Gazze’den Bir Veda / Rona Yusuf Cemil Balata
Merhum sevgili babam Yusuf Cemil Nazmi Balata’ya ithafen...
Bana sevginin ve gülmenin anlamını öğreten, kalbimde asla silinmeyecek bir iz bırakan babama…
Gülüş, güven, sevgi, şefkat…
Bunlar sadece sıradan kelimeler değildi; bunların hepsi, kalbimde yaşayan ve oradan hiç gitmeyen babamdı.
İlk nefeslerimi, annem beni dünyaya getirdiğinde aldım. Annemin gülüşünü ve şefkatini gördüm; babamın ise aydınlık yüzünü ve gelişimle mutluluktan parlayan gözlerini… Etrafımdaki sesler, hayatlarına gelişimi kutluyordu. Sonra büyüdüm; sevgi dolu bir anne ve babanın yanında büyüdüm. Onları çok seviyordum, özellikle de babam beni gerçekten çok seviyordu.
Her gün işten döndüğünde bana oyuncaklar getirirdi. Onunla oynardım. Güldüğünde, benimle oynadığında, beni elimi tutarak anaokuluna götürdüğünde ve hakkımda güzel şeyler duyup benimle gurur duyduğunda onu daha çok severdim.
Sıcak bir yuvada, huzurlu bir sesin, güzel bir annenin ve özel bir babanın yanında büyüdüm. Ve şimdi paha biçilemez babamla olan hikâyem başlıyor…
Ben Ayet ve Abdullah’ın ablasıyım. Şefkatli bir annemiz ve bizim için yaşayan bir babamız vardı. Biz okula giderdik, babam ise işe giderdi. Kendisi öğretmendi. Eve döndüğümüzde annem yemek hazırlamış olurdu ve hep birlikte aynı sofrada yemek yerdik. Küçük ve sade bir aileydik. Küçük ama güzel şeylerin kıymetini bilirdik. Sorunlarımızı sakin ve güzel şekilde çözerdik.
Yemekten sonra ben ve kardeşlerim odamıza gidip ödevlerimizi yapardık. Babam biraz dinlenirdi, annem ise evi toparlardı. Sonra hep birlikte otururduk. Annem kendine ve babama kahve, bize ise çay, çikolata ve atıştırmalıklar hazırlardı. Sonra birlikte sohbet ederdik.
Babam beni “yol arkadaşım” diye çağırırdı. Beni bazen işine götürürdü, bazen de tatil günlerimde onunla giderdim ve bana hediyeler yapardı. O dünyanın en güzel babasıydı. Hayattan ailem dışında hiçbir şey istemezdim. Babamı bir kefeye, bütün dünyayı diğer kefeye koysalar yine de onu seçerdim.
Onu anlatabilecek hiçbir söz yoktu. Mutluluğumu onun gözlerinde görürdüm. Şefkati ellerinde, huzuru kucağında hissederdim. Babamı tanıyan herkes, benim onun için kim olduğumu da bilirdi. Beni kardeşlerimden ayırmazdı ama beni sırlarının emanetçisi gibi görürdü.
Bana hep derslerimde başarılı olmamı, birinci olmamı söylerdi. Bana doğru seçimleri yapmayı öğretirdi. Bana ne yapmam gerektiğini anlatırdı. Ona çok yakındım. Hiçbir hayalim yoktu ki gerçekleştirmesin. O yanımdayken hiçbir şeye ihtiyaç duymazdım.
Bir hata yaptığımda benimle oturur, konuşur ve yanlışımı güzelce anlatırdı. Aramızda çok fazla söz ve bağ vardı. Bana göre o dünyadaki bütün babalardan farklıydı. Onun yürüdüğü toprağı bile severdim. Ondan hiçbir isteği geri çevirmezdim. Uykuya dalmadan önce mutlaka yatağını hazırlardım, yemeğini getirirdim ve eve dönüp dönmediğini kontrol ederdim.
Her bayram beni yanında yatırır, bana sarılırdı. Sevgisi kanıma işlemiş gibiydi. Kalbimin atışının onun kalbine benzediğini hissederdim. Gerçekten hayatta sadece onu ve ailemi isterdim.
Doğum günlerimizi, annemle evlilik yıl dönümlerini, mezuniyet günlerimizi ve okul notlarımızı asla unutmazdı. Tüm özel günlerle ilgilenirdi. Bize hediyeler alır, onları farklı şekillerde hazırlardı.
Fakat bu güzel hayatımız, 07 Ekim 2023 tarihinde Gazze’de başlayan savaşla yavaş yavaş sona ermeye başladı. Savaş iki yıl dokuz ay sürdü. Ben, kardeşlerim ve annem savaşın içinde bir yıl yaşadık, sonra Türkiye’ye geldik.
Babamla vedalaştım ve ona son kez sarıldım. Bunun son sarılışımız ve sonsuz vedamız olduğunu bilmiyordum. Onu bir daha sadece beyaz kefenin içinde göreceğimi bilmiyordum. Bunun son olduğunu bilmiyordum…
Türkiye’ye geldikten sonra babam Gazze’de kaldı ama onunla bağımız hiç kopmadı. Her gün görüntülü konuşurduk. Onu görmeden uyuyamazdık. Tüm özel günlerimizi bizimle ekran üzerinden paylaşırdı.
Türkiye’ye geldikten dört ay sonra, babamın gece nöbet geçirdiği ve hastaneye kaldırıldığı haberi geldi. Bu çok ağır bir haberdi ama hayatımdaki en ağır haber değildi.
Doktorlar uzun süre testler yaptıktan sonra bize babamın akciğer, kemik, beyin, mide ve pankreas kanseri olduğunu söylediler. Hastalık çok ilerlemişti ve tedavisinin olmadığı söylenmişti. Uzun yaşamayacağını söylediler ama hayat ve ölüm Allah’ın elindedir.
Bu, hayatımın en büyük şokuydu. Çok ağladım ama Allah’a olan inancım büyüktü. Sürekli dua ettim, Allah’tan onu iyileştirmesini istedim. İmkânsız görünse de Allah’a olan inancım her şeyden daha güçlüydü.
Annem onu tedavi için Gazze’den çıkarmaya çalıştı çünkü savaş yüzünden orada hiçbir tedavi yoktu. Altı ay süren acıdan sonra babam Gazze’den çıkabildi. Ama hastalık artık vücuduna daha çok yayılmıştı. Mısır’a götürüldü ve hastaneye yatırıldı fakat onunla hiç ilgilenmediler. Hastanede sadece yatıyordu; ne doğru düzgün tedavi vardı ne de doktor…
Bu halde yaşamaya devam etti. Üstelik dışarı çıkmasına ya da ziyaretçi kabul etmesine bile izin verilmiyordu. Sanki yavaş yavaş öldüren bir hapishanede gibiydi.
Annem bizi Türkiye’de teyzelerimizin yanında bırakıp 18 Şubat 2025 tarihinde babamın yanına Mısır’a gitti. Bir hafta onun yanında kaldı ama onu sadece kısa süre görebiliyordu çünkü izin vermiyorlardı. Babamın annemi görünce ne kadar sevindiğini anlatamam…
Sonra annem Türkiye’ye geri döndü. Babam bize güzel hediyeler gönderdi. Daha sonra annem, babamı özel doktora götürebilmek için bir restoranda şef olarak çalışmaya başladı. Gerçekten de onu özel doktora götürdü ve çok yüksek masraflar ödedi.
Babam tedavi görmeye devam etti ama maalesef tedavi onun ölümünü hızlandırdı. Doktorlar vücudunun tedaviye cevap verdiğini ve iyileşeceğini söylüyordu ama gerçek öyle değildi. Beynindeki tümörleri küçültmek için radyoterapi aldı. Sonra kemoterapiye başladı. Bağışıklığı çok düştü, saçları döküldü, bedeni zayıfladı ve psikolojisi bozuldu.
Bir cuma günü annemle işe giderken babamı aradık ve iki buçuk saat konuştuk. Ona salatayı nasıl kestiğimi gösterdim. Bana:
“Allah seni ve anneni bana bağışlasın, güzel kızım.” dedi.
Yaklaşık iki saat sonra amcam annemi aradı. Annem önce önemli işimiz olduğunu söyledi ama ben cevap vermek istedim. Sonra amcam, babamın bilincini kaybettiğini ve anlamsız şeyler söylediğini söyledi.
Annem şoktan neredeyse yere düşecekti. Sonradan öğrendik ki babam duş aldıktan sonra dışarı çıkmıştı. Bağışıklığı çok zayıf olduğu için ciğerleri kötü etkilenmişti. Acilen hastaneye götürülmesi ve antibiyotik verilmesi gerekiyordu.
Ama kader… O cuma günü, hastalanmadan hemen önce, onunla iki buçuk saat boyunca konuşmuştuk. Bu, onun şefkat dolu sesini son duyduğum andı.
Hastaneye kaldırıldı ama tedavisi iki gün gecikti. Artık çok geçti…
Üçüncü günün gecesi annem bize babamı görmek için seyahat edeceğimizi söyledi. Onun yoğun bakımda olduğunu ve durumunun çok ağır olduğunu bilmiyorduk. Çok sevinmiştim çünkü onu görecektim.
Ama ertesi sabah, 27 Nisan 2025 tarihinde gözlerimi açtığımda anneannemin çok gergin olduğunu gördüm. Annem ona ne olduğunu soruyordu ama cevap alamıyordu.
Birden dayım geldi ve anneme sıkıca sarıldı. Sonra annem çığlık atarak:
“Yusuf gitti… HAYIRRRR!” diye bağırdı…
O an titremeye başladım ve ağladım. Hiçbir şeyi anlayamıyordum. Dedeme koşup:
“Lütfen tekrar kontrol etsinler, belki hâlâ yaşıyordur. Babam şimdi ölmemeli…” dedim.
Hayatımın en kötü günüydü. Ruhum bedenimden çıkacak gibi hissettim.
Sonra hemen Mısır’a gittik. Babamı morgda gördüğümde kalbim paramparça oldu. Onu o halde göreceğimi hiç düşünmemiştim.
Babamla aramızda bir söz vardı: İlk kez başörtüsü taktığımda onu bana o takacaktı ve ilk iğneyi o yerleştirecekti. Ama kader başka türlü yazılmıştı.
O anda kararımı verdim… Başörtümü babamın yanında, morgda takacaktım. Ve gerçekten de orada kapandım. Böylece sözümüzü yerine getirmiş oldum.
Ertesi gün onu yıkayıp beyaz kefene sardılar. Son kez vedalaşmak ve Kur’an okumak için yanına girdim. O an hareket ettiğini ve gülümsediğini gördüm. Sevinçle bağırdım:
“Anne! Babam hareket etti, gülümsedi! Acaba hâlâ yaşıyor olabilir mi?”
Annem bana:
“Hayır… Sadece senin yanında olduğunu hissetti.” dedi.
Sonra mezarlığa gittik. Yol boyunca ben ve kardeşim Ayet, babamın tabutunun yanında Kur’an okuduk.
Onu toprağa verirlerken sadece izliyordum. Arabaya dönerken sanki ruhumun bir parçası babamla birlikte toprağa gömülmüş gibi hissediyordum.
Daha sonra Türkiye’ye döndük. Ve böylece bu küçük, mutlu aile; neşesini kaybetti, gülüşü kırıldı ve dayanağını, güzel ruhunu kaybetti.
Size hayatımdaki en güzel günü anlatmayı unuttum…
10 Nisan 2025 tarihindeki son doğum günümdü. Babam bana ismimin yazılı olduğu altın bir kolye hediye etti. Sanki öleceğini biliyor ve bana bir hatıra bırakıyordu.
O gün ayrıca hastanede bana doğum günü kutlaması yaptı ve ismimle kısa bir türkü söyledi. O günkü mutluluğum tarif edilemezdi. Babam da çok mutluydu.
Ve bu, babamla geçirdiğim son doğum günüydü…
Çünkü babam doğum günümden sadece 17 gün sonra vefat etti.
SON
