Aidiyeti Unutmak / Dr. Alper Yücel Zorlu

51-aidiyetini-unutmakYaşadığımız zaman dilimi, üzerine bastığımız toprak, bu ülkenin tarihi, bu toprakların kendine has 1000 yıllık serüveni, bu topraklar üzerinde yaşayan insanların hayata dair duruşları ve kaygıları, hüzün ve sevinç nedenleri, bu topraklar üzerinde yaşananlar, bu topraklar hakkında düşünmeyi ve konuşmayı kaçınılmaz kılıyor. “Çünkü…” dediğimizde konuşulacak o kadar çok şey var ki… Nereden başlasak dediğimizde konuşulmaya değer her başlığın bir hikayesi var çünkü.

Millet olarak nereden gelip nereye gittiğimiz sorusu dahi bu topraklar üzerinde yaşananlara / yaşadıklarımıza / yaşayacaklarımıza başlı başına anlam katmaya yeter de artar bile. Nitekim her tespit, sadece nasıl’ı değil niçin’i de içinde barındırmak zorunda. Ama tüm bu sorgulamaların öznesi olan insanlar, mensubiyet ve aidiyet halkaları çok güçlü bir toplumun bireyleri olunca, inanç, tarih ve kültür kaçınılmaz bir biçimde devreye giriyor. Dünyada bu değerlerden soyutlanmış bir toplum da düşünmek mümkün değil zaten. Bir “kültür” kelimesinin dahi elli sayfa tanımı var. Peki, inanç, insan, tarih, medeniyet, hikmet… Peki devam edelim…

Büyüyen bir çocuğun, atılan bir tohumun, yeşeren bir çiçeğin, açan bir gülün, büyüyen bir ağacın dahi bir serüveni var. Hayat onlara onlar da insana bir şeyler söylüyor. Anadolu’yu mayalayanların da Anadolu hakkında bir düşüncesi vardı/var/var olacak… Bu kaçınılmaz.

Kırmızı çizgilerimiz; inancımız, iffetimiz, insanlık onurumuz, kulluğumuz, hürriyetimiz, hak ve adalete olan boynu büküklüğümüz… İnancımız, aşkımız, ideallerimiz; tüm bunlar bizi biz yapan değerler. Zulmetmeye değil, adil olmaya, adalet dağıtmaya geldik çünkü. İnkara değil, inanca geldik… İnsana hürmete, merhamete, muhabbete geldik. Öyle geldik ve öyle döneceğiz “ana vatana…” Şimdi tüm bunların, birlikte yaşadığımız insanlardan, hatta havadan, sudan, topraktan ve tüm bunlarla Allah (cc) katında imtihan edilme şeklimizden bağımsız olduğunu, kim iddia edebilir!.. Dünyadaki imtihan alanımız; yurdumuz, dünyadaki yakın muhataplarımız, çevremiz, mahallemiz, şehrimiz ve ülkemiz… “Komşuyla” hayat bulan bir inanç ve kültür temelimiz var. Birlikte aç kalmak, birlikte doymakla ifade ediliyor bu. Bir lokma ekmeği bölüşmekle… Nikah olunca duyurmak zorundayız. Helal lokma ve kul hakkı, ahiretin teminatı durumunda. Ölürken helallik veriyoruz, doğana bakmak boynumuzun borcu… Çünkü iki salâ arasındaki ömür, “bakkal defteri” değil, hesabı ciddi. Akitlerimiz var, taahhütlerde bulunduk Yüce Allah’a, kullara, söz verdik kendimize… Peygamber’e söz verdik “Akabe misali”, canımız ve kanımızı feda ettik “değerler uğruna.” Şehadetin neş’esini düğün bildik dosta düşmana karşı…

“Bir yere niçin âit olunur, neden mensûbiyet duyulur? Âît sözcüğünün gelenek anlamındaki âdet sözcüğüyle akraba olduğu göz önünde bulundurulursa âdetlerin bir açıdan yer ile kurulan ilişkiden kaynaklandığı söylenebilir. Mensûbiyet sözcüğü ise daha derin bir anlama sahiptir ve kişinin sâbitelerine işaret eder; başka bir ifadeyle değişen şeyin/şeylerin değişmeyen şeye/şeylere nisbeti/oranlaması demektir. Bir insan sâbitelere sahipse onlara mensubiyet duyar, kendini onlara nisbet ederek tanımlar. Sâbiteleri olmayanın mensubiyeti de olmaz. Kısaca, insan kendini anlam-değer dünyasındaki sâbitelere göre tanımlar; bu nedenle ben-idrakinin en derin yerinde anlam-değer dünyasına ait sâbiteler bulunur.”1

Bizim anlam-değer dünyamıza ait sâbiteler ise gayet açıktır, nettir. Sadece düşünce boyutunda değil, karşılıklı etkileşimler esnasında duygu boyutunda da bu hayatın her alanında gözlemlenebilir. Hayata aynı pencereden bakıp, aynı mübahların izlerini sürüyor, aynı yasaklarla hayatı kuşanıyorsak, artık bunun ispata değer bir zıddıyeti yok demektir.

Evet, aynı değerleri kuşanıp birlikte yaşamak önemli. Bundan da sorumluyuz. Aynı kavimden olmasak dahi ırkçı olmamamız emredildi. Kardeşimize sahip çıkmamız da… Kimseyi üzmememiz, Hakk’a hukuka riayet etmemiz… Çünkü geçmişte bu toprakların üzerinde inancıyla inşa olan insanlar, bir fütüvvet neşesiyle geldiler… Ahmet Yesevi’nin Orta Asya’dan attığı çomaklar Anadolu’da ağaç olmuştu artık. Gönüllere hitap ederek geldiler. İncinme, incitme dediler. Bugün fark eden ne? İşte bu sorunun cevabını tek başına ve dürüstçe vermek bugün çok önemli… Çünkü Hz. Peygamber’in (sav) duası toplum içinde nasıl varolacağımızı gösteriyordu. O yüce Peygamber, “Zulmetmekten ve zulme uğramaktan, saygısızlık yapmaktan ve saygısızlığa uğramaktan sana sığınırım Ya Rabbi!” demişti. “Korkaklıktan, riyakarlıktan, gevşeklikten, tembellikten, cimrilikten sana sığınırım” demişti… Hepsi de birlikte nasıl yaşanacağının en muhkem ipuçlarını vermekteydi.

“İslam, kimlik farklılıklarını kaldırmayı istememiştir. İslamî hayat için bunu kaldırmaya ihtiyaç yoktur. İlk günden bugüne kadar çok az sayıda aksamalar olmuşsa da genellikle bunu hayata geçirmiştir. İslam’dan sonra Mekkelilerle Medinelilerin kazdıkları mezarlar arasında bile farkların bulunduğu bilinir. İslam düşüncesi, ırklar ve kavim kültürleri konusunda iyimserliğe ve müdahaleden uzak bir karaktere sahiptir. İslam sistemi içine giren birçok kültür, bu düşünceye sahip olmuştur. Özellikle Türkler, bunu kendi karakteriyle de birleştirerek ileriye vardırmıştır. Cihada önem veren İslam, bunu müşahhas olarak sadece coğrafya ve siyasi hakimiyet sınırlarında kullanmış, kendi ilkelerini, fethettiği ülkelere nazari olarak ulaştırmış saymıştır. Din dışı kültür çeşitliliği ve kimlik farklılıkları onun için önemli olmamış, fakat inanç farklılıklarını İslam’a çevirmek için ülküsünü daima saklı tutmuş ve terbiye imkânları aramıştır.”2 Bugün bırakın inanç farklılıklarını, aynı inanca sahip insanlar, 21. yüzyılda geçmişin bütün irfanını, birikimini bir çırpıda bir kenara bırakarak, birbirlerini kandırma, sömürme, baskın çıkma yarışına giriyorlar. Neden?..

İşte tam da bu noktada şu an “Keyfi kimlik inşalarının kimseye faydası yok.” demek gerekiyor. Çünkü bizler sahih olan tasavvurlarla bugünlere geldik. Tarihin piyonu olmakla öznesi olmak, idare etmekle idare edilmek, adalet dağıtmakla zulme uğramak, huzursuz yaşamak ve gadre uğramakla huzur dağıtmak, insan olmakla mankurtlaşmak arasındaki farklar, bu topraklar üzerinde yaşayan insanların ne uğruna ve nasıl yaşamak durumunda oluşuyla ilgili farkı ortaya koymakta… Bu değerler kendi toprağında yaşayan her insan için azizdir, hakikatte toprakla da sınırlı değildir. Bizim bundan azade olduğumuzun bir teminatı, bu değerlerden soyutlanmanın bir mantığı var mı? Yaşanan tarih, fikir, kültür ve ahlak… Tarih, inkıtalarla dolu olabilir ama bizim miladımız kendi doğumumuzla başlamadı, “kalu bela” diye köklü bir miladımız var verilen sözler adına… O nedenle yukarıda anlatılanların imtihan semereleri, zeminleri, insanî halleri; bugün de sahih olan duruşumuz olmalı… Eğer böyle değilse, modernizmin, teknolojinin tüm dünyayı kasıp kavurduğu bir çağda, sömürünün, kapitalizmin, despotizmin velhasılı zulmün tüm araçlarının insan aleyhine kullanılabildiği bir çağda oluşumuz şüphe götürmez bir gerçek. Durum ve hal böyle olunca anlam-değer çizgisini, değer-takdir duygusunu, hak, hakikat ve adalet düşüncesini özde değil sözde yaşar hale gelmişsek, zaten bizler “kalede uyuyan asker” durumunda inancımızı, toprağımızı, kişiliğimizi, kimliğimizi velhasılı bizi biz yapan tüm değerleri zıdlarına teslim etmişiz demektir ki bunun düzeltmenin yolu birbirimize galebe çalmak olamaz…

Çünkü bu değerlerin ikame olduğu yer olan bu toprakların dışına çıktığınızda hepinizin ortak adı “Müslüman”dır ve bu isimden daha güzel bir temsil yeryüzünde yoktur ve olmayacaktır. Kaygısı İslam olmayana ise söyleyecek sözümüz zaten yoktur… İnsan ise yeryüzünde sahih kardeşlerini arar… Eğer hakikat üzerinden yol alacaksak Türk’ün Kürt’e, Arap’ın Acem’e üstünlüğü yoktur… Kısacası silahların çarpışması zannedilen şeyin aslında nefislerin çarpışması olduğu görünüyor. Hele bir de birbirimize doğrultmak üzere silahı kâfirden, fikri de küfürden alır hale gelmişsek vay bu ümmetin haline…

1) Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu. Kendini Aramak. Sf.42

2) Prof. Dr. Yümni Sezen. İslam’ın Sosyolojik Yorumu. Sf.170

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir