Çocukları Cinsel Kimlik Karmaşasından Kurtarmak Elimizde / Dr. Hatice Kösecik

Yaşı 4; anne ben neyim, erkek mi?
Kızlar çişlerini nereden yapıyor?
Yaşı 10; anne sen LGBT’yi duydun mu? Anne ben kimim?
Yaş 12; anne ben kıllarımı aldırmak istiyorum, herkes yapıyor. Arkadaşım Ahmet’i annesi kuaföre götürüp kaşlarının arasını ve kol ve bacaklarını aldırttı. Anne çok güzel olmuş, beni de götürür müsün?
Yaş 15; anneee, ben kıl sevmiyorum dedim sanaaaaa. Kısa pantolon da böyle kıllı bacaklarım varken giymeyeceğim. Senden nefret ediyorum. Babamdan da. Zaten o hep işte. Çalışsın. Anne ben çok çirkinim. ( Ağlama krizleri ve öfke patlamaları yaşayan sevgili çocuk)
Anneee bakımlı olmak suç mu? Ne diyon sen? Ben eşcinsel değilim. Ben kıl sevmiyorum dedim sana. Lütfen anne beni duy, lütfen…
Ve ergenlik dönemindeki bir sürü oğulla anne arasındaki diyaloğu yazabilirim buraya.
Sevgili babalar işlerinde, erkek rol modeli işte, ekmek parasında, evin küçük adamı anneye sormak durumunda. Neyi? Her şeyi. Cinsellikle ilgili de her şeyi.
Ve anneler bazen ne diyeceğini bilmiyor. Bazen anneler süreci iyi yönetip babasını ve akrabalardan iyi bir rol model olabilecek abi, dayı, amcayı bir şekilde yaşam koordinatörü gibi devreye sokabiliyor. Fakat çoğu zaman ergenlik döneminde çocuklarımız bocalıyor. Ne zaman bocalıyor? Bu zamanda, ergenliğin gelir geçer hallerinde bocalıyor.
Ergenlik ve erken yetişkinlik dönemlerindeki genç bireyler, heteroseksüel dürtülerle ve homoseksüel dürtüleri karıştırabiliyorlar. Çünkü ergenlik başı döneminde cinsel kimlik ve hormonal denge tam olarak oturmuş değildir. Bu dönemdeki gençler yani ergenler cinsel bakımdan bazı karmaşık duygular yaşarlar. Ve onlar aslında eşcinsellikle ilgili kulaktan duyma bilgilerle korkarak susabilirler.
“Eşcinsellik nedir, nasıl başlar, hangi duygu eşcinsellikle birebir örtüşür, erkek arkadaşıma duyduğum sevgi nedir, neden hiç kızlara ilgi duymuyorum, kızlar neden bana hiç bakmıyor, çünkü ben güçsüz bir erkeğim, yoksa erkek değil miyim?” gibi sorular ve kimseye söylenemeyen duygular.
Susan sevgili çocuklar, farkında olmayan aileler. Özellikle bir erkek çocuk için evde var ama yok olan babalar.
Ve o dönemde çocuklar hangi duygunun eşcinsellik duygusu olduğunu tam olarak bilemezler. Bu bilgi eksikliği nedeni ile de “eşcinsel olma korkusu” yaşarlar. Ülkemizde yapılan araştırmalarda da erkeksi duygu taşımadığını düşünen erkek ergenler böylesi bir korku yaşadıklarını ifade etmişlerdir.
Ergenlerdeki bu duygu ve dürtülerin çoğu, henüz hormonal denge tam oturmamış ve cinsel kimlik gelişimi tamamlanmamış olduğu için geçici dürtülerdir. Cinsel kimlik gelişimi ne zaman tamamlanır derseniz; ergenlik döneminin sonunda ikincil cinsiyet özelliklerinin belirginleşmesi ile birlikte tamamlanır derim. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: Ergenler kendi biyolojik özellikleri, aile yapısı, aile dinamikleri ve çevresel faktörler nedeniyle bazı sorunlar yaşayabilir; cinsel kimlik karmaşasına sürüklenebilir. Bu duruma bağlı olarak da bazı gençler kendini karşı cins gibi hissedebilir. Yine bazı gençlerde ise eşcinsel yönelimler görülebilir. Maalesef ki bu gençlerimiz ergenlik döneminin bir özelliği olarak dürtüsel ve kontrolsüz bazı davranışlar sergilemiş olabilir.
Şunu iyi bilmeliyiz ki bunların çoğuna yakını, ergenlerin yaşayabileceği geçici durumlardır. Günümüzde geçici karmaşa dönemindeki böyle bir ergen, güncel psikiyatride olduğu gibi, ergenlerin yaşayabileceği bu tür geçici dürtüleri “eşcinsellik” olarak tanımlayan bir psikolog ya da doktora giderse işler karışır. Çünkü günümüzdeki güncel psikiyatride bu durum “eşcinsellik” olarak kabul edilir. Böylece zorda kalıp kafası ve duyguları karışan ergen, eşcinsel olarak tanımlanır. Eşcinsellik damgası çocuğa yapıştırılır (stigmatizasyon). Böylece geçici olan dürtüleri kalıcı hale getirmek suretiyle bir insanlık trajedisi başlatılmış olur.
Dolayısıyla aslında heteroseksüel olan bir genç bizzat psikolog ve doktor tarafından homoseksüel hale getirilmiş olur. Son zamanlardaki elimizde olan veriler de bunu gösteriyor ve eşcinselliğin artma nedenlerinden biri, belki de en önemlisi güncel psikoloji/ psikiyatrinin güya bu modern yaklaşımıdır.
Aileyi ve çocukları korumak hepimizin ortak sorumluluğundadır… Cinsiyetine uygun çocuk yetiştirmek her anne babanın insani görevidir. Şöyle bir düşünün lütfen: Eviniz var, bir aileniz var ve siz dünyanın en şanslı insanıyım diye huzurla yaşıyorsunuz. Güzel bir yuvanız, harika iki çocuğunuz var. Çok şanslısınız. Çocuklardan erkek olanı okulu, üniversiteyi de bitirdi, şimdi de sıra onun evlilik yolculuğunda yanında olmakta diye düşünürken, uğruna her şeyinizi veririm dediğiniz çocuğunuz gelip de “Anne/baba, ben eşcinselim.” diyor size. Şok oluyorsunuz, ne yapacağınızı bilemiyorsunuz, o hep belki de içten içe yargıladığınız çocuklar ve ailelerinden biri de siz misiniz yani? Kabullenmek istemiyorsunuz. Ama kaçamıyorsunuz da. Geçmiş bir film şeridi gibi önünüzden geçip gidiyorken aslında oğlunuz bunun işaretlerini hep vermiş, size de şimdi fark ediyorsunuz ki siz hep kaçmışsınız bunlardan. Artık gerçekle karşılaştınız. Hem de tüm gerçekle.
Kafanızda deli sorular. Acaba oğlunuzun eşcinsel olmasında sizin de payınız var mı? Yoksa asıl sorumlu siz misiniz? Ne kadar da kahredici ve kalp kırıcı bir soru, değil mi? Ya da içinizden, “Hayır hayır, eşcinsellerin anne babası bizim gibi değil, onlar farklı.” mı diyorsunuz? İnanın onlar da sizin bizim gibi insanlar ve çok ama çok değerli aileler. Peki nedir bu işin aslı?
Tıbbi, fizyolojik, çevresel, sosyolojik, ailesel daha bir sürü etken var ortada. Şunu öncelikle belirtelim ki homoseksüelliğin temelleri genellikle ERKEN ÇOCUKLUK döneminde atılmaktadır ve asıl rolü çoğunlukla AİLELER oynamaktadır. Çünkü her bir birey, cinselliğe karşı tutumunu, daha da önemlisi cinsiyetine özgü cinsel kimlik gelişimini, ebeveyninden aldığı mesajları yorumlayarak ve özellikle hemcinsi olan ebeveyni ile özdeşleşerek tamamlar.
Çocuk anne-babasının davranışlarını gözlemleyerek, onları bir hafiye gibi takip ederek, onlardan gelen açık ve örtülü mesajları yorumlayarak cinsellik konusunda kendine bir tutum geliştirir. Yani yol haritasının taslağını ebeveyninden aldığı bu mesajlarla çizer. Ebeveynin telkin yolu ile alt mesaj olarak verdiği bu öğretiler çocuğun doğuştan getirdiği cinsellikle ilgili filizleri kırabilir. Özellikle bu filizlerin çekirdek cinsel kimlik gelişim döneminde (1-3 yaş) kırılmış olması ilgili alanı felç eder.
Dünyaya gelen her çocuk, heteroseksüel libido da dahil olmak üzere cinsellikle ilgili tüm filizlerini de birlikte getirmiş olur. Ve herhangi bir müdahale bulunmadığı sürece bütün bireyler bu fiilleri besleyerek heteroseksüel bir gelişim gösterir. Homoseksüellik ise ancak heteroseksüel dürtülerin ifade edilmesini engelleyen yaygın korkuların veya travmaların varlığı halinde ortaya çıkar. Buna neden olan faktörlerin başında da heteroseksüellikle ilgili filizlerin 1 ile 3 yaş aralığında ebeveynler tarafından kırılması gelir. Bireyin heteroseksüel libidosu kırılırken homoseksüel libidosu öne çıkar. Denge bozulmuş olur. Bizim çocuklarla konuşurken verdiğimiz örnekler, alttan mesajlar, anneyi ya da babayı kötüleyen kelimeler aslında çocukta farklı şeyleri ortaya çıkarabilmektir.
Bu konuda toplum olarak hepimize görev düşmektedir. Sağlam aile yapısının bozulmaması için gerekli ve yeterli çalışmalar yapılmalıdır. İnanın bu çocuklar da, bu aileler de desteğe çok ihtiyaç duymaktadır. Aileler olarak çocukların cinsiyetine uygun yetiştirilmesine destek olunması çok önemlidir. Bunun ihmal edilmesi suiistimaldir ve bir insanlık suçudur.
Ben kimim anne?
M.Ö.
Kocası eşcinsel olduğu için boşanan bir kadının kızıdır. Yani böyle bir anne ve babanın ebeveynliği altında büyümüştür. Erken çocukluk döneminde anne ve babanın yaşadığı sorunların hep içinde bulmuş kendini. Anne ile babası M. on iki yaşındayken ani ve travmatik bir şekilde boşanmışlar. M.nin bir tezde yazan hikâyesini burada size anlatacağım.
M.Ö., lezbiyen bir bireydir.
Hikâyesi kendi ağzından şöyledir: “Benim kırılmam yani kırılma değil de böyle benim gibi insanların olduğunu fark etmem annemle babam boşandığı zaman oldu. Çünkü şöyle oldu. Annem babamdan ayrıldı bir gün, benim okulumun kapısında kocaman bir kamyon vardı. Kamyonun içinde eşyalar vardı. Annem babama haber vermeden eşyaları alıp biz başka eve gidiyoruz ve ben babandan boşanıyorum dedi, beni okuldan erken almıştı. Benim öyle haberim olmuştu. Sonra yeni eve gittik ve annem bana babamın eşcinsel olduğunu söyledi. Ben 12 yaşındaydım ve onların boşanma sebebinin bu olduğunu söylemişti. Sonra ben eşcinselin ne olduğunu sormuştum, adını bilmiyordum. Sonra annem açıkladı. Aslında ben o an anladım durumumun isminin eşcinsellik olduğunu ve bunun çok da iyi bir şey olmadığını.” Maalesef M.Ö. ilk cinsel birlikteliğini şöyle anlatıyor:
“Annemin sevgilisi vardı o zamanlar. Bir adam, ama annemden 17 yaş küçük bir adamdı. Biz bu sefer onun ailesiyle görüşmeye başlamıştık, adamın da bir tane kız kardeşi vardı. İşte ben 14 yaşındaydım, kız 18. Birbirimize masaj falan yapıyorduk, yakınlaşmamız başlamıştı. Ondan sonra da beraber olmuştuk…”
Ne acı bunları duymamız ve ne acıdır ki bu çocuk daha 14 yaşında. Birlikte olmaktan ne anlar ama olur, kimi der ki hayatımın en büyük acısını yaşadım. (Bunu erkek çocukları daha çok internet ortamından tanıdığı avcı erkeklerin evine ilk gidip de tecavüze uğradıktan sonra derler.)
Ülkemin çocukları birtakım gizli aşikâr ideolojileri olan grupların pis emellerine böyle kurban olmakta. Ailelerin ocağına kor ateşler düşmektedir. Hepimiz bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyemeyiz. Birileri taşın altına elini atmalı.
Yukarıdaki olayda M.Ö. gibi annesinin çaresizliğine tanık olan bir kız çocuğu, kendini korumak için savunma mekanizmaları geliştiriyor. Böyle yaparak da acziyete düşmemek için erkeksi alana yöneliyor. Sonuç ne mi oluyor? Bu kız çocuğu annesi ile özdeşim kurmayı redediyor. Neden? Babalarına karşı annelerinin kendilerini savunamadıklarına tanık olan kız çocukları, kendilerini annelerinin acizliğine benzer duruma düşmemek için bu şekilde korumuş olurlar. Buradaki çocuk, erken çocukluk döneminden itibaren dişiliğin tehlikeli olduğu mesajını alarak büyümüş. Defalarca annenin çaresiz kaldığına tanık olmuş ve annesi gibi olmak istememiştir.
Annesi gibi kadın olmaktansa feminen alanı terk ederek maskülen alana sığınmıştır. Kendini bu şekilde korumuş ve ergenlik döneminde annenin kendinden 17 yaş küçük olan adam sevgilisi nedeniyle de bu duygularını pekiştirmiş ve böylece lezbiyenliğe sürüklenmiştir. Buradaki vakada da görüldüğü üzere çocukların ebeveynleri tarafından ihmal edilmesi ciddi bir problemdir ve bir insanlık suçudur.
Gerçek olmama bile izin yoktu diyen bir ergene kulak verelim mi? “Kendi dünyamdayım ve öyle hissediyorum ki kimse yanıma gelemez. Buradan çıkış da yok. Boş bir oda ve bomboş. Yalnızım, kimsesizim, burası benim kişisel çukurum…”
Kim bu ifadeleri kullanır dersiniz?
Kendini anlamaya çalışan, tanımak için çırpınan, yaşadıkları her bir deneyimi anlatmak için “saplanmış”, “çaresiz”, “ boğulmuş” gibi sözcükler kullanan gençlerimiz. Öyle ki içinde bulundukları durumun onları taşlaştırmasını da “tıkılma”, “yutulma”, “kapana kısılıp kalma” gibi anlatmaya çalışan gençlerimiz. Onlar bizim insanımız…
Bu çocukların çoğunun yaşamsal duygulanım ifadelerine hayatındaki önemli insanlar yanıt veremediği zaman çoğunda utanç duruşu ortaya çıkar. Danışmanlarımız, gençlerimiz eşcinsel aktivite dönemine girdiğinde aslında ne oluyor? Bunu Joseph J. Nicolosi kitabından bir alıntı ile anlatmaya çalıştım. Eşcinsel aktivite sorunu yaşayan bir erkek, genellikle kişisel gücünün olmadığı ya da çok az olduğu yönünde bilinçdışı bir inanç taşır. Diğer insanların onu ciddiye almadığına, saygılı bir şekilde dinlemediğine inanır. Doğru “cinsiyetli benlik” iddialılık durumunda bulunur. İddialı duruş bir erkeğin biyolojik kökenli cinsel kimliğinin bir parçasıdır. Ve ustalaşma olarak adlandırılan temel insani dürtüye dayanır. Bu duruşta kişi kendini sakin, net, odaklanmış, güvenli ve güçlü hisseder. Çevresindeki insanları etkileyebilir. Eşcinsel aktiviteden önceki senaryolar çok çeşitlidir ve Nicolosi insanı istenmeyen eşcinsel aktivite olayına yönlendiren çeşitli benlik durumlarının olduğunu söyler. Bunlardan biri ve belki de en dikkati çekeni utanma duygusudur. Sahte benlik, gri bölge, iddialılık diye eşcinsel aktiviteye giden yolda geliştirilen benlikler vardır.
Kitapta utanç duygusu çok gerçekçi olarak ele alınmış. Bir danışana terapist sorar; “Küçükken yaramazlık yapmamıza hiç izin yoktu.” Danışan acı ile “Yaramazlık mı?” diye cevap verir. “Gerçek olmama bile izin yoktu…” Utanç deyince alt başlıklarda, onaylanmama kaygısı çok ön planda kalır, reddedilme beklentisi. Bir başkasını hayal kırıklığına uğratma, incinme, yüzüstü bırakma korkusu. Bunlar çok belirgindir ve hayatın öylesine içindendir ki çok tanıdık gelir hepimize.
Lütfen hepimizi ilgilendiren bu konuda daha dikkatli olalım ve çocuklarımızı yetiştirirken cinsel kimlik kavram kargaşasına düşmemeleri için özen gösterelim. Öğrenelim. İletişim dilini en etkili şekilde kullanmayı öğrenelim. “Onun çocuğunun başına geldi, bana bir şey olmaz.” demeyelim. Acı düştüğü yeri yakar biliriz ama şunu da unutmayalım ki “Hepimiz hepimizden sorumluyuz…”
Şimdi de, eyvah çocuğum yoldan mı çıktı diyen ebeveynlerin genel durumuna bir bakalım mı?
-Eymen bugünlerde çok içine kapandı doktor hanım. Çok korkuyorum. Önceden ne kadar sevecen, ne kadar cana yakın bir çocuktu; şimdi ise o kadar kızgın, sinir bozucu, kavgacı bir çocuk oldu. Hep siyah giyiyor. Hiç renk yok sanki hayatında. Her şey simsiyah. Dünyaya siyah bakıyor, zaten de öyle söylüyor. Biz konuşurken hiç orda yok. Sanki aklı başka yerde, biliyorum, ben onun annesiyim. Satanist olmuş mudur acaba? Ne yapabilirim doktor hanım, lütfen yardımcı olun. Sanki bir kız arkadaşı var diye seviniyordum, kazara odasından konuşurken duydum. Bir erkek sesi vardı telefonda. Aşkım dedi oğluma. Hemen heyecan yaptım kapıyı çalmadan içeri girdim ve bağırmaya başladım. O da bana çok kızdı. Benim hiç mi özelim olmayacak diye bağırdı çağırdı, üstündeki tişörtünü parçaladı. Ben kriz geçiriyor diye acili aradım. Onlar gelene kadar odasında kırdı döktü. Sonra da bayıldı. Çok korktum. Ambulans geldi, tansiyonuna baktılar, çok düşüktü. Panik atak dediler, sonra hastaneye gelin diyerek gittiler. O gün psikiyatriste randevu aldık. Doktor ilaç tedavisi başladı. Ama bakıyorum ki o günden beri benden kaçıyor. O erkeği soracağım diye. Kaçıyor benden. Ne yapayım ben, onunla aşkım diye konuşan o çocuk büyüktü benim çocuğumdan. Çok korkuyorum ama çok…
Bu çok zordu bir anne için. Evet, ergen çocuğum acaba satanist mi oldu, şeytana mı tapıyor, kedi mi kesiyor çünkü o simsiyah giyiyor ve hiç konuşmuyor. Sadece susuyor. Saçı da uzun. Saçını siyaha boyadı. Saçıyla başıyla çok ilgili. Sevdiği var mı? Sevdiği karşı cins mi yoksa kendi cinsi mi? Sorular, sorular, sorular… Yanıtları hemen olmayan sorular. Cevaplanmayı bekler, anne bekler, yavrusunun yanlış bir şeyler yapmaması için elinden geleni yapmak ister. Parçalanır. Anne yüreği dayanmaz ona.
Peki ne yapalım? Sen ne yaptın bu çocuğa doktor? Ne dedin o anneye?..
Sakin olun lütfen, dedim. Kimliğini arayan evladınız inşallah doğruyu bulacak, dedim. Biraz zamanla, biraz sabırla. Doğru iletişimle, doğru davranmakla, ama korkmadan, telaş etmeden, çok kaygı duyduğunu evladına belli etmeden.
Nasıl mı olacak bu dediğin doktor derseniz, olacak elbette derim size.
Bir evlat ergenlikte ne kadar bağırsa çağırsa da, sanki raydan çıktı benim çocuğum dedirtse de sana, emin olun ki o doğrusunu bulacak. Ve o kızgınlığını bu süreçte atacak. Size atarken de terapi olacak. Tabii bu kriz zamanları geçince, aklı başına gelince, hemen yanına gelen ergeninden söz ediyorum. O aklı başına gelip özür diliyorum anne diyen çocuğundan işte.
O zaman tam vakti. Duygunu belirt, onu suçlama ve yanına geldiğinde onu can kulağıyla dinle. Anne kalbiyle dinle. Zamanında senin de çocuk olduğunu unutmadan dinle. Merhamet et ona ve şunu bil ki şu anda çocuk olmak da büyük olmak kadar zor. Şu dönemde ergen olmak da anne baba olmak kadar meşakkatli. Unutma bunu. Sesim seninle her yerde olsun sevgili ebeveyn.
Korkma, doğru davran, sakin ol, iyice dinle…
Her şey yoluna girer, unutma bunu…
Sağlıklı aile yapısı olan çocuklarda yaşama sevinci ve kalitesi artmaktadır. Aile bir toplum için vazgeçilmez bir oluşumdur. Hepimizin farkındalığının artması dileğiyle…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.