Mutlu bir aile olmanın olmazsa olmazları nelerdir?
Birincisi sevgi ve saygı. Bunların ikisini ayrı ayrı ele almıyorum. Kalpte sevgi varsa saygı da vardır, saygı varsa her saygının içinde sevgi de vardır. Ne sevgisiz saygı olur ne saygısız sevgi olur. Acaba bir beyefendi eşini seviyor -sevmese evlenmez- eşini sayıyor mu, hürmet ediyor mu? İnsan değer verdiği, sevdiği şeye saygı da duyar. Ben beyefendilerin saygı işini tam anlamadıkları kanısındayım, onun için ‘sevgi, saygı’ diyorum. Bir beyefendinin eşini nasıl çağırdığından onun eşini ne kadar saydığı ortaya çıkıyor. Bazıları da hanımına saygı, hürmet gösterince öteki beyler tarafından alaya alınıyor. Bu hiç alaylık bir konu değil, takdir edilecek bir konu.
İkincisi SABIR. Sabır, girdiği her yeri güzelleştirir, her derde deva olur. Peygamber Efendimiz (sav) “Sabır imanın yarısıdır.” buyuruyor. Boşanmaların %60’ına bakın, yarım saatlik bir sabrın gösterilememesinden kaynaklanıyor. Sabır o kadar tatlı bir şey ki… Allah’ın dostu Hasan Harakanî Hazretleri evlenmiş, daha ilk gün “Hanım sen çok hiddetlisin, sinirlisin yahu.” demiş. Hanım da dürüstmüş, saklamamış “Ohoo! Daha bu gördüğün ne ki?” demiş. Harakanî Hazretleri “Ben de sabırlı, sakin değilim. Biz evlendik, nasıl bir ömür mutlu yaşayacağız, gel senle bir anlaşma yapalım.” demiş. Tek maddelik bir anlaşma yapmışlar ve tek maddelik anlaşmaya uyarak bir ömür mutlu yaşamışlar. Nedir o tek maddelik anlaşma: “Sen kızdığın zaman ben sana sabredeyim; ben kızdığım zaman sen bana sabret.” Bakın, olmadı o zaman ayrılalım, boşanalım yok! Boşanmak, Allah’ın helal ettiği ama hoşlanmadığı bir helal, son çözüm olarak sunduğu bir mesele. Hemen çözüm üretmişler ve bir ömür mutlu yaşamışlar. Sabır, insanı evliya yapar. Hanımı ölmüş başlamış ağlamaya, bir gün, iki gün, üç gün; üzüntüsü bir türlü geçmiyor. Hâlbuki bütün mahalleye hiddetini, şiddetini duyuran bir hanım… Bir gün Harakanî Hazretlerinin bir ahbabı demiş ki: “Yahu farkında değil misin? Herkes senin namına seviniyor şu cadıdan kurtuldu diye, sen ise ağlıyorsun.” Ne cevap vermiş Harakanî Hazretleri: “Bak daha kaç gün oldu öleli, kalbimdeki manevî feyzde azalma var. Demek bu kadına sabrettiğimden dolayı Allah feyzimi artırıyormuş, o gitti feyz bitti.” Çektiğimiz her şeyin maddi ya da manevi bir karşılığı var boşa gitmiyor, bunu da düşünerek sabredeceğiz, bu benim imtihanım diyeceğiz. Acıları zevke dönüştüreceğiz.
Üçüncüsü sadakat. Beyefendilerin en çok dikkat etmesi gereken bir konu. Hiçbir hanım sadakatsizliği sevmez. Hatta şakasını bile sevmez. Beyefendilerde de ne varsa şeytan mı dürtüyor nefs mi dürtüyor, bu sadakatsizliğin hiç olmazsa şakasını yapmaktan bir zevk alıyorlar.
Ailemden misal vereyim. Babacığım vefat edeli dört seneyi geçti, hayatının son zamanlarında yatalaktı. Odanın bir köşesinde babam diğer köşesinde annem -halen yatalak dua buyurun, bütün hastalarla beraber Rabbim ona da şifa versin- yatıyor. Ben de her ay ziyaretlerine giderim. Bir gittim ki annem ağlıyor, “Hayırdır anne…” dedim. “Şu baban var ya şu baban…” Yatan babam, iki yardımcısının desteğiyle ayağa zor kalkan yalnız adım atamayan babam, ne yapmış olabilir ki anneme? “Anne ne yaptı ki babam?” dedim. “Oğlum ne yaptı biliyor musun? Diyor ki, benim canımı fazla sıkma kalkar giderim şuradan Göksun’un bir Çerkez köyüne, bir Çerkez kızı alır gelirim o zaman görürsün.” Annem de buna ağlıyor “Anne! Babam iki yardımcısıyla ayağa zor kalkıyor ne Göksun’u ne Çerkezi ne bulması, adam doksan yaşında. Sen buna inanıyor musun da bunu dert edip ağlıyorsun.” “İnanmıyorum.” “Eee anne niye ağlıyorsun?” “Yapmayacaksa niye söylüyor.” diyor. Onun için beyefendilere diyorum ki; her yaşta, her başta, her anlayışta bu sadakatsizliğin olmayacak şakasından bile hanımlar haz etmiyor, fıtrat böyle. Beyefendiler bunu bilecek, sadakat sadakat sadakat… Bu konuda hanımefendileri incitecek en hafif şakaya bile girmeyecekler.
Otuz beş sene öğretmenlik yaptım. Şimdi o öğrencilerden dostlarım var, onlara aile danışmanı oldum, üzülünce geliyorlar. Bir konferanstan çıkmıştım, baktım kızcağızın gözü balon gibi şişmiş, mosmor. “Hayırdır, bu gözünün hali ne?” dedim. İkisi de öğrencim, beyefendi de öğrencim. Kızcağız dedi ki: “Hocam zaten bunun için geldik. Yalan söylemeyeceğim, senin şu taleben var ya, vurdu böyle oldu.” Yahu sen nasıl yaptın? Bir de benim öğrencim, beni dinleyen, kitabımı okuyan adam, bunu nasıl yapar diye üstüne gidince “Hocam yaptım ama sor ki neden yaptım.” Bunun nedeni olur mu? Hocam oturduk akşam dizi izliyorduk da -ömrümüzdeki sevgileri kurşuna dizen o dizileri de niye izlerler bilmem- ekranda bir hatun belirdi ben de hani şaka olsun diye dedim ki: “Hatun dediğin şunun gibi olur.” Baktım şöyle hanım ses de çıkarmadı. Birazdan o kadının yanında bir adam belirdi hanım demez mi: “Aha adam dediğin de bunun gibi olur.” Ben de kendimi kaybettim gözü böyle oldu. Şimdi, niye yaptın, hocam şakaydı. Affedersiniz Anadolu’da bu şakanın adına ne diyorlar, eşşek şakası. Neden yapıyorsun, sonucu belli değil mi? Şunu bilecek beyler; sadakatsizliğin şakası bile olmamalı, şakası bile yuvayı sarsar, yuvaya büyük zarar verir.
Evlilik deyince akla fedakârlık, sencillik, yorulmak geliyor. Onun için birçok insan evlenmiyor. Adam kırk yaşında üniversite de hoca, seni evlendirelim dedikçe “Ya hocam sorumluluk almak istemiyorum.” diyor. Allah Allah… Sorumluluk almak istemiyorum diyen bir adam sorunlu bir adamdır. Hep verecek, kazancına ortak edecek, keyfini bölecek, bir başkasının da derdini çekecek sanıyor, evliliği yük sanıyor. Hâlbuki evliliğin o fedakârlıklarla kazandırdığı öyle güzellikler vardır ki cennetin önsözü haline döner bir yuva… Fedakârlık kötü mü zannediyor gençlerimiz, fedakârlığın içinde sevgi şefkat yok mu? İnsan fedakârlık yaparken, sencillik yaparken yüreğine güzellikler almaz mı?
Bir örnek arz edeceğim. Öyle fedakârca hayatı paylaşmış bir çift, Allah onlara rahmet eylesin, hayatı öyle fedakârca paylaşmışlar ki… Önce sen diyerek yaşamışlar ve bir gün hakkın rahmetine kavuşmuşlar. Birbirlerini çok seven karı kocalar da fazla ara vermezler, dikkat buyurun hemen peş peşe giderler. Bu çift, aile mezarlığında yan yana yatıyorlar. Benim, hayatımda imrendiğim tek mezardır o. Mezarın yüzü soğuktur ya, o mezar bana çok sıcak geldi. Ölümden çok korkarım, ödüm patlar, kendimi hiç hazır görmem ama o mezar sıcak geldi bana. Nasıl bir mezar? Yan yana yatıyorlar, karı koca vasiyet etmişler iki mezarın ortasına tek mezar taşı konulmuş. Ve yine vasiyetleri üzerine bu tek mezar taşına şu cümle yazılmış: “Burada birbirini seven bir karı koca yatıyor, ikisine bir Fatiha yetiyor.” Şu işe bak dünyada nasıl paylaşmışlar, bölüşmüşler, fedakârca yaşamışlar ki öteki tarafta da Fatiha’yı paylaşmak istiyorlar. Gerçi Fatiha tüm tüm gider, milyon kişiye de okusanız ayrışır mı? Galiba geride kalan bizlere bir fedakârlık, paylaşma dersi veriyorlar. Yuva budur işte. Ama kırkına gelmiş, mesleğini eline almış bir delikanlı “sorumluluk almak istemiyorum” diyor, bencil,nefsanî adam. Nefsinin peşine düşmüş ve dolayısıyla içi de biraz şeytanlaşmış adamın doğru düzgün yuva kurma ihtimali yoktur. İnsanın “biz” fikrine alışabilmesi lazım.
Dolayısıyla en güzel örnek, örneklerin örneği Peygamberlerin önderi başımızın tacı Efendimiz Muhammed Mustafa’nın (sav) hayatına bakacağız. O bütün bunları yaşadı, en üst düzeyde örnek oldu. Nikâh kıyarken hocalarımız söyler ya “Allah, evlileri, evlenecek olanları Hazreti Muhammed Mustafa (sav) ile Hazreti Hatice annemiz (r. anha) arasındaki muhabbetten muhabbetlendirsin inşallah.”
Ev hayatında Efendimiz nasıldı? Beyefendilikte inceltilmiş, yoluna kuyu kazıldığı zaman, iftiranın bini bir para yapıldığı zaman dahi eve gülen yüzünü getirir, o sadakayı önce Efendimiz (sav) verir. Beyefendilere soruyorum, eve gülen yüzle gidiyor musun? “Hocam sabahtan akşama kadar eşşek gibi çalıştık affedersin, bir de trafik, bir de gülecek miyim kapıdan girerken?” Benim cevabım hazır: “Efendimiz’den (sav) daha mı ağır ve zor şartlarda yaşıyorsun?” Aman hocam estağfirullah… O zaman örnek kim? Efendimiz (sav) eve gelince sadece yüzü gülmezdi, bütün hücreleri, benliği gülerdi. Bunu erkek çocuklarımıza anlatacağız; böyle bir eş olsunlar, yüreklerini oraya ayarlasınlar. Efendimiz (sav) bir de sorardı eşine: “Ya Hatice yardıma ihtiyacın var mı?” Kim kime soruyor? Dünyanın yükünü sırtında taşıyan Efendimiz (sav) eşine “Ya Hatice yardıma ihtiyacın var mı?” diye soruyor. Hazreti Hatice annemiz (r. anha) nasıl cevap veriyor “Ya Muhammed! Eğer bana yardım etmek istiyorsan şuracığa bir uzanıver, bir rahat ettiğini göreyim bana en büyük yardımı yapmış olacaksın.” Efendimizin (sav) dışarıdan nasıl geldiğini biliyor, halinden anlıyor. Sonra ne oluyor? Efendimiz (sav) eşini yoğun ve yorgun görürse içeceği sütü keçiden kendi mübarek elleriyle sağıyor, elbisesini kendi mübarek elleriyle dikiyor. Şimdi, Efendimiz (sav) nerede, beyler olarak biz neredeyiz diyeceğim ama bu sefer de beyefendiler diyorlar ki: “Hazreti Hatice annemiz nerede bizim hanımlar nerede? O zaman hep beraber (beyler ve hanımlar) oraya doğru yaklaşacağız. Öyle olamayız ama oraya doğru yaklaşacağız ki şu ailede sevgi iletişimini gerçekten ve yürekten kurabilelim, aileyi kurtaralım, aile son kale.
Benim dört tane Çanakkale hakkında eserim var. Çanakkale de sevdalarımdan biridir. Her zaman diyorum ki Çanakkale 1915’te kalmadı, Çanakkale devam ediyor. Bugünün Çanakkale’si ne? Aile… Son kale yıkılırsa hepimiz altında kalırız, Allah korusun. Aile Çanakkale’sinin başkahramanları kim? Sevgili hanımefendiler. Kız çocuğu olarak sevgiyi eve getirirsiniz, anne olarak gönüllere damgayı vurursunuz, ailenin başkumandanı sizsiniz, bu savaşın kahramanları siz olacaksınız. Annelerin bozulduğu yerde beyefendilerin yapacak hiçbir şeyi yoktur. Kız çocuklarımızı bu duygularla, düşüncelerle yetiştiriyor muyuz, yoksa benim tanıdığım bazı anneler gibi yanlış mı yapıyoruz? Anne, isteyerek severek evlenmek üzere olan kızına nasihat ediyor: “Kızım bak nişanlısın evleneceksin, her gittiğin yerde her işi de ben bilirim diye ortaya çıkma ha! Kaynanan da cadının tekine benziyor, köle gibi kullanır seni ha! Hiç bilmiyormuş gibi şöyle hanım gibi kenarda duracaksın.” Hiç böyle nasihat olur mu? Kızına iyilik mi yapıyor, kötülük mü yapıyor?
Kayınvalide ve gelin ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ailede sevgi iletişimini koparan çok önemli bir unsur kaynana meselesi. Aslında bu “kaynana” kelimesi de uyduruk bir kelime. Kelimenin aslı “kaim–i valide” yani anne yerine kaim olan, anne yerine gelen ikinci anne demektir. Bir anne ne mübarek, onun yüreğinden daha tatlı huzurlu bir sığınak var mı? Bir de ikinci anne gelmiş. Ama öyle değil ki “kaim–i valide” “kaynana” olmuş. Dilimiz dönmemiş kısaltmışız “kayınvalide” yapmışız, kısaltmayı severiz ya kayınvalideyi de kaynana yaptık, onu da koyduk kazana kırk yıldır kaynat babam kaynat bir türlü buharlaştıramıyoruz.
Sevgili genç hanımefendiler, evliler, evlenecek olanlar kaynana işini nasıl halledecekler? Az ve öz olarak şunu söylüyorum; bu kişiye kaynana diye bakmayın. İkinci anne, yeni bir anne diye bakın! Ama hanım kızımız diyor ki: “Hocam ne annesi canavar canavar, beni hiç sevmiyor.” Olsun, sen ona öz kızı gibi davran, öz annene davrandığın gibi davran, zaman içinde bak kadın nasıl yumuşayacak, nasıl eriyecek, o da sana kızım demeye başlayacak. Diyelim ki demedi, hakikaten cadı çıktı. Kızım gene sen kazanacaksın. Neyi kazanacaksın, eşinin kalbini kazanacaksın. Adam demez mi, anamın yaptığı kabalığa bak, hanımımın yaptığı inceliğe bak. Seni daha çok sever, eşini kazanırsın. O yuvada çocuklar varsa eğer demezler mi, annemizin sevgi dolu yüreğine bak, babaannemizin kabalığına bak. Çocuklarını kazanırsın, yuvanda sevgi iletişimini kazanırsın ve asıl kazanç ahirete yaptığın yatırım, cenneti kazanırsın. İbadet bu, sevgi ibadetin önemli bir unsurudur. Bu kadar kazanç yetmiyor mu sevgili kızım? Kaynananın ne yaptığı önemli değil. Sen bayramda kandilde anne bil, elini öp, duasını al. Milyonda bir çıkar böyle kaynana. Çoğu kayınvalide şöyle diyor: “Hocam başlangıçta gelinimi hiç istemiyordum, yuvayı da bayağı bozmaya çalıştıydım ama gelin de cinin tekiymiş sonunda benim kalbimi kazandı.”
Kayınvalidelere de kısaca sözümü söyleyeyim: “Hanımefendiler, ailede sevgi iletişimini kuracaksak eğer öz kızınıza nasıl davranıyorsanız gelininize de öyle davranacaksınız.”
Aile bireylerinden biri de çocuk, çocuğun aile sevgisiyle beslenmesi de çok önemli bir husus. Çocuklara sevgimizi nasıl vermeliyiz, çocuklara nasıl davranmalıyız?
Ailede çocuk konusu da önemli bir konu. Bu konu üzerine “Sevgi Merkezli Çocuk Eğitimi” isimli bir kitap yazdım. Çocuk yetiştirmek de zor iş ama dünyanın en şerefli işi. Evladını kazanan adam dünyanın en zengin, en mutlu, en huzurlu insanıdır. Çocuk konusunda da genel bir ölçü söyleyeyim: Çocuklara neyi yapalım neyi yapmayalım? Kendinize yapılmasını istediğiniz her şeyi çocuklara yapın, hoşlanmadığınız hiçbir şeyi de çocuklara yapmayın. Ve çok önemli başka bir ölçüyü söylüyorum, çocuklara eğitim vermek için lafı bırakın. Adamın elinde sigara, dumanı tütüyor, bir eliyle de dokuz yaşındaki oğlanın kulağından tutmuş kapının önünde bana diyor ki: “Hocam sana eğitimci yazar diyorlar değil mi, aha gel şuna eğitimciliğini bir göster.” “N’oldu ki hayırdır?” “Gene cugara içerken yakaladım. Kırk kere söyledim şu zıkkımı içme diye… Bak da babandan ibret al, ciğerim bitmiş.” Ben o çocuğa bir şey söylemem, dedim. Çünkü senin elinde şu duman tüttükçe ne benim sözüm ne senin sözün, kırk kere değil dört yüz kere tekrarlansa o çocuğa hiç etkili olmaz. Neden? Kuralımız şudur: “Çocuklarınız sizin dediklerinizi yapmazlar, yaptıklarınızı yaparlar.” Örnek olacaksın, başka çaresi yok. Ben örnek olamadım diyorsan bir örnek bulacaksın ona o örneği benimseyecek. Örnekler örneği Efendimiz’dir (sav), ne buyuruyor: “Çocuklarınızla çocuklaşınız.” Çocukların en sevdiği oyuncak sen misin baba, çocukların görünce en çok yüzünün güldüğü eğlendiği oyuncak sen misin anne? Maşallah, işte hakiki anne-baba, tebrik ederim. Ama babalarını görünce çocuklar transit odalarına kaçıyorlarsa, nereden geldi gene, ne zaman bağırıp patlayacak, ne zaman canımızı sıkacak diyorlarsa eyvah! Çocukların yüreği senden kopmuş haberin bile yok. Bazı babalar da “Hocam bu anlattığın doğru da bu sevgi mevgi işlerini bizim hanım yapar.” diyorlar, hanımlara havale ediyorlar. Kendisi? Olur mu öyle basit duygusal şeylerle uğraşmaz baba. Baba, para pul işleriyle önemli işlerle uğraşır. Bu baba da maneviyatçı, dindar derler. Neresi dindar? Parayı pulu ilk plana alıyor, kalbi geriye atıyor, dindarlıkta böyle bir şey var mı?
Kızcağız on sekiz yaşına gelmiş, diyor ki: “Hocam! Sözlendim, hayırlı mübarek olsun. Benim bu evden gitmeme bir sene bile kalmadı, ama bu yaşıma kadar babam bir gün sarılıp öpmemiştir, bir gün kızım dememiştir.” İçindeki acıyı görüyor musunuz? Kız evlenmiyor, kız evden kaçıyor! Bu iş sadece annelerin işi değildir. Babanın evlat yüreğinde bıraktığı boşluğu hiçbir anne dolduramaz. Anne sevgisi şefkati ayrı, baba sevgisi ayrı. Allah (cc) anneyi anne yaratmış babayı baba yaratmış, hiçbiri ötekinin bıraktığı boşluğu dolduramaz. Rabbim kimseyi annesiz yapmasın, hele küçük yaşta babasız da yapmasın. Ailede annesiz sevgi iletişimi hiç olmaz, babasız da eksik kalır. Bunun çok örnekleri var. ‘Ailede Sevgi İletişimi’ kitabında ünlülerden örnekler yazdım, çok tanınmış insanlardan yazdım ki insanlar hikâye diye okumasınlar. O insanlar hâlâ yaşıyor, inansınlar… Sevgili kardeşlerim! Kalbine giremediğiniz çocuğun kafasına giremezsiniz. Sözüm önce eğitimcilere, eğitimci duruş sergileyen anne babalara. Çocuklarımıza, evlatlarımıza Kur’ân öğretmek, hadis öğretmek, adam olmayı öğretmek istiyoruz ya, kural: “Kalbine giremediğiniz evladın ve öğrencinin kafasına giremezsiniz.” Hanımefendi eğitimci kardeşlerim kendilerini sevdirecekler. Peygamber Efendimiz (sav) “İman etmedikçe cennete giremezsiniz…” buyuruyor ama devamı titretiyor içimizi, hepimizin içini titretmesi lazım. “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız.” Ben insanları din kardeşim olarak sevmezsem benim imanım zayıf demektir. Sizin de beni sevmeniz gerek, din kardeşinizim çünkü. Birbirimizi yeterince seviyor muyuz? Birbirimizi yeterince seviyorsak birbirimize yeterince güveniyor muyuz? İşte bu güven ortamını çocuklara evde ilk önce anne baba verecek. Çevreyi genişletecek, çocuk sadece anne babaya da kalmayacak. Örnek alacağı müftüyü tanıyacak, mahallenin muhtarını, imamını tanıyacak, öğretmenini sevip güvenecek. Örnek alacağı insanlar tanıtacağız. Dolayısıyla hepimizin Efendimiz’e (sav) benzemeye mecburiyeti var. Efendimizin ahlakını yaşayalım, yaşayarak çocuklarımıza örnek olalım. Mesela çocuklarımıza selamlaşmayı öğretiyor muyuz? Gelince selam veriyorlar mı, giderken Allah’a ısmarladık diyorlar mı, yaptığınız yemeği yiyince anneciğim eline sağlık diyorlar mı, gece yatarken Allah rahatlık versin anneciğim deyip sizden de bir dua istiyorlar mı? Bunların hepsi inancımızın gereği, iyi Müslüman böyle yetişir. Bunları küçümsemeyelim, bu küçük şeyler üst üste gelerek büyük şeyler oluşturuyor. Çok şikâyet eden bir annenin evladı şükür içinde olamaz, şükrü az yapar, şikâyet etmeye alışmıştır çünkü. Ama her şeye şükreden, şükür tarafını geliştirmiş bir annenin evladı iyilik karşısında insanlara teşekkür eder ve Allah’a da şükretmeyi bilir.
Geçen bir babayı dövesim geldi, kalbini kırmamak için kendimi zor tuttum. Çocuk üç gündür babayı görmemiş, baba yolculuktan gelmiş, çocuk beş yaşında. Çocuk babacığım babacığım diye babaya koşuyor, baba ise hiç oralı değil. Benim sabrım taştı. Bu adam taş mı robot mu bu adam, bu çocukta nasıl bir iç yangını meydana geliyor, baba farkında değil. Çocuk baktı olmuyor yapıştı babasının paçasına çekiyor ama o çekme de kâr etmedi. Dayanamadım, “Kardeşim bak şu çocuğa bir şey diyecek herhalde.” dedim. “Her zamanki huyu!” diyor. Bu çocuk bir der iki der üç der sonra paçasından tutup da kendisini dinleyen yalancı bir baba bulup da kaçıp giderse, sevgi göstermediğin çocuk yarın sahte bir sevginin peşine düşüp giderse ne olacak? “Benim çocuğum böyle değildi, nasıl yaptı bu kız bunu, bu oğlan bunu nasıl yaptı?” diye dert yanacaksın ama kaçıran sensin. Ailede sevgi iletişimi öyle keyfince yaşayarak olacak bir kolaylıkta değil. Çok güzeldir, çok tatlıdır, çok hoştur, baldan tatlıdır ama emeksiz yemek olmaz. Bu işleri okuyup öğrenip mutlaka tatbik etmek mecburiyetindeyiz.
Son sözüm “Sevginin ilk okulu ailedir.” Eve sevgi getiremeyenlere, eşini çocuğunu sevemeyenlere ben din kardeşi olarak kendimi nasıl sevdireceğim? Onun için her şey evde başlar evde biter. Dünyanın en iyi okulu bile bunları veremez, ancak verileni geliştirebilir. Onun için Rabbim hepimizi iyi anne, iyi baba, iyi dede yapsın inşallah. Rabbim yuva yıkanlardan değil, yuvaların kurulmasına vesile olan güzel gönüllü insanlardan eylesin inşallah…
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi

cook guzel bı yazı allah bınkere razı olsun yenı evlı olanlara ve bana cok guzel bi yazı ..