Nereye Vardı Bu Dünya… / Ayşegül Hakverdi

Şöyle bir an durup burası neresi dediğiniz oldu mu? Günümüz değişiyle, kendinizi uzaylı gibi hissettiğiniz oldu mu? Sanki başka bir yere aitmişsiniz gibi garip bir duyguyla burası nasıl bir gezegen dediğiniz oldu mu hiç?

Sabah kalkarız işimize, okulumuza gider ya da çocuklarımızı eşimizi yolcu eder işe koyulur ya da o saatlerde çalışmadan daha yeni döneriz. Hafta sonları özellikle parklar, bahçeler, sinemalar, kafeler, alışveriş merkezleri, eğlence mekânları dolup taşar. Her şey normal gibi gözükür. Gönül gözlüğünü takıp mevzuya biraz daha yakından bakınca tuhaf bir karmaşa, anlamsızlık ve amaçsızlık görürsünüz. Belki de amaçsızlıktan ya da doğru amaçlar edinmemekten kaynaklı tuhaf bir karmaşa ve belirsizlik hâkim.

Toplumun genel tavrını incelediğimiz zaman da kişilerin biraz önce dünyayı kurtarmaktan geldiği, emin bir hal içinde olduğunu görürüz. Doğru düzgün bir amaç var mı yok. Peki, hep böyle miydi?

İnsanoğlunun tarihi uzun malum. Ben şöyle bir yakın geçmişimizden bahsedeceğim. Geçmişi biraz kurcaladığımızda önümüze ilginç bir tablo çıkıyor. Fransız devrimi, aydınlanma düşüncesi, bilimsel gelişmeler, sanayi devrimi, modern ve post modern çağ. Bu başlıklar altında tarih birkaç yüzyıl içinde büyük değişimler ve dönüşümlere girmiş. Fransız devrimi ve aydınlanmayla beraber batıda bireyselcilik fikri yükselmiş, akılcılık ve bilimsel gelişmeler hız kazanmış.

Bireyselcilik, akıl, bilim neticesinde sanayi devrimine evrilirken toplum, komünist ve sosyalist bir düzenle refaha ulaşacağını düşünür. Horkheimer’in de ifade ettiği gibi akıl çağı “akıl tutulması” yaşayarak kapitalist bir sisteme dönüştü. Akılcılıkla çıkılan yol bireyin aklını alarak nasıl yaşanması gerektiğiyle ilgili tüm standardı kişiye hem de özgürlük ve modern dünya ışığı altında sunarak etkisiz hale getirdi.

Refahı yakalamak adına toplumlar canları pahasına tüm dünyaya yayılan toplumsal hareketler sergilediler. Başka ülkeleri sömüren devletler refah seviyesine ulaştı. Çünkü kapitalizmi arkasına alan bu ülkeler ya da şirketler, zenginin daha zengin yoksulun daha yoksul olmasına sebep oldu.

Toplum git gide farklı hareketlere yöneldi. 1968 öğrenci hareketlerinden sonra barış hareketleri, feminist hareketler, çevre hareketleri, cinsiyet hakları ve azınlık hareketleri gibi birçok farklı, artık devlet gücünü kontrol etmeye yönelik devrimci hareketlerden ziyade sivil ilişkiler dönüştürülmeye çalışıldı.

İnsanların sesleri artık kimlik eğilimli çıkmaya başladı. Bu durum refah seviyesi yüksek olan ülkelerde kişilerin dâhil oldukları belli başlı gruplar, derneklerce seslerini çıkartmalarına vesile olurken, sömürge altındaki ya da sömürülmeye çalışılan devletlerde bölünmelere, sömürgeci ülkelerin desteğiyle iç savaşlara sahne oldu.

Modern dönemi geçip postmodern döneme geldiğimizde bu kimlik arayışları batıda köktencilikten çok bireysel hazcı bir kimliğe girerken, doğuda sadece can pazarı yaşanmaktaydı, hala da yaşanmakta. Postmodern dönem dünya için anlamsızlık ya da kısa vadeli, geçici anlamlar yükleyip sonra çöpe atılıp başka ontolojik düşünsel çaba girişiminde bulunulup köklü bir anlamlılıktan uzak bir dönem oldu ve olmaya da devam ediyor.

Postmoderncilerin şüpheci olanları bu dönemi şöyle tabir etmiş: “Postmodern çağın parçalama, çözülme, hastalık, anlamsızlık ve toplumsal kaos çağı, ahlakî parametrelerin bulanık olduğu, hatta hiç olmadığı bir çağ olduğunu ileri sürerler. Modernliğin yıkıcı karakteri postmodern çağı, korkunç acımasız, yabancılaştırıcı, ümitsiz, yorgun ve ikircikli olan her şeyle karakterize edilen radikal aşılmaz bir belirsizlik çağı kıldığını iddia ederler. Dolayısıyla bu dönemde hiçbir toplumsal ya da siyasi proje bağlanmaya değmez. Önümüzde nüfus artışı, soykırım, atom felaketi gibi felaketler durmaktadır. Mutluluğa, eğlenmeye, parodiye vb. şeylere yer bulunsa bile bunlar felaketi bekleyerek geçen dönemi süsleyen geçici, boş, anlamsız, eğlenti biçimlerinden ibarettir. Eğer şüphecilerin iddia ettikleri üzere hakikat diye bir şey yoksa o zaman geriye tek kalan şey oyundur, sözcüklerin ve anlamın oyunu.”

Dünya televizyon, sosyal medya aracılığıyla iletişim halinde. Özellikle eğlence dünyası, sanat, kişilere çabucak nüks ediyor. Özellikle postmodern dönemin sanata yeni bir anlayış ve estetik ölçütünü ifade etmesi ve bu ifadeyi de sanat yapıtında misyon aramama, hayatın kendisinde bir misyon olmaması, taklit ve popülizmin ön planda tutulması olarak yapınca git gide anı yaşayan, önce ve sonrayla ilgili hiçbir olgunun varlığını kabul etmeyen yani umutsuz, rahatça her istediğinizi yaptıracağınız toplumlar oluşuyor.

Yılışık moda programları, çığırından çıkmış insanların küçük düşürüldüğü evlilik programları, kimin çeyizinde ne var, dur nasıl aşağılarız karşımızdakini programları, sanki başka gezegende yaşayan pamuk prenses senaryolu diziler gibi vs. Aklı beş karış havada birbirine nispet yapmaya çalışan, tüm dünyası kendi dünyası olan, acımasız, üç kuruşluk menfaati için inandığını söylediği her şeyi bir anda satan, ahlaksızlığın korkunç derecede normalleştiği, en kötüsü de doğru düzgün şikayetçisinin olmadığı bir toplum. İşte bu, baktıkça, bazen insanın kendine geldiği anlarda ben neredeyim, ne yapıyorum dedirtiyor.

Dönem dizilerini, filmlerini, belgesellerini izlediğimizde ya da kitaplarını okuduğumuzda kişilerin doğru inandıkları ideoloji, inanç ne varsa kendi bakış açılarıyla kendi geleceklerini, tüm ülkeyi ve dünyayı dert edindiklerini, inandıkları gibi yaşamak istediklerini, kendi inandığı doğrultuda düzen kurulursa herkesin rahat yaşayacağına, mutlu olacağına inanmış bu yolda da her şeyini ortaya koymuş kişiler, toplumlar çıkıyor karşımıza. Evet, bu durum çok büyük çatışmalara ve fitnelere de sebep oldu. Ancak insanların hayata yükledikleri bir anlam vardı. Hayatı algılayan kendince düzelmesini isteyen, iyiyi isteyen bir anlam.

Bu durum git gide küçük gruplara dönüştü. Daha çok bireysel talepleri olan gruplara. O kadar çok dernek, görüş grupları, sanatsal gruplar, vakıflar vs. oluştu ki büyük kitlelerden sesini duyuramayanlar buralara karşı duyarsızlaşma yaşadılar. Sadece yaşanılan bazı sorunlarla alakalı bu tarz yerlerle bir dayanışma oluştu, ama köklü çözümler ciddiyetinde bakılmadı.

Artık bireyselleşme “benmerkezciliğe” dönüştü. Kişi sadece kendi istekleri üzerine yoğunlaştı. Lüks içinde olmak isteyen, cinselliğe odaklı, temeli ve derinliği olmayan geçici inançlar üzerine eğilimli, bunlarla bir anlık varlık boşluğunu tatmin ettikten sonra tamamen hazcı yaşamının içine geri dönen anlamsızlık içinde boğulmuş tuhaf bir nesil olduk çıktık.

Ne yaşanılan onca haksızlıktan, ahlaksızlıktan ne de yaşadığı ve yaptığı haksızlıktan ve ahlaksızlıktan rahatsız. Mesela %90’ın Müslüman olduğu bir ülkede anası, babası Müslüman ve kendi Müslüman olan bir genç, evden çıkıyor gittiği iş yerinde, okulda, sosyal ortamda sırf dışlanmamak için dinine uzatılan dile hiçbir şey diyemiyor. On kişilik bir grupta iki kişi dil uzatsa diğer sekizinin de sesi çıkmıyor. İnandığını söylediği şeyi savunmak gibi bir derdi yok ya da değmeyeceğini düşünüyor. Eskiden savunmak için can verirken insanlar şimdi rahatça konuşabilecekken, daha rahat yaşayabilecekken uzak duruyor. Çünkü her şeyin içini öylesine boşalttılar ki insanlar maneviyattan zevk alıp huzur duyamıyor, mutlu olamıyor.

İnanç çok güçlü bir duygudur. Bireyler ne kadar bütün düşünsel yoğunluklarını kendilerine yönlendirseler de bir boşluk hissediliyor ve hayat anlamsızlaşıyor. Anlamlar; hedonistçe zevkler, git gide sapıklaşan fikirlerle doldurulmaya başlıyor ve dünya daha da çekilmez bir hal alıyor.

Savaşlar, kaybolan binlerce çocuk, göç edenler, açlıkla boğuşanlar, bunları rahatça izleyenler, ruhsuzlar, eşcinseller, ensest sapıklar, zorbalar, gözünü elini zinadan ayıramayanlar… Nereye gider bu dünyanın hali ya da artık bir yere gitmez de nereye vardı bu dünyanın hali…

Karamsar gelebilir bu tablo ancak maalesef ki böyle. Hiç mi güzel bir şey yok? Elbette var. Gece gündüz canını ortaya koyup uğraşan yiğitler, derdi dert eden merhametliler, düşküne yardımdan geri durmayan cömertler… Hep vardı hep de var olacak şu koca dünyada, sayıları az da olsa. İki satır güzel bir şey yazacak olsak ahlaktan dem vuruyoruz gene.

Dünyanın güzelleşebilmesi için önce insanın kendini yetiştirmesi lazım gelir. Toplum bireylerden oluşur, bireylerin temeli sağlam olmalı, bu da aileden geçer. Kaçımız evimizde akşam yemeklerinde huzurlu, bol muhabbetli, herkesin birbirini anladığı, saygı duyduğu sohbetli bir vakit geçiriyor ki. Ebeveynler sıkıcı dadı modunda, çocuğuyla içsel diyalog kurmak yerine başarı üzerine endeksli diyaloglar kuruluyor. Kötülüğünü istemiyor elbet ama sadece menfaatlerine odaklanan merhametsiz bir birey yetişiyor.

En büyük eksikliğimiz sevgi. Sevgisizlikten geldik bu hale. Sevgisizlik ve ölçüsüz bakış açılarıyla geldik bu hale… En en en kötüsü ümidimizi kestik Allah’tan. Doğruyu yanlışı görsek de bu kendini yitirmiş çağa, zamana ümitsizce teslim olduk. Oysa ümidini kesmek dünya sevgisindendi. Biz bu dünyanın çirkinliğine arkamızı dönüp lazer gösterili, ışıklı, eğlenceli kısmına çevirdik yüzümüzü. Hiç mi eğlenmeyecektik, bu dünyadan hiç mi zevk almayacaktık? Elbette ki alacaktık ama biz bu eğlencenin içine daldık. Çünkü biz manevi zevklerden yana ümidimizi yitirdik.

Allah kendisinden ümit kesen ve cahilliğe düşenlerden eylemesin bizi…

Hep ümit var kalmak dileğiyle…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir