doldurulamayan boşlukları bastırmayı bırakmaktır. O boşluğu dışarıdan (sürekli yemek, alışveriş, toksik ilişkiler) doldurmaya çalışmak yerine, önce o boşluğa korkusuzca bakmak gerekir. Kişi kendi içsel yalnızlığını, öfkesini ya da kırgınlığını fark ettiğinde genellikle korkar; çünkü yıllarca o duygularla yüzleşmemek için çabalayıp durmuş olabilir. Ama yüzleşmek, yeniden acı çekmek değildir; yüzleşmek, o acıya bu kez yetişkinin gücüyle eşlik edebilmek anlamına gelir. Yani çocukken yanında kimse yoktu, ama şimdi sen, yani en güçlü ve en güvenilir ebeveynin varsın.
Yetişkin olma sorumluluğu ise tam burada başlar: Geçmişi silmeden, onun üzerindeki etkisini tanıyarak bugünü yeniden inşa edebilmek. Yetişkin olmak, “her şey yolunda” maskesi takmak değil; zorlandığında bile kendi duygularının sorumluluğunu alabilmek, kendini yargılamadan dinleyebilmektir.
Birini suçlamadan, bir şeyleri inkâr etmeden şöyle diyebilmek: “Evet, zor bir çocukluk geçirdim ama bugün, kendi hayatımı şekillendirme ve kendi içime şefkatle bakma gücüm var.” Bu cümle, hem o içsel çocuğa bir koşulsuz güven mesajıdır hem de yetişkin benliğe bir taahhüt. Bu süreçte küçük ama somut pratikler iyileştirici olabilir: Kendi küçük haline içten bir mektup yazmak, onu koruyacak ve sevecek bir “bugünkü sen” imgesi oluşturmak ve belki de ilk kez o çok ihtiyaç duyulan “Kendine iyi bak.” cümlesini içtenlikle duymak, belki de kendine söylemek. İçindeki çocuk, geçmişte yaralanmış olabilir ama bugün onun yanında güçlü bir yetişkin var ve bu da kendi kahramanın olan senden başkası değil, diyebilmeliyiz. Ve işte o an, iyileşme bir varılacak hedef değil, bir yaşam biçimi haline gelir.
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi

