Çocukluk Bağlanmalarının Yetişkin Cinselliğine Etkisi / Klinik Psikolog Dr. Kübra Yılmaztürk Yıldırım

İnsan psikolojisi açısından “Bağlanma” deyince ne anlamalıyız?
İnsanın ilişki arayışının psikolojik boyutta oluşu bizi bağlanma kavramına götürmektedir. Bir çocuğun anne figüründen ayrılma ya da onu kaybetme tepkisinin anlamı, onu bu figüre bağlayan ilişkinin anlamında yatar. Doğumdan hatta anne karnından itibaren, çocuğun bağlandığı kişiye dair bir algısı ve kavrayışı oluşagelmektedir. Bowlby, bağlanma davranışını bağlanmanın kendine has bir motivasyona sahip olduğu ve çiftleşme ve beslenmeye hizmet eden sistemlerden kaynaklanmadığı konusunda ısrarcı olmuştur. Geçmişten bu yana yapılan birçok hayvan deneyinde de fark edildiği üzere; yavrular sadece doymak ve fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak için değil, bununla birlikte, sığınma, korunma, güvende ve ait hissetme ihtiyaçlarına da karşılık gelecek şekilde bir bakım verene bağlanmaktadırlar. Bowlby’nin teorisi ve Ainsworth’un çocuklarla yaptığı çalışmalarda insan yavrusunun da çok benzer bir yönelim içerisinde olduğu görülmüştür.
Göbek bağının kesilmesinin ardından anneden ayrılan insanoğlunun kısa süre içerisinde duygusal ve sosyal bağlar geliştirip yeniden anneye, babaya ya da bakıcıya bağlanması söz konusu olur. Plasentasından ayrılan yavru psikolojik bir bağ olan bağlanma ile sosyal bir plasentaya yani aileye bağlanmaktadır. Bağlanma teorisi genlerimize işlemiş yakınlık kurma ihtiyacını temel alır. Aslında özel birine yakın olma ihtiyacı o kadar önemlidir ki beynimizde bağlanma figürlerimizle bağlantı kurma ve bunları düzenleme için özel bir biyolojik mekanizma bulunur. Bağlanma teorisinin ve Bowlby’nin eserlerinin tamamının kalbinde, anne ve bebek arasında gelişen ve diğer bütün buna müteakip işlevlere dair devam eden erken gelişim döneminde ortaya çıkan duygusal bağ yatmaktadır. Yeni doğan ve ona bakım veren arasında kurulan bağlanma, sadece bir sevgi bağı değil, aynı zamanda çocukların kişisel ve duygusal gelişimini şekillendiren ve onların hayatları boyunca yakın ilişkilerini yönlendiren yaşamsal bir bağdır. Yapılan araştırmalarda, bağlanma sorunu yaşayan bebeklerin düşük vücut ağırlığından, beslenme güçlüklerine ve zekâ geriliğine kadar birçok sorunla karşı karşıya kaldıkları da ortaya konmuş bir gerçektir.
Bağlanmada içsel çalışan modellerin rolü nedir? “İçsel çalışan model” ne demektir?
Bağlanma kuramının en temel kavramı “içsel çalışan modeller” ya da diğer adıyla zihinsel temsillerdir. Bowlby, bağlanma ile ilgili içsel çalışan modelleri, çocuğun bağlanma figürünün ulaşılabilirliği ve tepkiselliği konusundaki beklenti ve duyguları olarak ifade etmiştir. İçsel çalışan modeller, bebeğin bağlanma figürüyle etkileşimini etkilemekle birlikte ayrılık durumundaki tepkileri de belirlemektedir. İçsel çalışan modeller gelecekteki bağlanma biçimlerinin nasıl olacağının da ana belirleyicileridir. Bebeğin bakım verenle kurduğu ilişki zaman içerisinde onun kendisine ve dünyaya dair bir algı geliştirmesine neden olur. Bowlby, içsel çalışan modellerin benliğe ve başka kişilere ilişkin beklentilerin, çocukluktaki ve yetişkinlikteki duygu, davranış ve bilişler arasındaki sürekliliğin ana kaynağı olduğunu ifade etmiştir. Bunun yetişkin bağlanma biçimlerinin açığa çıkmasında temel bir öğe olduğunu öne sürmüştür. Kendisine ve dünyanın geri kalanına dair bir model oluşturan çocuk, tüm ilişkilerinde bu modele göre davranmakta ve beklentilerini ve verme-alma dengesini ona göre kurmaktadır.
“Yetişkinlerde bağlanma” nasıl değerlendiriliyor? Çocuklukta gözlenen davranış örüntüleri, yetişkin romantizmine ve cinselliğine etki ediyor mu?
Yaşamın ilk yıllarında ebeveynlerle geliştirilen bağlanma biçimi, kişinin yetişkin yaşamında kurduğu ilişkiler için de önemli bir belirleyicidir. Bowlby’nin bağlanma kuramı yakın ilişkilerde yaşanan bilişsel, duygusal ve davranışsal süreçleri açıklamada yaygın olarak kullanılmaktadır. Dolayısıyla çocukluk yıllarında oluşan tüm bu zihinsel ve ruhsal yapılar yetişkinlik yaşamı boyunca da benzer biçimde gelişmeye devam etmektedir. Bowlby’nin içsel çalışan model kavramı, bebeklikten çocukluğa oradan da yetişkinliğe devam eden bağlanma biçimlerine dair artan ilgi için, sağlam bir zemin teşkil etmiştir. Yapılan araştırmalarla birlikte, bağlanma biçimlerinin çocukluğun ilerleyen dönemlerinde ve ergenlik yıllarında da benzer şekilde devam ettiğine dair bilimsel kanıtlar bulunmuştur. Bu durumun nedenlerine bakıldığında, bağlanma biçimlerinin, ebeveynlerin çocuk yetiştirme tarzlarına etki ettiği gerçeği ile karşılaşırız. Dolayısıyla anne karnından itibaren içinde var olduğumuz aile ve ilişkiler, nöronal yapımızda değişiklikler oluştururken, ciddi bir öğrenme ile de yaşamlarımızı şekillendirmektedir. Bir çocuğun iki değil üç ebeveyni vardır; anne ve babası ile birlikte onların ilişkisi de çocuğun yetişkinlik döneminde ötekinden beklentilerini şekillendiren en önemli örnek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bağlanma ilişkilerinin yetişkinlikteki diğer ilişkilerden en önemli farklılığı, bağlanılan kişinin varlığının diğer kişide güven ve ait olma duygusu yaşatması, yokluğunda ise kişinin yalnızlık ve tedirginlik yaşamasıdır. Cinselliğin de ilişki üzerine kurulu, hatta cinsel ilişki olarak dile yerleştiği göz önünde bulundurulduğunda, yetişkin bağlanma biçimlerinden etkilenmemesi olanaksızdır. Bağlanma biçimi kaygılı-kararsız olan yetişkinlerin, eşleri tarafından terk edilmekten korktukları, eşi idealize ettikleri, uç bir cinsel çekime odaklandıkları, kıskanç ve duygusal açıdan dengesiz bir tutum sergiledikleri gözlenmiştir. Kaçınan bağlanma biçimine sahip bireyler ise yakın ilişki kurmaktan uzak durmakta ve eşlerine soğuk ve uzak davranmaktadırlar. Bununla birlikte cinsel ilişkiyi bir haz aracı olarak görürler fakat derinlemesine ilişki kurmaktan kaçınırlar. Zihinsel temsiller açısından bakıldığında, farklı bağlanma biçimine sahip olan bireylerin kendilik ve başkalarını temsilleri de değişmektedir. Güvenli yetişkinler genel olarak sevilebilir olduklarını, başkalarının da güvenilir ve sevilebilir olduğunu düşünmektedirler. Bu çerçevede ilişkiye bakan kişilerin cinsel ilişkiye girme sıklığı, orgazm deneyimi ve hatta cinsel sorunlarının dahi farklılık göstermesi kaçınılmazdır.
“Öznel iyi oluş” ve “psikolojik iyi oluş” ne demektir?
Öznel iyi oluş, bireylerin mutluluk olarak kabul ettikleri durumlara ve şeylere, verdikleri duygusal tepkileri ve yaşam doyumu değerlendirmelerini içeren bir kavramdır. Yani biz neye mutluluk diyoruz, hangi durumda kendimizi mutlu kabul ediyoruz ve öyle davranıyoruz… Bu yapı kendi içerisinde üç ayrı özellik barındırmaktadır. İlki, öznel iyi oluşun kişisel bakış açısı ile ilgili oluşudur. İkincisi, negatif faktörlerin olmadığı anlamına gelmemekle birlikte olumlu (pozitif) ölçütler içermesidir. Üçüncü özellik ise öznel iyi oluş ölçütlerinin bireyin kendi hayatına bakış açısıyla hayatının genel bir değerlendirmesidir. Öznel iyi oluş, insanların yaşamlarını nasıl değerlendirdiklerini konu alan pozitif psikoloji yaklaşımıdır. En genel anlamda, insanların yaşam kalitesinin ve ruh sağlığının temel değerlendirme ölçütü olarak görülmektedir. İyi oluş teorilerinin iki ana perspektifi olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi kökleri Aristoteles’in “eudaimonia” felsefesine dayanan, objektif olarak “iyi” sayılabilecek yaşam kriterlerine bağlı olarak yaşanan “mutluluk” (hapiness) yaklaşımıdır. Eudaimonia perspektifinden hareketle öznel iyi oluş kavramı geliştirilerek psikolojik iyi oluş kavramı ortaya atılmıştır. Psikolojik iyi oluş modelinde; kendini kabul, diğerleri ile iyi ilişkiler kurma, çevresel hâkimiyet, yaşam amacı, kişisel gelişim ve otonomi şeklinde sıralanabilecek altı boyut tanımlamıştır. Daha kestirmeden ifade etmek gerekirse, psikolojik iyi oluş kavramı bireyin var olan yaşamı ve içinde bulunduğu şartlarla ilgili olumlu bir bakış açısına sahip olmasını ifade etmektedir. Psikolojik iyi oluşu yüksek olan birey, kendinde ve ilişkilerinde var olan sürekli gelişme ve ilerlemeyi hissederek, yaşamının anlamlı olduğuna inanır ve belli bir amaca sahip olduğu inancını sürekli taze tutar. Bu durumdaki bireyin, yaşam projesinin dünü, bugünü ve yarını ile ilgili olarak olumlu bir kanaate sahip olacağı ve beraberinde yaşamdan edindiği tatmin duygusunun da yüksek olacağını düşünebiliriz. İşte tam burada da ontolojik iyi oluş kavramı ortaya çıkar ki; uygulamada kişilerin yaşam projelerinde yapmak istedikleri değişiklikleri yapabilmelerine olanak sağlayan zemin de burada bulunabilecektir.
Cinsel doyuma ulaşmada öznel iyi oluş ve “öyküsel psikoloji” arasındaki ilişkilerin terapotik değeri nedir? Yani bağlanmada normalliğin yaşanması ve ontolojik iyi oluşun Cinsel doyuma giden yolda katkısını nasıl değerlendirebiliriz? Öyküsel psikoloji, cinsel doyuma ait bir modelleme unsuru olabilir mi?
İyi oluş, psikolojik iyi oluş tanımlamalarıyla bir kavramın izini sürmeye çalıştık bir önceki soruda. Burada asıl ontolojik iyi oluştan bahsetmek istiyorum. Ontolojik iyi oluş kavramı, kişinin tüm bu mutluluk halini geçmişi, şimdiyi ve gelecek beklentilerini de dâhil ederek tanımlaması anlamına gelen yapıyı içerir. Şimdiki zamanda, şu anda yaşamımı değerlendirmekteyim; ya yenik ve kaybeden, ya da tatmin olmuş ve umutlu hissediyorum- daha başka birçok sıfat kullanıyor olabilirim tabi- özetle. Burada bir öyküm var benim. Bir hikâye kurgulamış oluyorum yaşadıklarım ve bendeki etkileri üzerinden. Çünkü belleğim otobiyografik, yani hafızam bana göre yazıyor kişisel tarihimi. İşte bu benim yaşam projemi oluşturmaktadır. Burada hatırlamamız gereken önemli bir konu var. O da bağlanma stillerinin de içsel çalışan modeller yoluyla zihnimizde bize ve ötekine dair kalıplar oluşturduğu gerçeğidir. Bu kalıplar benim değerlendirmelerim ve belleğim vasıtasıyla yaşam hikâyemi ve kendiliğimi oluşturuyor. Biz biliyoruz ki bağlanma biçimleri insan hayatındaki en erken yaşantılara dair, değişime de bu nedenle dirençli yapılardır. Dolayısıyla ben yaşamımda bir şeyleri değiştirmek istiyorsam ve kalıplardan kurtulup, kendi hikayemde ve ilişkilerimde değişiklik yapmak arzusundaysam, ki buna cinsel ilişki ve cinsel ilişkide yaşanan tatmini de dâhil edebiliriz, ontolojik iyi oluşum yani yaşam projem üzerinde çalışmak yoluyla bu değişikliği gerçekleştirebilirim. Yani burada öyküsel terapi -nerrative therapy- ve önerdiği çalışma biçimleri kullanılarak; klinik uygulama esnasında, bireysel yada grup terapisi süreçlerinde, kişilerin kendilerini kabul ettikleri biçimler üzerinde değişiklik sağlamak mümkün olmaktadır. Bu değişiklikle beraber kişilerin kendilerini ve dünyayı algılamada, özetle; kendileriyle ve başkalarıyla yaşadıkları sorunlarda etkin rol oynayan bağlanma biçimleri ve içsel çalışan modelleri farklılaşacaktır. Böylece ilişkilere yeni soluklar getirme fırsatı yakalanabilecek ve farklı bakış açıları yakalayan taraflar hem kendilerine hem de ilişkilerine bambaşka senaryolarla yaklaşma fırsatı bulabilecekler. Meydana getirilen değişim de, romantik ilişkilerin en belirgin göstergesi olan cinsel ilişki ve cinsel doyum üzerinden değerlendirilebilecektir.
“Cinsel Doyum” temelde hangi kriterler üzerinden değerlendirilir? Cinsel doyumu etkileyen unsurlar nelerdir?
Sevgi, yakınlık, cinsellik ziyadesiyle karmaşık konulardır. Evlilik gibi bağlılığın temel olduğu ilişkilerde ise cinsellik daha şiddetli ve temel bir konu haline gelir. Tam da bu bağlamda kişilerin cinselliklerine dair atıfları aslında bir sürecin göstergesi gibi ele alınabilir. Çünkü cinsellik yakınlığın ve birlikteliğin en zirve noktası gibidir ve bu yakınlığı asla sadece cinsel birliktelik oluşturmaz. Cinsel doyuma bakıldığında burada kişi veya kişilerin bütün yakınlık, ilgi, bakım alma ve bakım verme serencamı bulunabilecektir. Bireyin cinsel ilişkiden duyduğu memnuniyet ve aldığı haz olarak da tanımlanabilir. Cinsel doyum bireyin biyo-psiko-sosyal durumundan etkilenmektedir. Bireyin cinsiyeti ve yaşı, cinsellikle ilgili tecrübesi, toplumsal ilişkileri, inançları, kültürel etkenler, sosyal koşullar, cinsel doyumla ilgili olarak bireysel farklılıklara neden olmaktadır. Cinsel doyum kişilerin cinsel yaşantıları hakkında olumlu ya da olumsuz kişisel değerlendirmelerini ve duygusal tepkilerini içermekle birlikte, ilişki memnuniyeti, benlik değeri gibi değişkenler ile bağlantılı olup kişilerin evliliğindeki doyumun ve memnuniyetin en güçlü belirleyicilerinden biridir. Yapılan çalışmalar, evlilikte cinsel doyum ile evlilik doyumu arasında sıkı bir bağ olduğunu göstermiştir. Sosyal, ekonomik ve bireysel değişkenler sürece dâhil edildiğinde bile bu bağ değişmemektedir. Bu sonuçlar, cinsel doyumun ödül olarak iş gördüğünü ve cinsel doyumun çiftlerin evlilikleri hakkındaki olumlu değerlendirmelerine katkıda bulunacak etkileşimli bir deneyim olduğunu iddia eden karşılıklı sosyal değişim ve davranış teorileriyle de tutarlıdır.
Cinsellik halen çoğu insan tarafından ayıp, yasak diyerek konuşulmaktan çekinilen bir konudur. Bu yüzden cinsellikle ilgili kavramlar nadir çalışılan konu olmak ile birlikte, üzerine en çok düşünülen ve kişileri kaygılandıran bir alan olmaktadır. Cinselliği insanın fonksiyonlarından biri olarak görmek ve insan ruhunu keşfetmenin araçlarından biri olarak araştırmak doğru bilgiye ulaşmayı sağlayacaktır. Bunun yanı sıra cinsel doyum ve katkı sağlayan diğer alanlarla ilgili farkındalık, yakın ilişkilerdeki birlikteliğin ve aidiyetin de artmasına yol açacaktır. Herkesin cinsel bilgilere ulaşma ve cinsel ilişkiyi zevk için ya da üreme amacıyla yaşama hakkı vardır. Cinsel doyum, cinsel bir varlık olarak insanın sadece bedensel değil; duygusal, düşünsel ve toplumsal bütünlüğünü sağlayan, kişilik gelişimi, iletişim ve sevginin paylaşımını olumlu yönde zenginleştiren ve arttıran sağlıklılık halidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.