Çocuklar Neden Eskisinden Daha Alerjik? / Dr. Engin Arı
Kitabınızın adı doğrudan ebeveynlerin iç sesini yansıtıyor: Eyvah Çocuğum Alerjik Mi? Günümüzde neredeyse her iki çocuktan birinde alerjik reaksiyonlar görüyoruz. Biz gerçekten daha “alerjik” bir dünyaya mı gözümüzü açıyoruz, yoksa geçmişe göre bir şeyleri yanlış mı yapıyoruz? Modern yaşam bağışıklık sistemimize ne fısıldıyor?
Aslında evet, ben de bir alerjik çocuk babasıyım. Tıbbi pratiğimde yıllar içinde alerjilerin çok farklı yüzleri olabildiğini, kitaplarda yazanlardan çok daha farklı boyutları olduğunu pek çok hastamda ve yavrumda gözlemlemiş bir çocuk uzmanıyım. Evet, alerjilerin genetik bir yönü var; ancak genlerimiz çok hızlı değişmez. Dolayısıyla, alerjilerin son 20-30 yıl içinde hem görülme sıklığının artmasını hem de çok daha dirençli hâle gelmelerini sadece genlerle açıklamak mümkün değil.
Genlerin aktif ya da pasif olacağını belirleyen, onlara etki eden en önemli unsur çevresel faktörlerdir. Bunu da içinde yaşadığımız dünya ve bize temas eden her şey olarak özetleyebilirim. Doğadan uzaklaşmamızla başlayan, beslenme alışkanlıklarımızın değişmesiyle devam eden bu süreçte; dünyamızı tırnak içinde “çok daha steril” hâle getirmemizi takiben, çok daha sık ve dirençli alerjiler yaşamaya başladık.
Bence bizim için tasarlanan doğal dünyamızı kontrolsüz şekilde modernleşmenin bedelini ödüyoruz...
Alerji dendiğinde aklımıza hemen o çığlığı susturan antihistaminikler, kremler ya da fısfıslar geliyor. Siz ise “Biz çoğu zaman bu çığlığı bastırmakla yetiniyoruz.” diyorsunuz. Belirtiyi bastırmakla kök nedene inmek arasındaki bu yaklaşım farkını biraz açar mısınız?
Modern tıbbın temel bakış açısı; bedeni ve doğayı bir düşman olarak algılamak, ortaya bir sorun çıktıysa nedenini sormadan bulabildiğimiz her mekanizmayla o düşmanı ve olayı durdurmaya çalışmaktır.
Hâlbuki insan bedeni mucizevi bir şekilde tasarlanmıştır ve bir sistemin çoğu zaman birden fazla görevi bulunur. Hastalık dediğimiz konu ise bir tetikleyici ile geçici bir süre için normalin dışına sapmış bazı sistem sorunlarıdır.
Bu bakış açısıyla alerjilerde de “Bağışıklık sistemi yoldan çıkmış ve aşırı aktif hâle gelmiştir. Madem yoldan çıktı, bu bağışıklığı durduralım, zayıflatalım, hatta tamamen bastıralım.” mantığı, acil ve hayati durumlarda kısa süreli bir çözüm olsa da uzun dönemde çoğu zaman yetersiz kalır.
Burada sorulması gereken asıl sorular şunlardır:
• Bağışıklığı etkileyen faktörler nelerdir?
• Bu faktörlerden zayıf ya da bozulmuş olan ve bizim destekleyebileceğimiz hangileridir?
• Biz bu eksiklikleri kapatıp zayıf olan alanları desteklesek, bağışıklık tekrardan o eski çalışma ritmine döner mi?
İşte fonksiyonel tıp pratiğiyle hastalıkları bütüncül olarak değerlendirdiğim kliniğimde, alerjilere yaklaşırken sorduğum ilk üç soru budur.
Kitabınızda “bütüncül yaklaşımdan” bahsediyorsunuz. Bir çocuğun cildindeki döküntünün ya da bitmek bilmeyen öksürüğünün aslında bağırsaklarıyla, beslenmesiyle ya da toksinlerle nasıl bir bağı var? Vücuttaki bu gizli ağları ebeveynlerin anlayacağı dilden nasıl özetlersiniz?
Evet; insan bedeni, metabolizma, hatta dünyadaki yaşam canlılığı bir bütündür. Birbiriyle ahenk içinde çalışan sistemler bütünü olduğumuzu söyleyebilirim.
Bağışıklık sistemi de diğer tüm sistemlerden etkilenen; başta bağırsak ve sindirim sistemi olmak üzere beyinde, ciltte, solunum yollarında ve vücudun pek çok dokusuna yayılmış, birbiriyle haberleşen ağlar bütünüdür.
Tüm vücut gibi bağışıklığın da sağlıklı çalışabilmesi için yeterli vitamin ve mineral seviyenizin olması önemlidir. Çünkü yeterli vitamin ve mineraller biyokimyasal işlemlerin hızını onlarca, hatta yüzlerce kat artırabilir; bu da vücudun iyileşme mekanizmalarının yeterli hızda çalışması demektir.
Toksin konusu çok sofistike bir konu gibi algılanıyor ama aslında öyle değil. Toksin birikimi, basitçe vücuda zarar veren moleküllerdir.
Her canlı organizma gibi vücudumuz da yaşamak için bazı ham maddeler kullanır, onları işler ve bunun sonucunda doğal olarak bazı atıklar oluşur. Bir de yaşadığımız çevrede oluşan ve vücudumuza temas eden kirli hava, kirli su ya da tarım zehirleri gibi dış atıklar vardır. İşte vücudumuza içten ve dıştan temas eden bu atıklar, tüm sistemimiz gibi bağışıklık sistemimiz için de bozucu etkiye sahiptir.
Bu atıklar insan vücudundan ne kadar hızlı temizlenirse hücreler o kadar sorunsuz çalışır; ne kadar birikirse de vücudun, özellikle metabolizması hızlı olan hücrelerinin çalışması o kadar çabuk etkilenir. Bunların başında kan ve bağışıklık hücreleri, cilt hücreleri, karaciğer, bağırsak ve beyin hücreleri gelir.
Özetle bağışıklık sistemi, vücudun en aktif çalışan ve vücuda zarar veren moleküllerin birikiminden en çok etkilenebilen sistemlerinden biridir. Çevresel ve bedensel atıklar, sakin çalışan bağışıklığı agresif bir yapıya, yani alerjik bir karaktere dönüştüren en önemli faktörlerdendir.
Son yıllarda popüler olan ama tam olarak ne işe yaradığını yeni yeni öğrendiğimiz bir kavram var: Mikrobiyota. Siz bağırsak bariyerini bağışıklığın kalesi olarak görüyorsunuz. Çocuklarımızın bağırsakları ve bağışıklık sistemi arasında nasıl bir dostluk ya da düşmanlık var? Bağışıklık toleransı bu kalede nasıl inşa ediliyor?
Hepimizin bağışıklık sisteminin yaklaşık %70’i, ağızdan bağırsağın sonuna kadar uzanan o tüpün içinde kümelenmiştir. Bu sindirim yolu, aynı zamanda vücudumuzdaki hücrelerden onlarca kat daha fazla sayıda bakteri barındırır. Taşıdığı bu büyük önemden dolayı, bağırsaktaki bu bakterilerin bütününe özel bir isim veriyor ve “mikrobiyota” diyoruz.
Mikrobiyotanın pek çok görevi vardır: Vitamin ve mineral sentezi, toksinlerin bağırsakta tutulması, bağırsak astarının beslenmesi ve bağışıklık sisteminin eğitilmesi gibi...
Bu bakteriyel yapının dost bakterilerden oluşması bağışıklık sistemini eğitip sakinleştirirken; düşman bakterilerden, yani hastalık yapıcı etkenlerden oluşması ise bağışıklık sistemini sürekli tahrik edip kolayca yoldan çıkmasına sebep olur.
Aslında mantık çok basittir: Nasıl ki ülke sınırlarında dost unsurlar yaşıyorsa, gümrüklerde ve sınır hattında sorun yaşamıyorsanız, hatta ticaretle bu alanlar gelişiyorsa; bağırsak sınırlarınızda da dost bakteriler yaşıyorsa bunun vücudunuz için çok olumlu etkileri olur. Ne yazık ki bunun tam tersi de doğrudur. Nasıl ki ülke sınırlarında düşman unsurların varlığı sınır hattında sorunlara ve tahriklere yol açarsa; düşman bakterilerden zengin bir mikrobiyota da bağırsak ve hemen altındaki bağışıklık sistemimiz için tehdit algısını yükseltir; bağışıklığın daha agresif tavırlar sergilemesine neden olur ki bu da sistemin alerjik bir yapıya bürünmesine doğrudan katkı sunar.
Günümüzde çocukları koruma içgüdüsüyle bazen aşırı steril ortamlar yaratıyoruz. “Aman mikrop kapmasın, toprağa basmasın.” algısı bağışıklık sistemini tembelleştiriyor olabilir mi? Doğayla ve doğal “kirle” mesafemiz alerjiyi nasıl tetikliyor?
Evet, günümüz modern hayatında yaşamlarımız çok daha steril; ama bu durum aynı zamanda vücudumuza temas edip doğal floramızı oluşturan bakterilerin yapısının da değişmesine neden oldu. Burada önemli olan, çocuğun hiçbir enfeksiyonla karşılaşmaması değildir. Zamanında karşılaşılan doğal mikroplar -kısmen hastalığa yol açsalar bile- bağışıklık sisteminin doğru yanıt vermesi için eğitilmesinde görev alır. Yani aslında doğada temas ettiğimiz günlük mikroplar, büyük maç öncesi yapılan küçük antrenmanlar gibidir. Erken dönemde enfeksiyonlarla karşılaşmayan bir bağışıklık sistemi, yaşamın ileriki dönemlerinde bir tehditle yüzleştiğinde hangi seviyede yanıt vereceğini bilemez ve çok aşırı, kontrolsüz reaksiyonlar gösterebilir.
Dünyada kırsal bölgelerde; toprakla, çamurla, hayvanlarla temas ederek büyüyen çocukların, kentleşmiş toplumlardaki daha steril ortamlarda yaşayan çocuklara göre daha az ve daha hafif alerji öyküsüne sahip olması gözleminden doğan “Hijyen Hipotezi” de bize tam olarak bunu söylüyor.
Özetle yavrularımızın doğada; makul seviyede kirle, pasla, toprakla ve enfeksiyonla karşılaşarak büyümesinin, bağışıklık sistemlerinin gelişimi için çok daha sağlıklı neticeler verdiğini görüyoruz.
Gıda alerjileri ile gıda intoleransları ebeveynler tarafından çok sık karıştırılıyor ve bu da gereksiz, çok katı diyetlere yol açabiliyor. Bir anne-baba çocuğundaki reaksiyonun gerçek bir alerji mi yoksa geçici bir intolerans mı olduğunu en basit haliyle nasıl ayırt edebilir?
Evet; gıda alerjileri ve gıda intoleransları birbiriyle çok karışan iki konudur. Çünkü bazı intoleransların başlangıcında da alerji bulguları görülebilmektedir. Fakat intoleranslarda, alerjilerde pek rastlamadığımız migren, karın ağrısı, kramp, kas ağrıları ve dikkat dağınıklığı gibi rutinin dışındaki bulgular da tabloya eşlik edebilir.
Gıda alerjileri ile duyarlılıkları arasında temel bazı ayrımlar bulunur: Gıda alerjileri -her zaman olmasa da- standart alerji testleri ile saptanabilirken; gıda duyarlılığı çoğu zaman bu standart testlerde çıkmaz. Bazı özel gıda duyarlılığı testlerinde bulgu verebilse de bu testlerin değerlendirilmesi standart testlere göre çok daha zordur ve her zaman gerçeği yansıtmaz.
Gıda alerjilerinde gıdaya minimal bir temasla, hatta bazen o gıdanın bulunduğu ortamın havasını solumakla bile ciddi bulgular (öksürük, kusma, ciltte kaşıntı, dilde ve dudakta şişme, solunum güçlüğü gibi) ortaya çıkabilir. Gıda duyarlılıklarında ise şikâyetler, gıdanın tüketim miktarı ile doğrudan ilişkilidir; az miktarda tüketildiğinde bir sorun yaşanmazken, yüksek miktarda ya da çok sık tüketilmesiyle klinik bulgular ortaya çıkabilir.
Klasik gıda alerjilerinde hastanın bu gıdayı tolere etme hızı yavaştır (çünkü testlerle de saptanabilen bir alerji hafızası oluşmuştur). Gıda duyarlılıklarında ise doğru adımlar atıldığında, çocuk o gıdayı çok daha çabuk tolere edebilir hâle gelir; çünkü arka planda kemikleşmiş bir alerji hafızası yoktur. Bu farklar, gıda alerjileri ile duyarlılıklarını birbirinden kısmen ayırmaya yardımcı olur.
Ama ne yazık ki tüm bu farklara rağmen gıda alerjisi ve duyarlılığı ayrımı yine de zor olabilir; ikisinin birlikte görüldüğü durumlar olabilir. Testlerin ya da klinik bulguların yetersiz kaldığı bu noktadan sonraki ayrım ise ancak ciddi bir klinik tecrübe ve bireyin yakın takiple gözlenmesi sayesinde yapılabilir.
Katı diyetlere gelince... Ne yazık ki gıda alerjisi ve duyarlılığı çoğu zaman doğru ayırt edilemediği için çok uzun süren ve çok katı diyetler uygulandığını görüyorum. Klasik alerjilerde, çocuğun bu alerjenle direkt ya da anne sütü üzerinden dolaylı temasıyla hayati bulguların oluşması durumunda; bu maddelerin saptanıp çocuğun (ve eğer anne emziriyorsa annenin) bu gıdalardan uzak kalması makul ve gerekli bir yaklaşımdır. Ancak ezbere, çok uzun süreli ve çok sert yapılan diyetler kesinlikle sürdürülebilir değildir.
Kitapta probiyotiklerden kuersetine kadar pek çok takviyeden bahsediyorsunuz. Ancak internet çağında ebeveynler kulaktan dolma bilgilerle çocuklarına takviye yüklemesi yapabiliyor. Doğru takviyeyi seçerken ve bir “bağışıklık dengesi” kurarken bir aileye yol gösterecek temel ilkeler neler olmalı?
Evet; takviyeler ilaç değildir fakat vücutta metabolik değişikliklere neden olabilecek moleküllerdir. Dolayısıyla bu molekülleri doğal yollardan, gıdalarla almak her zaman en güvenli yoldur. Beslenmeye mor soğan eklemek, frenk üzümü tüketmek ya da haftada 1-2 gün balık yemek gibi... Böylelikle vücuda kuersetin, resveratrol ve omega-3’ü en doğal haliyle vermiş olursunuz.
Bunun dışındaki durumlarda, hedefe yönelik bir protokol dahilinde takviye kullanımı mutlaka hekim kontrolünde olmalıdır.
Hangi destek, hangi dozda, ne kadar süreyle kullanılacak? Hedefe ne zaman ulaşacağız? Hedefe ulaştıktan sonra dozu azaltmak ya da takviyeyi bırakmak hangi takvimde yapılacak? Bunların hepsi, düzenli takviye kullanmak isteyenlerin mutlaka cevabını bulması gereken sorulardır ve bu cevapları ancak alanda uzman bir sağlık profesyoneli verebilir.
Alerjik bir çocuğun ailesi çoğu zaman büyük bir kaygıyla yaşıyor. Bu kaygının ve evdeki gerginliğin çocuğun bağışıklığıyla ilişkisi konusunda neler söylersiniz?
Evet; alerjik bir çocuğu olan ebeveynlerin yaşadığı stresi ve gerginliği çok iyi anlayabiliyorum. Bir çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı olarak, kendi yavrumun yaşadığı alerjilerde de etkeni buluncaya kadar benim de huzurum kaçmıştı.
Fakat unutulmaması gereken bir durum var: Yüksek stres, bağışıklık sistemini doğrudan bozabilir. Dolayısıyla bunu, çözümü aranması gereken bir süreç olarak düşünüp doğru adımları atmak ve sakin kalabilmek çok önemlidir. Çocuğa süreci açıklarken, “Bazı besinler şu an bize biraz zarar verebiliyor; çünkü henüz vücudumuz bunlara tam alışmadı. Belki de alacağımız bazı sihirli iksirlerle zaman içinde vücudumuz bunlara alışacak ve bu tepkiler de tamamen bitecek.” gibi durumu netleştiren ama olumlu yönleri ön plana çıkaran konuşmalar yapmak gerekir. Çocuğun ne yaşadığını bilmesi, korkmaması ve geleceğe dair olumlu bir umut taşıması; hem çocuğun hem de dolayısıyla ailenin stresini ciddi oranda azaltacaktır. Belki de bu doğru bakış açısı ve “aktif sabır” dönemi, iyileşmenin ilk ve en büyük adımı olarak düşünülebilir.
Kitabınızda “İyi bir gelecek, sağlıklı bir bağışıklık sistemiyle başlar.” diyorsunuz. Şu an alerjisiyle yorgun düşmüş bir aile bu röportajı okuyorsa, onlara bırakmak istediğiniz söz ne olurdu?
Alerji, vücudun dış dünyaya karşı verdiği bir “büyük isyan” değil, aslında içeride yolunda gitmeyen bir şeylerin, bağışıklık sisteminin verdiği bir yardım çığlığıdır. Biz fonksiyonel tıp bakış açısıyla sadece o çığlığı susturmaya, semptomları baskılamaya çalışmıyoruz; o çığlığın neden koptuğunu anlamaya, yani kök nedenlere iniyoruz. Bağırsak florasını desteklediğimizde, toksik yükü azalttığımızda ve bağışıklığı doğru beslediğimizde o sistemin nasıl muazzam bir şekilde kendini dengelediğine defalarca şahit oldum.
Bugün döktüğünüz her yaş, hissettiğiniz her yorgunluk, çocuğunuzun gelecekteki güçlü sağlığının temel taşları olacak. Alerji bir tünel gibidir; karanlık ve uzun gelebilir ama çıkışı vardır. Çocuğunuzun bağışıklık sistemine rehberlik etmeyi öğrendiğinizde, sadece bugünkü alerjiyi değil, onun tüm yetişkinlik hayatını koruyacak sağlam bir kale inşa etmiş olacaksınız. Kendinize ve çocuğunuzun doğasına zaman tanıyın, umudunuzu kaybetmeyin.
Ölümden başka her derdin şifası vardır, hastalarımıza ve ailelerimize düşen görev bu derdin dermanını aramak, bize düşen görevde şifaya vesile olmak için çok çalışmaktır.
