Ahlaki Zekâ Herkese Şart! / Prof. Dr. Mehmet Kanoğlu

Ahlaki zekâ nedir? Bu kavram size mi aittir?
Yaygın olarak duyduğumuz zekâ türleri arasında zihinsel zekâ var, biz buna IQ diyoruz; duygusal zekâyı yaygın olarak biliyoruz. Şimdi “Ahlaki zekâyı ben buldum.” diye kestirmeden cevap verirsem doğru olur. Sonradan “Hayır, ben bulmadım.” diye yine kestirme bir cevap verirsem o da doğru olur. Şöyle açıklayayım ben bunu: Ahlaki zekâ isimli kitabımın içeriğini kafamda oturduktan sonra oturup yazmaya başladım ve kitabı tamamladım. Bu kitaba nasıl bir başlık koymam gerekiyor diye uzunca bir süre düşündüm ama hiçbir başlık beni tatmin etmedi. Hiçbirisine “İşte budur.” demiyordum. Bir gün Ankara’ya giderken, Kayseri semalarında ilham aldığım bir iki referans noktası ile birlikte birden ahlaki zekâ kavramı aklıma geldi. Anlatmaya çalıştığımız şeyleri çok iyi özetleyen bir kavram olarak bir anda aklıma gelince inanılmaz derecede mutlu olduğumu hatırlıyorum. Hemen oturup yazayım diye düşündüm. Sonra dedim ki ben aylardır bu başlığı arıyorum, bulmuşum, hiç unutur muyum? İstesem bile unutamam diye yazma gereği bile hissetmedim. Sonra uçaktan inince eve gittim, “Acaba benden önce bu kavramı düşünen olmuş mudur?” diye merak ettim. Hemen internete girdim. Karşıma bazı sonuçlar çıktı. Hatta o isimde kitap da çıktı. Amerika’da Michele Borba adında birisinin bu konuda kitaplarını gördüm. Yine onun devamında başka bir iki kitap daha gördüm. Bu konuda yapılmış çalışmalar, web siteleri gördüm. Ama sınırlı sayıda, çok yaygın değil. Bunu görünce azıcık canım sıkıldı, benden önce bulanlar olmuş diye. Ama olsun dedim. Bilgi evrenseldir. Ben onlardan taklit etmedim. Bu isim benim aklıma geldi dedim. Onun da manevi tesellisini yaşadım.
Türkçeye bu konuda bazı çeviriler yapılmış, ahlaki zekâ ile ilgili makaleler yazılmış. En çok merak ettiğim şey şu oldu: Türkçede bu isimde bir kitap var mı acaba? Kitap sitelerine girip bu ismi yazdığımda karşıma hiçbir sonuç çıkmayınca yine çok mutlu oldum. Yani ahlaki zekâ başlığında ilk kitabın benim kitabım olacak olma düşüncesi bana haz verdi. Yani başta da söylediğim gibi bu kavramı ilk defa ben bulmadım. Fakat ben başka bir yerden de almadım. Benim aklıma gelen bir kavramdı. Başkaları da daha önce düşünmüş. Zaten hepiniz bilirsiniz, şu gök kubbe altında söylenmemiş söz yoktur. Edebiyatçıların, herkesin aşina olduğu bir sözdür. Hangi sözü söylesek benzer bir sözün başkaları tarafından söylendiğini görüyoruz. Değişik formatta herkes kendine edilen bir ilhamla bir şeyleri dile getiriyor. Bizimkisi de öyle bir şey.
Ben sizin sorunuzun bir kısmına cevap vermiş oldum. Ahlaki zekâ nedir denince, ben ahlaki zekâyı nasıl düşündüm? Bu başlığı koyarken, o başlık aklıma geldiğinde insanın ahlaki olarak, erdem olarak, karakter olarak, değer olarak doğru olan davranışları sergilemesi ama bu davranışların içinde zekânın barındırılması. Yani bunları yaparken insan vicdanı, insan zekâsı, insanın yaratılışı, insan fıtratının da devrede olması, sadece körü körüne “ahlaklı olan budur, ahlaksız olan budur” gibi bir ayrımla insan hareketlerini tanzim etmesi değil; işin içine bir anlayışı, zarafeti, zekâyı, vicdanı da katarak birbirine benzer gibi görünen durumlar içinde en doğru kararı verebilmesi. Ben böyle bir kavram üzerinde düşündüm ama sonra Amerika’daki Michele Borba’nın ve başkalarının tanımlarına bakınca onların tanımları da hoşuma gitti. O tanımlardan birisi şu: İnsanın güçlü etik değerlere sahip olması. Önce değerleriniz güçlü olacak, etik değerler olacak, inanç sisteminiz olacak, değer sisteminiz olacak ve hayatınızı bu değer sistemine göre tanzim edeceksiniz, yaşayacaksınız. Kararlarınızla, davranışlarınızla, reflekslerinizle bunları uygulayacaksınız. İşte o zaman ahlaki zekâ sahibi olmuş olursunuz.
Ahlaklı olanlar aynı zamanda zekâlıdır diyebilir miyiz?
Bir insanın bilinçli olarak, inanarak ahlaklı olan davranışı göstermesi onun o konudaki zekâsını gösterir. Zaten bu doğal olarak ortaya çıkan bir durumdur. Matematikte bir soru sorulur. Matematik zekâsı varsa kişi bunun cevabını düşünmeden verir. Ahlaklı olmak, ahlaki zekâ da öyle. Yani önünüzde bir seçim var. Siz otomatik olarak ahlaklı olanı tercih ediyorsunuz. Öyle bir karar veriyorsunuz. Öyle bir davranış gösteriyorsunuz. Bu, sizin o konudaki zekânızı gösterir ve bu da bir altyapıya dayanır. Yani sonradan bir anda, suni bir şekilde ortaya çıkacak bir şey değildir bu.
Ahlaklı olmakla ahlaki zekâ sahibi olmanın arasında nasıl bir fark var?
Evet, bu önemli bir nokta. Çünkü bizim üzerinde durduğumuz kavram ahlaki zekâ. Bu kavramla ahlaklı olmayı nasıl ayırt edebiliriz, bununla ilgili bazı örnekler vereyim. Biz üniversitede öğretim üyesiyiz. Zaman zaman öğrenciler gelip bizden not isterler. Dönem boyu odamızın yerini bile bilmeyen, hiç uğramayan öğrenciler, final zamanı geçme ve kalmanın belli olacağı zamanda bir anda odamızın yerini öğrenirler ve gelip soru sorarlar. Bazen öğrenciler gelip çok zor durumda olduklarını ifade edecek ajitasyonlarla durumlarını bize aktarma ihtiyacı hissediyorlar. En çok kullanılan şeylerden birisi “Hocam ailemin durumu çok kötü. Ben zor şartlarda okuyorum. Bu dersi geçmek benim için çok önemli.” “Hocam elimden geleni yaptım, küçük bir hata yapmışım, yardımınızı istiyorum.” “Hocam uyuyamadım, sabaha kadar çalıştım ama sınavda hiçbir şey aklıma gelmedi.” Sabaha kadar çalışıp uyumazsa sınav öncesi zihni normal çalışmaz, değil mi? Allah insanı günde yedi-sekiz saat uyusun diye programlamış. O programın aksine davranırsan tabii ki başarı gelmez. Zaten son güne ders çalışmayı bırakmak da başlı başına bir sorumsuzluk. Bu örnek üzerinden gidersek öğrencinin durumuna empatiyle yaklaşıp onun istediği notu verirseniz bu ahlaklı bir davranış olarak görülebilir. Karşıdaki insana zor durumda el uzatıyorsunuz, ona yardım ediyorsunuz. Ama ahlaki zekâya sığar mı bu davranış? Tabii ki sığmaz. Yani siz öğrenciye acıyıp, onun zor durumunu değerlendirip, ona birkaç not fazla verip onun sınıfı geçmesine destek olursanız, benzer durumdaki diğer öğrencilere haksızlık etmiş olursunuz. Ondan çok daha zor durumda olan öğrenciler vardır. Onlar belki utandıkları, çekindikleri için gelmiyorlar. Siz onları mağdur ediyorsunuz bu kararınızla. Dolayısıyla böyle bir şey yapamazsınız. Ben öğretim üyeliği hayatımda bazı hocaların şunu söylediğine bile şahit oldum: “Bir öğrenci geldi, durumunu anlattı. Çok acıdım, istediği notu verdim, geçirdim.” Bunu söylerken de “Ben ne kadar iyi bir hocayım! Ne kadar iyi bir insanım! Ne kadar iyiliksever bir insanım!” şeklinde bir ruh haliyle bunu söylediğine üzülerek şahit oldum. Ama ahlaki zekâlı insan bunu yapmaz. Adalet duygusu her şeyden daha önemlidir. O dersten geçmenin ve kalmanın şartları bellidir. Dönem başından beri bellidir ve siz bu şartlara uymak zorundasınız. Not verme sistemi bizde çan eğrisi dediğimiz bir sistemle oluyor. Hoca bir esneklik sağlıyor, bir alan sağlıyor. Yani geçme notunu değişik şekilde ayarlayabiliyorsunuz, harflerin yerini ayarlayabiliyorsunuz. Siz bu şekilde bir ayarlama yapabilirsiniz bütün sınıf için. Ama öğrenciden öğrenciye farklılık gösterecek, birbiri arasında adaletsizliğe neden olacak bir şey yapamazsınız.
İkinci bir örnek vermek gerekirse, mütevazılık iyi bir haslettir ama her yerde mütevazı olmak iyi bir özellik olmayabilir. Seminer vermek için zaman zaman okullara gidiyorum. Orada okul müdürlerinin öğretmenler üzerindeki hâkimiyetini görünce şaşırıyorum doğrusu. Gerçekten saygın bir konumda ve çok etkili bir makamdalar. Çünkü okulun işleyişi ile ilgili, bütün öğrencileri, bütün velileri, bütün öğretmenleri, yani binlerce kişilik bir grubu doğru bir şekilde yönetmekle ilgili çok önemli bir misyon üstlenmişler ve dolayısıyla da otoriteleri, disiplinleri, makamlarındaki ciddiyetleri çok sağlam olmak zorunda. Okul müdürü, makamına gelen misafirlere, velilere, öğretmenlere, öğrencilere karşı onurlu, haysiyetli, ciddi, disiplinli duruşuyla okulun işleyişinin en mükemmel olmasına gayret ederken, evinde gelen misafire de aynı şekilde davranması hiç hoş olmaz. İş yerinde misafirine, okuldaki çalışanlar aracılığıyla çay, kahve ikramı yaparken evine gelen misafirlerine kendi elleriyle ikram etmesi, mütevazı bir davranış göstermesi beklenir. Ama bu mütevazı davranışı iş yerinde göstermeye başladığında diğer çalışanların işlerini savsaklaması, ciddiyetin bozulması, disiplinin zarar görmesi an meselesidir. Dolayısıyla insanın bu ayrımı yapabilmesi ahlaki zekâ ile mümkün. Ahlaki zekâlı bir kişi nerede daha disiplinli, ciddi duracağını; nerede mütevazı bir davranış içinde olması gerektiğini bilir.
Bir örnek daha anlatayım. Trafiktesiniz, arabanızla gidiyorsunuz, yeşil ışık sarıya döndü, birazdan kırmızı yanacak ve siz frene basıp yavaşlamaya karar verdiniz. Bir de baktınız ki arkadaki arabanın durmaya niyeti yok. Bazı yerlerde insanların kendi aralarında ortaklaşa verdikleri, yazılmamış bir kural vardır. Kırmızı ışık yandıktan sonra en az üç araba geçer. Işığa gelen ilk arabasınız, yavaşlıyorsunuz ama arkadaki arabanın durmaya hiç niyeti yok. Siz kırmızı ışıkta geçeceksiniz, o da geçecek, ondan sonraki de geçecek. Böyle bir varsayımla hareket eden insanlar var. Böyle bir durumda ne yaparsınız? Kırmızı yandı, frene basıp durur musunuz yoksa “Arkadaki gelip bana vuracak galiba, en iyisi ben kırmızıda geçiyim.” mi dersiniz? Şimdi ahlaklı olan davranış kırmızıda durmak gibi görülür. Normal şartlarda tabii ki kırmızıda durmak gerekir. Ahlaki olan budur ama siz kırmızıda durma tercihinde bulunursanız, öyle bir ortamda arkanızdaki araba gelip size vurursa bir kaza olacak. İnsanların canı, malı zarar görecek. Dolayısıyla böyle kritik bir durumda ahlaki zekâsı gelişmiş kişi gaza basar ve kırmızıda geçer. Yani “Kırmızı ışıkta geçmeme kusurunu işlerim ama ben bir kazadan, can ve mal kaybına zarar verecek bir eylemden kaçınmaya çalışırım.” der. Bu tür reaksiyonlar yine de ahlaki zekânın ahlaktan farkını ortaya koyar. Bu örnekler üzerinden konuya ışık tutmaya çalıştık.
Kitabınızda üniversiteden örnekler veriyorsunuz. Hoca öğrenci arasında olan ilişkiler, örnekler çok fazla kitabınızda.
Kitabın özelliklerden birisi içerisinde çok fazla örneklerin olması. Bir okuyucum saymış kaç tane örnek olduğunu. İki yüz tane örnek varmış. Üç yüz sayfalık kitapta iki yüz tane örnek… Ben sayamazdım, okuyucum sayesinde bunu öğrenmiş oldum. Hem kendi yaşadığım hem de çevremde yaşandığını gördüğüm örnekler üzerinden gittim. Çünkü yaşanmış olaylar üzerinden örnekler vermek çok daha etkileyici. Çok daha samimi bir yaklaşım. Biz de yıllardır bu işin içinde öğretim üyesi olarak öğrencilerle, diğer öğretim üyeleriyle, başkalarıyla muhatap olduğumuz için onun üzerinden örnekleri verdik. Ama örnekler herkese hitap ediyor. Herkes kendinden bir şeyler buluyor. Özellikle öğretim üyesi-öğrenci ilişkisi, ilkokuldaki, ortaokuldaki, lisedeki öğretmen-öğrenci ilişkisinden farklı değil. Bir sınıfta ders anlatıyorsunuz, öğrencilerle muhatap oluyorsunuz, onların sorularına cevap veriyorsunuz. Fakat üniversite öğrenciliğinin farklı bir tarafı var. Üniversite öğrenciliği on sekiz yaşından sonra gerçekleşiyor. İlkokul, ortaokul, lise on sekiz yaşının altı. Daha yetişkin değiller. Sorumluluk sahibi değiller. On sekiz yaşından sonra üniversiteye geldikleri zaman öğrencilerde gördüğümüz temel problem hâlâ ilkokuldaki, ortaokuldaki, lisedeki gibi bir sorumluluk anlayışıyla üniversiteyi de halledebileceklerini düşünüyorlar. Hâlbuki artık on sekiz yaşına geldiniz ve artık sorumluluk almak zorundasınız. Öğrenciler, üniversite sınavına hazırlanırken yaşadıkları uzun vadeli stresin sonunda bir bölüm kazanınca büyük bir rahatlık içine giriyorlar ve “Artık tamam, bundan sonra dinleneceğim.” diye düşünüyorlar. Hâlbuki öyle değil. Üniversitede yeni sorumluluklar başlıyor. Derslerinizde başarılı olmalısınız. Ailenize, çevrenize, vicdanınıza karşı görevlerinizi yapmanız gerekiyor.
Birinci sınıflarda motivasyon düşüklüğü, ders çalışmama, öğrenciliği ciddiye almama durumlarıyla karşılaşıyoruz. Öğrenciler birinci sınıflarda ahlaki zekâ mesajlarıyla tanışabilseler sorumluluk sahibi olmanın, insanın görevini iyi yapmasının vicdani bir sorumluluk olduğunun, ahlaki bir sorumluluk olduğunun farkına varsalar çok daha güzel olacak. İnsanların ders çalışmayarak ya zamanlarını eğlenceyle geçirerek daha mutlu olacağına dair bir düşüncenin yanlış olduğunu, asıl mutluluğun sorumluluk içinde olduğunu öğrenmeleri gerekir. Görevini yapan, dersleri iyi olan öğrenci diğerinden daha mutlu olur, daha huzurlu olur, boş zamanlarını daha zevkli bir şekilde değerlendirir. Kitabımın hedef kitlesi üniversite öğrencileri ama her kademeden öğrencilerin, her meslekten insanların ihtiyacı olan konuları, onların vicdanlarına, duygularına, ruhlarına, zekâlarına hitap ederek örneklerle anlatmaya çalıştım.
Ahlaki zekânın diğer zekâ türlerinden farkı nedir?
En yaygın bildiğimiz zekâ türü, IQ olarak isimlendirdiğimiz zihinsel zekâ ya da entelektüel zekâdır. IQ başarı ile problem çözme yeteneği ile ilgilidir. IQ’su yüksek olan kişilerin matematiği de genelde iyidir. Problemleri kolayca anlarlar ve hızlı çözüm geliştirirler. Okul başarıları da yüksektir. Diğer yaygın bir zekâ türü ise duygusal zekâdır. Duygusal zekâ, duyguları anlama ve kontrol etme becerisi, iyi ve kötü duyguları doğru yönetme ile ilgilidir. Bu da insanların ilişkilerini daha iyi, daha başarılı yönetmelerini sağlıyor. Bu zekâya sahip insanlar, başkalarıyla ilişkilerinde daha az sorun yaşıyorlar. Ahlaki zekâ, bu iki zekâyı da içine alıyor. Yani ahlaklı olmakla, ahlaki zekânın farkını anlatırken bunu da söylemek gerekiyor.
Ahlaki zekâlı insan hem ahlaklıdır hem de karar ve davranışlarında zihinsel zekâsını, duygusal zekâsını devreye sokar. Yani diğer zekâ türlerini işin içine katar. Bu üç zekâ türünü daha iyi anlamak açısından farazi bir örnek vereyim. Birisi tenha bir yolda giderken yolda kalmış üç kişi görür. Birisi patronudur, birisi yaşlı bir kadındır, diğeri de potansiyel ruh ikizidir. Arabasında ise sadece bir kişilik yer vardır. Şimdi bu kişi hangisini alsın? Bu soruyu konferanslarda sorduğum zaman herkesin verdiği ortak cevap yaşlı kadın oluyor. Ahlaki olarak en önce kime yardım edilir? En zayıf olana yardım edilir. Ahlaki zekâsı gelişmiş olan yaşlı kadın der. Zihinsel zekâsı gelişmiş olan patron der. Çünkü başarı oradan geçiyor. Duygusal zekâsı gelişmiş insan potansiyel ruh ikizini almak ister. İnsanın hem zihinsel zekâsı hem ahlaki zekâsı hem de duygusal zekâsı gelişmişse çok güzel bir çözüm bulur. Nasıl bir çözüm? Anahtarı patrona vermek. Patron şoför koltuğuna oturacak, yanına yaşlı kadını oturtacağız. Onlar gidecek, potansiyel ruh ikizimizle baş başa kalacağız. Aslında zor gibi görünen problemlerde zihinsel zekânızı, ahlaki zekânızı, duygusal zekânızı kullanınca çok güzel çözümler bulabiliyorsunuz.
Üç zekâ türünden bahsettik. Başarılı insanların genelde zihinsel zekâsı yüksek insanlardan çıkacağına inanılır. Peki, bunun garantisi var mıdır? Okulda başarılı olan insanların hayatta da başarılı olduğunu net olarak söyleyemeyiz. Bazen hiç başarılı görünmeyen öğrencilerin meslek hayatında çok başarılı olduğunu görüyoruz. Staj yapan öğrencileri ziyarete gittiğimizde okul başarısıyla iş başarısının birbiriyle çok da paralel olmadığını görüyoruz. Ama biz matematiği iyi olan, dersleri iyi olan çocukların hayatta başarılı olacaklarına inanmışız. Bu ölçü bir yere kadar doğru ama bu doğrusal ilişkiyi her zaman göremiyoruz. Zihinsel zekâ başarılı insan sonucunu doğurur mu? Bir soru işaretiyle buna yaklaşıyoruz. Diğer taraftan duygusal zekâsı yüksek olan insanların da duyguları iyi anladığı ve iyi yönettiği için mutlu olmalarını bekleriz. Başına bir felaket geldiğinde, bir hastalık geldiğinde, çok büyük sevinçler yaşadığında, büyük makamlara geldiğinde, büyük kayıplara uğradığında duygusal zekâsı yüksek olan insanlar bu durumlarla iyi bir şekilde baş edebilir. Peki, duygusal zekâsı yüksek insanlar daha mutludur diyebilir miyiz? Bazen duygusal zekâsı gelişmiş insanların mutlu olmadığını görüyoruz. Burada da yine doğrusal bir orantı olması gerekirken bunun karşılığını maalesef göremiyoruz.
Zihinsel zekâsı yüksek olan kişinin başarılı olması bekleniyor. Duygusal zekâsı yüksek olanın mutlu olması bekleniyor. Ahlaki zekâsı yüksek olan insanın da iyi bir insan olması bekleniyor. Peki, bu üçünü karşılaştıralım, hangisi daha kolaydır? Bu hayatta başarılı olmak mı, mutlu olmak mı, yoksa iyi insan olmak mı daha kolay? Ya da kontrol hangisinde bizdedir? Yani biz okulda ne kadar başarılı olursak olalım, iş hayatında başarılı olacağımıza dair garanti verebilir miyiz? Kontrol bizde mi? Değil. Bir sürü faktöre bağlı. Duygusal zekâmız ne kadar yüksek olursa olsun mutlu olacağımızın garantisini verebilir miyiz? Hayır, yine kontrol bizde değil ama ahlaki zekâda durum başka. Ahlaki zekâda doğru kararlar verdiğiniz sürece, doğru davranışlar gösterdiğiniz sürece, sonuç ne olursa olsun siz iyi insansınız. Yani ortada sizin başarılı olup olmamanızı ölçecek analitik bir parametre yok. Sadece doğru kararlar vereceksiniz, doğru davranışları göstereceksiniz. Sonuç sizi ilgilendirmiyor ve siz iyi bir insansınız. Dolayısıyla başarılı ya da mutlu olmanın garantisi yok, kontrol bizde değil. Ama iyi bir insan olmak için elimizden geleni yapıp bu konuda garantiyi verebiliriz iyi olmaya çalışarak. İyi olmaya çalışan insan zaten iyi insandır. Doğru davranışı göstermeye çalışan insan iyi insandır. Ahlaki zekâsı yüksek olan insan iyi olmaya çalışan insandır. Doğruyu yapmaya çalışan, erdemli olanı yapmaya çalışan insandır. Faziletli olanı yapmaya çalışan insandır. Bunun tersi nedir? Ahlaki zekâsı çok düşük olan bir insanın kararlarında, davranışlarında, eylemlerinde, reflekslerinde ölçüsü nedir? Menfaattir. Ahlaki zekâda tamamen doğruyu yapmak, erdemli olanı yapmak, hayatı ona göre tanzim etmek hedef iken bunun tam tersi ahlaki zekânın gelişmemesi durumunda ise sadece çıkar var. “Her durumda, her şartta hangi kararı verirsem çıkarım daha yüksek olur?” “Hangisinde daha fazla menfaat elde ederim? Hangisi benim işime gelir?” “Şimdi ben bu insana saygı göstereyim mi yoksa saygı göstermeyeyim mi? Çünkü ondan bana bir menfaat gelecek.”
Ahlaki zekâsı gelişmemiş insanlarda rastladığımız temel özelliklerden birisi, insanlara karşı davranışlarında inanılmaz bir çifte standarda sahip olmalarıdır. Onlar yukarıdakilere karşı saygılı davranırken kendinden aşağıda olanlara karşı son derece saygısız bir şekilde, insan onuruna yakışmayan davranışlar sergilerler. Çünkü bütün davranışlardaki referans çıkardır. Öyle olunca da bu insanlarda tutarlı bir davranış görmezsiniz. Bu insanlar da toplumda bizimle beraber yaşıyorlar ve bazı şeyleri savunuyorlar. Ama bu insanların savunduğu şeyler gün gelir, değişir. Çünkü o gün durdukları yer değişmiştir. Tabii insanları burada ahlaki zekâlı ve ahlaki zekâsız diye genel bir sınıflandırmaya tabi tutmuyoruz. Bu ahlaki zekâsızlığın ölçüsüdür. İnsanoğlu zaten mükemmel değildir. İnsan günahkâr bir varlıktır, melek değildir. Dolayısıyla bizim de hatalarımız, kusurlarımız olabilir. Her zaman daha iyi olmaya çalışmak, daha iyisini yapmaya çalışmak, kararlarımızda erdemi, fazileti, ahlakı esas almak, bunun için bir gayret içinde olmak önemlidir.
Bir örnek verelim. Trafik kurallarına uymayan insanlara kızan bir kişi düşünün. Kırmızı ışıkta geçenlere, hız yapanlara, hatalı sollama yapanlara sürekli kızıyor. Bir gün onu kırmızı ışıkta geçerken görüyorlar ve söyledikleri her şey boşmuş diyorlar. Niye kırmızı ışıkta geçtin, bu zaman kadar söylediklerin hep boşmuş diye ona yükleniyorlar, onu eleştiriyorlar. Böyle bir eleştiride haklı değiller. Çünkü bu kişi normalde kırmızı ışıkta geçmeyen biridir. Kurallara uymak için azami gayret göstermektedir. O gün belki çok dalgındı, belki acil bir durum vardı… Çok özel bir durumdan dolayı kırmızıda geçmiş diye bu kişiyi sürekli kırmızı geçmeyi alışkanlık haline getiren insanlarla aynı kategoriye koyabilir miyiz? Koyamayız. Dolayısıyla bizim sürekli olarak iyiyi, güzeli, doğruyu yapma konusunda bir hedefimiz, gayretimiz olmalı. Bunu yaparken hatalarımız, günahlarımız olabilir. Fakat bu çaba, ahlaki zekânın en temel gerekliğinden birisidir.
İyilik çok önemli bir kavram… İyilik yapan mı mutludur, iyilik alan mı mutludur?
İyilik bizim için çok önemli bir başlık. Çünkü insanın varlığının nedeni iyiliktir. İnsanın yaratılış gayesi iyiliktir. İnsanlar dünyaya sadece kendi nefislerini, arzularını tatmin etsinler diye gönderilmediler. İnsanlar, diğer insanlarla ve hatta canlı-cansız tüm varlıklarla iş birliği halinde bu hayatı devam ettiriyorlar. Dolayısıyla insanın sadece kendi arzularını tatmin etmesi değil, başka insanların da yardımına koşması, onlara iyilik yapması fıtratta olan bir duygudur. Şöyle bir soru soralım: Aldatan olmak mı istersiniz yoksa aldanan olmak mı? Bu soruyu katıldığım bir toplantıda iş insanlarına sordum. Tereddüt edenler oldu. Çünkü iş hayatında sürekli alışveriş yapıyorlar. Aldanan olmak istiyorum dese maddi zararı tercih ediyormuş anlamına gelecek. Aldatan olmayı tercih ederim dese, bu defa da ahlaki olmayan, erdemli olmayan bir duruşu tercih ediyormuş gibi olacak. Genelde “Üçüncü bir yolu yok mu bunun?” diye soruyorlardı. Hatta bazıları “Ne aldanan olmak isterim ne de aldatan olmak isterim.” şeklinde cevap veriyor. İkisinden birisini seçeceksiniz dediğimde aldanan olmak cevabını alıyorum.
Amerika’dan yeni gelmiştim. Cuma namazı için Süleymaniye Camii’ne gittim. Amerika’dan aldığım bir ayakkabı vardı ayağımda. Namazdan sonra ayakkabımın gitmiş olduğunu gördüm. Aradım ama bulamadım. Oradaki eski bir ayakkabıyla camiden çıkıp yürüdüm. Canım çok sıkılmıştı. Sonra düşündüm. Ya ayakkabısı çalınan kişi değil de ayakkabıyı çalan kişi olsaydım… Böyle düşününce bir teselli geldi bana. Biz insan olarak aldanabiliriz ama aldatmamalıyız. İyilik yaptığımız zaman aldanmamız mümkündür, buna rağmen iyiliğe devam etmeliyiz. Bir kişinin iyilik yaptıktan sonra bazı olumsuzluklar yaşaması, o kişinin iyilik yapmasına engel değildir. “Hiçbir iyilik cezasız kalmaz.” diye bir söz söylenir. Bu söz, bizim kültürümüze ait bir söz değildir. Bizim tarihimize, erdemli duruşumuza uygun değildir. Çünkü bizim tarihsel ve manevi duruşumuz, iyiliği takdir eden, onu teşvik eden bir duruştur. “İyilik yaptığın zaman bunun cezasını görürsün, aman iyilik yapmaktan uzak dur!” diye bir nasihat bizim kültürümüzde yoktur.
İyilik yaparken üç kurala dikkat etmemiz gerekiyor. Bu kurallara uyduğumuz zaman iyilik yaptıktan sonra herhangi bir sıkıntı yaşamayız. Bunlardan birincisi iyilik yaparken karşılık beklemeyeceğiz. Eğer bir insan iyilik yapar da beklenti içinde olursa bunun adı iyilik değil, karşılıklı alışveriştir. İkinci kural, bir başkasının hakkı olmayan bir şeyi vermek iyilik değildir. Örneğin bir öğrenci hak etmediği halde ona fazla not veriliyorsa bu iyilik olmaz. Üçüncü kuralımız, bir iyilik yaptığınızda üçüncü kişiler mağdur olmayacak, onların hakkını yemeyeceksiniz. Bu kurallara riayet ederek iyilik yaparsanız olumsuz bir durumla karşılaşma ihtimaliniz yok. İnsanlar ne diyorlar? “İyilik yaptım, karşılığında o bana bunu yaptı.” “Ben ona şu iyiliği yaptım, aslında hak etmiyordu.” “Benim sayemde yükseldi. Ama o bana ne yapıyor?” Asıl sen yanlış yapmışsın. Ona iyilik yapmamışsın ki!.. Hak etmediği konuma getirmişsin.
İyilik, ahlaki zekânın bir prensibi midir?
İyiliksiz ahlaki zekâ olmaz zaten. İnsanın, hayatında iyiliği merkezi almadan “Benim ahlaki zekâm yüksektir.” deme lüksü yok. İnsanın yaşama amacı başkalarının hayatına dokunmak olmalı. Sadece kendisi için, çıkarları ve dünyevi arzuları için yaşayan kişi, insan ismine çok da layık değildir. İnsanı insan yapan şey budur zaten. Günümüzde bireysellik çok popüler oldu ve insanları bencilce bir yaşama sürüklüyorlar. Özellikle Batı’dan gelen kişisel gelişim mesajları da bunu körüklüyor. “Sadece kendini düşün!” “Başkalarına hayır de!” “Hayallerinin peşinden git.” Bunlar pompalanıyor sürekli. İnsanın kendi zevkleri ve arzuları peşinde koşması, onun başarısı için bir yolmuş gibi gösteriliyor. Ama insanın vicdanı, ruhu, duyguları bununla mutlu olmaz ki! Bir restorana gittiğimizde yemeği ısmarlayan mı daha mutludur, yoksa diğeri mi? Yemeği ısmarlayan daha mutludur. Çünkü iyilik yapmanın hazzını yaşar. Anneniz güzel bir yemek yapmış. Onu yerken çok lezzet alırsınız. Sizin o yemeği yerken aldığınız lezzet mi daha fazladır? Yoksa annenizin sizi izlerken aldığı lezzet mi daha fazladır? İyilik yapanın aldığı lezzet, memnuniyet, huzur iyilik yapılandan daha fazladır. İnsanlar sadece kendi çıkarları için yaşadıklarında hiçbir zaman mutluluğa ulaşamazlar. Kişisel çıkarın sonu yok ki… Sürekli bir doyumsuzlukla geçer hayat. Ama siz amacınıza kişisel çıkarı değil de başkalarına yardım etmeyi, başkalarının hayatına dokunmayı koyarsanız, kendi hayatınızı da bunun bir parçası olarak görürseniz, o zaman huzur ve mutluluk otomatikman size gelir.
Kitabınıza kişisel gelişim kitabı diyebilir miyiz?
Ben geçmişte çok kişisel gelişim kitabı okudum. Kişisel gelişim kitapları insanlara hangi mesajları veriyor? “Yeter ki inan, yeter ki gayret et, başarırsın.” diyor. İnsanlara “Yapabilirsin, başarabilirsin.” diye aşırı yükleme yapıyor. Sonrasında başarılı olamadıklarında mutsuz oluyorlar. Dünyanın bütün güçleri bir araya gelse ben şu ana kadar başardığım bazı şeyleri başaramazdım. Bütün bunların hepsi Allah’ın yardımıyla, lütfuyla gerçekleşti. Kişisel gelişim kitapları tüm güç insandaymış gibi mesajlar vererek kişileri yanlış yönlendiriyor. Kitabım standart bir kişisel gelişim kitabı değil ama insanlara kişisel gelişim, kariyer gelişimi, iş ortamı, öğrencilik, evlat olma, anne-baba olma, insan olma ile ilgili yol gösterici bilgiler ve örnekler sunduğu için erdemli kişisel gelişim kitabı diyebiliriz.
Ahlaki zekâ prensipleri hakkında neler söylersiniz?
Kitapta geçen bir örnek var. Kendi yaşadığım bir olay. Onu paylaşmak istiyorum. Biz çocukken okula gitmek için uzun bir yol yürümemiz gerekiyordu. Yol üzerinde bir ambar vardı. Orada bir tartı gördük ve arkadaşlarla kilomuzu öğrenmek için tartılmak istedik. Kimse yoktu. Tek tek çıkıp tartıldık. O sırada dükkân sahibi geldi ve biz kaçmaya başladık. Adam, “Gelin size bir şey yapmayacağım, ben sizi daha güzel tartacağım.” dedi. Biz de inandık ve kaçmadık. Adam, kimi yakaladıysa dövmeye başladı. Çocuğu dövmek için onu aldatmayı bir yöntem olarak seçen insanların ahlaki zekâsı ne düzeydedir? Bu insan çocuklara örnek olması gerekirken, onların ahlaki zekâlarının gelişimi için destek olması, onlara rehber olması gerekirken daha kötü örnek oluyor. Bu durum çocukların zihin dünyalarında nasıl bir etki uyandırır? İnsanlara güvenmemeyi ve aldatmanın normal bir davranış olduğunu öğrenirler. İnsanlar amaçlarına ulaşmak için yalan söylemeyi, aldatmayı bir yol olarak görüyorlar. O kadar normalleşmiş ki artık, “Amacına ulaşmak için ne yaparsan mübahtır.” anlayışı hayatın her alanında karşımıza çıkıyor. Maalesef toplumda ahlaki sorunlarımız çok fazla… Son zamanlarda ciddi bir ahlak erozyonuyla karşı karşıyayız. Bu ahlaki sorunlar üzerinde düşünmeli, kafa yormalı ve hep birlikte çözümler bulmalıyız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.