Düşünce Kuruluşları ve Toplumsal Etkileri / Dr. Mehmet Münip Babur

Düşünce kuruluşları nedir? Neden ortaya çıkmışlardır, nasıl bir işlev üstlenmektedirler?
Literatürde düşünce kuruluşları “entelektüel girişimler”, “fikir fabrikaları”, “küresel fikirler endüstrisi”, “sembolik entelektüel otoriteler”, Washington’da “sırasını bekleyen hükümetler” gibi sıfatlarla anılmaktadır. Düşünce kuruluşları bilgi temelli kuruluşlardır. Bilgi temelli olmaları, bilgiyi üretmeleri, paketlemeleri ve yeniden paketlemeleri, dağıtımını yapmaları, pazarlanması gibi boyutları kapsamaktadır. Düşünce kuruluşları, üstlendikleri rol ve işlevler, bilgiyle kurdukları ilişkiler farklılık gösterdiğinden farklı türlerde ortaya çıkmışlardır. Bu kuruluşlar, bilginin üretimi ve sunumunda akademik bütünlük ilkelerine uymada titizlik, kar amaçlı olup olmamaları, idari ve/veya mali yönden özerklik durumlarına göre farklılaşabilmektedir.
Günümüzde küresel bilgi toplumlarında yaşadığımız iddia edilmekte, artık bu aşamada bilginin yetersizliğinden değil bilgi yığılımlarından bahsedilmektedir. Bu nedenle “doğru bilgi”nin, “doğru zamanda”, “doğru bir şekilde/form”da sunumu önem kazanmaktadır. Düşünce kuruluşları işte bu noktada önemli rol ve işlevler üstlenebilmektedir. Bu kuruluşlar, bilgi ile karar vericiler, akademi ile politika oluşturucu çevreler, politika belirleyiciler ile kamuoyu arasında köprü görevi görür. Akademik ve diğer türden bilgileri karar/politika oluşturucu çevrelerin ihtiyaç duydukları form ve biçimlerde sunarlar. Sundukları bilgilerin ve bu bilgilerin dönüştüğü karar ve politikaların müdafiliğini ve propagandasını yaparlar. “Fikirler iklimi”ni meşrulaştırmak ve sürdürmek veya yeni bir fikir iklimi inşa etmek gibi işlevler üstlenirler. İkna sanatında, gündem oluşturmada, kamuoyunun veya karar alıcı çevrelerin rızasını sağlamada ustalaşmışlardır. Bu yönleri nedeniyle önde gelen düşünce kuruluşu araştırmacısı James G. McGann tarafından “beşinci güç” olarak adlandırılmaktadırlar.
Düşünce kuruluşlarının ilk defa ne zaman ortaya çıktığı ve ilk örneğinin hangi kuruluş olduğu literatürde tartışılmaktadır. Yaygın olarak düşünce kuruluşu şeklinde Türkçeleştirilen “think tank” kavramının 1950’lerde ABD Savunma Bakanlığı için çalışan RAND Corporation’dan kaynaklandığını belirten Diane Stone gibi araştırmacıların yanı sıra bu kuruluşların tarihini Fabian Society’e (1884) kadar geriye götürenler de bulunmaktadır. Düşünce kuruluşlarının küresel bir fenomen olarak ortaya çıkmaları 2000’ler sonrasında olmuş, bu dönem Türkiye’de de düşünce kuruluşlarının en hızlı arttığı dönem olmuştur.
Düşünce kuruluşlarının son dönemde yaygınlaşmalarının sebebi nedir?
Düşünce kuruluşları, 20. yy’ın son çeyreğinden itibaren görülmeye başlanmış, 2. Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş Döneminden itibaren sayıları artmaya başlamıştır. Bu kuruşları ve oralarda çalışan bir dizi özel araştırmacı grubunu tanımlayan think tank kavramı, sayılarının artmasının bir sonucu olarak, 1960’larda popüler kullanıma girmiştir. Öncesinde Batı dünyasına ilişkin bir fenomen olan bu kuruluşlar, 2000’li yıllardan itibaren Küre çapında yayılmaları ve sayılarının artması nedeniyle küresel bir fenomen haline gelmişlerdir. Bu çoğalma ve yaygınlaşmanın; bilgi ve teknoloji devrimlerinin etkisi, ulusal devletlerin bilgi üzerindeki tekellerinin sona ermesi, politik sorunların artan karmaşıklığı ve teknik doğası, devletin boyutunun artması, hükümetlere ve seçilmiş yetkililere güvenin sarsılması, küreselleşmenin etkisi, devlet ve devlet-dışı aktörlerin çoğalıp etkilerinin artması, doğru ellerde ve formda, uygun zamanda sunulan/erişilen kısa ve özlü bilgi ve analize ihtiyacın artması gibi sebeplerinin bulunduğu küresel bir düşünce kuruluşları endeksi olan Global Go to Think Tank İndekslerinde ileri sürülmektedir.
Düşünce kuruluşlarının çoğalma ve küresel yayılımlarının bu genel sebeplerinin yanı sıra Türkiye’ye özgü bazı başka sebepleri de bulunmaktadır. Tarihsel koşullar, ortaya çıkan sorunlar ve fırsatlar Türkiye’de bu kuruluşların çoğalmalarına ve etkilerinin görünür hale gelmesine etki etmiştir. Bu anlamda; 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrası Batı ile resmi ilişkilerde meydana gelen iletişim sorununu kısmen de olsa bertaraf etmek ve ikincil kanal işlevi üstlenmesi için Dış Politika Enstitüsünün kurulması, 1990’larda Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bağımsızlığına kavuşan Türki Cumhuriyetlerle ilişkileri geliştirmeye yardımcı olmaları amacıyla düşünce kuruluşlarının kurulması, 2000’lerden sonra hükümetin düşünce kuruluşlarıyla işbirliğine açık olması, AB ile uyum sürecinin hızlanması ve ortaya çıkan demokratik ortam gibi tarihsel dönüm noktalarından ve elverişli koşullardan bahsedilebilir.
Düşünce kuruluşları ar-ge birimlerinden farklı mıdır?
Düşünce kuruluşları ile aralarına keskin ayrımların konulamadığı R. Kent Weaver ve James G. McGann’ın “kardeş yapılar” olarak niteledikleri, üniversitelerin araştırma merkezleri, kâr amaçlı danışmanlık ajansları, devlet araştırma geliştirme kuruluşları, geçici hükümet komisyonları, ilgi/çıkar grupları, parti araştırma-politika kurulları gibi yapılar bulunmaktadır. Bu yapılar ile düşünce kuruluşlarının araştırma ve bilgi üretme faaliyetleri arasında benzerlikler bulunmaktadır. Benzerlik özellikle araştırma ve geliştirme faaliyetleriyle, sorunların veya sorun alanlarının tespit edilmesi ve bu sorunların çözümüne ilişkin pratikte uygulanabilir, bir proje/ürün veya karara dönüşebilir fikirler geliştirilmesi gibi noktalarda görülebilmektedir.
Araştırma yapan ve bilgi üreten kuruluşların amaçları farklılık gösterdiğinden ürettikleri bilgilerin niteliği de değişmektedir. Özellikle ar-ge birimleri ile düşünce kuruluşlarının bilgi üretimleri arasındaki temel farklılık, genelde ar-ge birimlerinin araştırma geliştirme faaliyetleri son aşamada somut bir çıktı/ürüne dönüşürken, düşünce kuruluşlarının araştırmaları karar ve politikalara dönüşmektedir. Bu karar ve politikalar ar-ge birimlerinin geliştirdikleri ürünler gibi somut olmadığından düşünce kuruluşlarının etkilerini ölçmek ve değerlendirmek kolay olmamaktadır. Çok etkili kuruluşlar olmalarına karşın pek çok durumda en azından kamuoyu nezdinde bu etkileri gölgede kalabilmektedir.
Düşünce kuruluşlarının toplumsal etkilerine dair neler söylemek istersiniz?
Etkili araştırmalar yapmaları, mevcut fikir iklimine etki etmeleri veya yeni bir fikir iklimi oluşturabilmelerinin yanı sıra müdafilik (advocacy) yapmaları, bir fikrin savunuculuğunu ve propagandasını yapmaları, kamuoyunu ama özellikle okuryazar ve entelektüel olan toplumsal kesimlerine etki edebilmeleri düşünce kuruluşlarının toplumsal işlevlerinin en bariz olanlarıdır.
Düşünce kuruluşları, bazı durumlarda akademiden ve medyadan çok daha etkili olabilmektedir. Bu kuruluşların, akademinin tabi olduğu akademik bütünlük ilkelerine sıkı bir şeklide bağlı olmamaları, evrensel bilgi üretimi yerine daha amaç odaklı araçsal bilgi üretmeleri, bu bilgiyi kendilerinden talep edenlerin istedikleri tarz ve biçimlerde sunmaları, medya ve diğer iletim araç ve ortamlarını etkili kullanmaları, toplumun her düzeyinde karar alıcı çevrelere nüfuz edebilmeleri nedeniyle toplum üzerinde görünür ve görünmez etkileri çok fazladır. Ancak literatürde bazı düşünce kuruluşlarının güçlerinin, medya ortamlarında görünür olmaktan ziyade perde gerisinde kalmalarından geldiği de ileri sürülebilmektedir.
Düşünce kuruluşları özellikle Türkiye’de toplumsal bir temsil alanı olarak ortaya çıkmaktadır. Düşünce kuruluşları toplumsal kesimlerinin düşünce -ideolojileri ve taleplerinin ortaya çıkarılmasında, şekillendirilmesinde ve toplumsal-politik arenaya yansıtılmasında etkili olmaktadır. Bu yönüyle toplumsal kesimlerin kendilerini diğer toplumsal kesimlere sunmalarını sağlamaktadırlar. Bilgi, düşünce ve bunun üretimi odaklı olan bu kuruluşların Türkiye’de etkileri genişledikçe başka toplumsal kesimlerin girmek ve kendilerini sunmak istedikleri bir arena/toplumsal alan olarak ortaya çıkmaktadırlar. Bu toplumsal alanda diğer alanlarda olduğu gibi rekabet, çatışma ve işbirlikleri söz konusu olmaktadır.
Düşünce kuruluşları geleneksel bilimsel paradigmayı değiştirebilirler mi, yeni bir bilgi üretimi misyonunu üstlenebilirler mi?
Bilginin paradigmalar şeklinde ilerlediği, ortaya çıkan yeni bilimsel problemleri açıklamada yetersiz kalan paradigmaların yerlerini yenilerine bıraktığı ve böylece bilimin paradigma değişimleri şeklinde ilerlediği Thomas S. Kuhn tarafından ileri sürülmektedir.
Bir süreden beri bilgi paradigmasının değiştiği veya değişmeye başladığı yönünde iddialar bulunmaktadır. Ana akım bilgi üretimi, halen üniversitelerin tekelinde bulunmaktadır. Ancak başta düşünce kuruluşları olmak üzere sivil toplum kuruluşları, devlet birimleri, işletmeler ve benzeri kuruluşların ar-ge birimleri bilgi üretmektedir. Bu kurum ve kuruluşlar ile üniversitelerin bilgi üretim tarzları ve ilkeleri arasında farklılıklar bulunmaktadır. Bilgi üretim aktörleri üniversite dışında da gelişerek bir heterojenleşme ve çeşitlenmenin ortaya çıkmasını sağlamışlardır. Bu heterojenleşme bilgi üretiminin talep kısmında da mevcut olup üretilen bilgi ticari bir nitelik kazanmaya başlamıştır. Michael Gibbons ve arkadaşları, üniversitenin temsil ettiği ve mod1 bilgi üretimi olarak tanımladıkları geleneksel bilgi üretiminden, üretim ve tüketim yerleri itibariyle heterojenleşmeyle ve ticari bir ürün olarak üretilme ve sunulma ile ön plana çıkan, mod2 olarak tanımladıkları yeni bilgi üretimine doğru bir evrilmenin var olduğunu ileri sürmektedir.
Yeni bilgi üretim aktörlerinin en önemlilerinden biri de düşünce kuruluşlarıdır. Düşünce kuruluşları kendilerinden bilgi üretimi talep edenlerin veya sözleşmeli araştırma kuruluşu olarak sözleşme sahiplerinin beklenti ve amaçlarına uygun biçimde/formda üretim yaparlar. Bu yönleriyle tipik bir yeni bilgi üretim aktörü olarak ortaya çıkmışlardır.
Türkiye’de düşünce kuruluşlarının gelişimi, yapısı hakkında bilgi verir misiniz?
Türkiye’de düşünce kuruluşlarının ilk örnekleri, Batı’da ortaya çıkan bu kuruluşların Türkiye’de muadillerinin bulunması gerektiği yaklaşımıyla kurulmaya başlanmıştır. Daha sonra ortaya çıkan ihtiyaçlar da bu kuruluşların yaygınlaşmasını sağlamıştır. Ardından dünyada küresel bir olguya dönüşen düşünce kuruluşları gerek iç gerekse dış konjonktürün bu kuruluşların çalışmaları için uygun bir ortam sunmasıyla Türkiye’de sayıca ve nitelikçe artmaya ve gelişmeye başlamıştır. Ancak henüz yeterli bir düzeyde Türkiye’de düşünce kuruluşu kültürünün oturmadığı kabul edilmekte, bu kültürünün oturması için kuruluş temsilcilerince bir çabanın sürdürüldüğü görülmektedir.
Türkiye’de düşünce kuruluşlarının algılanma veya değerlendirilmelerine ilişkin farklılıkları yansıtan, kısmen kuruldukları dönemin konjonktürünün etkilerini ele veren İngilizce think tank kavramının Türkçeleştirilmesindeki farklılıklar dikkat çekicidir. Türkiye’de devlet ve üniversitelere bağlı olanlarının yanı sıra sivil toplum temelli düşünce kuruluşları bulunmaktadır. Yaptığımız çalışmada sadece sivil toplum temelli 55 tane düşünce kuruluşu tespit edilmiştir. Düşünce kuruluşları sektöründe değişim hızlı olduğundan kapanan ve yeni açılan düşünce kuruluşlarından dolayı bu sayılar değişebilmektedir. Yaptığımız araştırmalardan, Türkiye’de düşünce kuruluşlarının dönemsel gelişimleri hakkında bazı tespitler yapılabilmiştir. Buna göre, Türkiye’de 1960-1989 arası birinci dönemde düşünce kuruluşlarının %12’si; 1990-1999 arası ikinci dönemde %17’si; 2000’ler sonrası dönemde %71’i kurulmuştur. Bu rakamların gösterdiği gibi 2000’ler sonrasında yurt içi ve yurt dışı koşulların düşünce kuruluşları açısından uygun olması, siyasal iktidarın bu yapıları desteklemesi gibi etkenler sayısal yığılımlarını açıklayabilmektedir.
Türkiye’de düşünce kuruluşlarına ilişkin tespitlerimizden biri de bu kuruluşların kuruluş yerlerine ilişkindir. Elli beş sivil toplum temelli düşünce kuruluşu üzerinden yapılan tespite göre, bu kuruluşların %50’si Ankara, %40’ı İstanbul ve %10’u Kütahya, Mardin, Kars ve Diyarbakır ve Bursa illerinde birer tane olmak üzere kurulmuşlardır. Bu haliyle düşünce kuruluşlarının %90’ı politika ve ekonominin merkezi olan iki ilde toplanmıştır. Bu durum özellikle yükseköğrenim kurumlarının yığılım durumuyla da benzerlik göstermektedir.
Türkiye’de sağ, sol ve liberal düşünsel-ideolojik temelde düşünce kuruluşları bulunmaktadır. Ancak literatürde Türkiye’de bu kuruluşlar için “Ankara merkezli” ve “İstanbul merkezli” şeklinde daha genelleyici bir ayrım yapılmaktadır. Bu ayrım, coğrafi bir ayrım olmaktan ziyade buralarda kurulan kuruluşların genel eğilimlerine işaret etmektedir. Bu ayrımın temelinde, Ankara merkezli düşünce kuruluşlarının daha devlet odaklı ve sağ veya muhafazakâr bir eğilime sahip oldukları; İstanbul merkezli olanlarının daha liberal eğilimlere sahip oldukları ve ekonomi çevreleriyle ilişkili oldukları gibi bir varsayım bulunmaktadır.
Türkiye’deki düşünce kuruluşlarının ne gibi sorunları var?
Düşünce kuruluşlarının farklı türden sorunları bulunmaktadır. Bu sorunların temelinde gerek literatür gerekse düşünce kuruluşu temsilcileri ile yapılan görüşmelerden çıkan sonuca göre, Türkiye’de düşünce kuruluşu kültürünün henüz beklenen seviyede gelişmemiş olması bulunmaktadır. Düşünce kuruluşu kültürünün gelişmesiyle vurgulanmak istenen hususlar; bu kuruluşların maddi ve manevi olarak desteklenmesi, filantropi (hayırseverlik) geleneğinin gelişerek, bu kuruluşların örgütlenmesi ve sürekliliğini sağlamaya yönelmesi, politika, toplum ve ekonomi çevrelerince kendileri için çalışmalar yapılması için talepte bulunmalarıdır. Düşünce kuruluşlarının başlıca sorunları, hukuki yapılanma sorunları, entelektüel işgücü sorunları, finansman/gelir sorunları, bilgi kaynakları sorunları gibi sorunlardır. Gelir ve finansman sorunu, sayılan diğer sorunlarının da başlıca kaynağı ve derinleşmesinin bir tetikleyicisi durumundadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.