Kişinin kullandığında duygu, düşünce, davranış değişikliğine yol açan herhangi bir kimyasal uyarıcıya ‘psikoaktif madde’ diyoruz. Kişinin bu maddeyi kullandıktan sonra ondan yoğun haz alması, sonrasında beynin bunu hafızaya kaydetmesi ve o hazzı tekrar yaşamak amaçlı arzu etmesi, zaman içerisinde kişinin kullandığı madde miktarının ve kullanım sıklığının artması.
Bağımlılık ise; kişinin bu psikoaktif maddeyi kullandıktan sonra ruhsal, bedensel, sosyal hayatında ortaya çıkan bir klinik tablo. Bunun sebebi de ‘tolerans’ dediğimiz mekanizmanın gelişmesidir. Hayatta her şeyden belli bir miktarda keyif alıyoruz. Bu da beyinde ödüllendirme merkezi dediğimiz bir yerin işlevi. Kişi bilinçsel düzeydeki keyif aldığı şeyi yapmaya devam ediyor. Her yediğimiz yemekten aynı miktarda lezzet almıyoruz. Eğer olanaklarımız müsaitse en keyif aldığımız yemeği arzu ediyoruz. Diyelim ki ders çalışmaktan keyif alan bir çocuk daha başarılı oluyor, ders çalışmayı sevmediği için öteki çocuk daha az başarılı oluyor.
Haz aldığımız şeyleri yapmaya daha çok devam ediyoruz. Ama uyuşturucu ve doyurucu kimyasal madde, direkt beynin ödüllendirme merkezini uyararak normal yaşamın dışında kat kat daha fazla haz üretilmesine yol açıyor. Bu da yine kişinin beynine kaydediliyor ve sonrasında da hafıza tekrar geri çağırıyor ve canınız onu istiyor.
Ancak uyuşturucu ya da uyarıcı madde kullanımı sonucunda vücut bu yoğun haz üretimini ya da haz algısını geriye çekiyor ve kişi beklediği, arzu ettiği hazzı aynı miktardaki maddede bulamıyor. Bu da zaman içerisinde vücutta ve beynin reseptör-hücresel düzeyinde birtakım kimyasal değişikliklere yol açıyor. Bu haz üretimi azaldığı için de kişi her geçen gün biraz daha fazla miktarda maddeyi daha sık kullanır hale geliyor. Biz de buna “tolerans” diyoruz ve bu maddeye zaman içerisinde tolerans geliştiğini söylüyoruz. Bu kimyasal değişikliklerin sonucunda da kişi zihinsel olarak gittikçe daha fazla miktarda uyuşturucuyla uğraşmaya ve zaman içerisinde o hazzı aramaya başlıyor. Zaman içerisinde beyindeki kimyasal değişikliklerin sonucunda bu maddeye alışıyor ve vücudun istediği miktarda ve sıklıkta madde girmediğinde de birtakım yoksunluk bulguları ortaya çıkıyor. Bunlar huzursuzluk, sıkıntı, mutsuzluk hissi, yerinde duramama vs. oluşuyor. Tabi maddenin kullanım miktarı, sıklığı ve süresi uzadıkça da bu yoksunluk bulguları gittikçe derinleşiyor. Bütün bunların sonucunda psikolojik, sosyal, bedensel bir hastalık ortaya çıkıyor. Bağımlılık dediğimiz de bu toleransın gelişmesidir. Kişinin her geçen gün uyuşturucu, uyarıcı ya da alkolle ilgili zihinsel meşguliyetinin artması. Bunun sonucunda da sosyal hayatında yapması gereken görevleri yerine getirememeye başlaması. İşte okuluna gidememesi, okuluna gittiğinde derslerine çalışamaması, daha fazla para harcaması. Bu uyuşturucu ya da uyarıcı maddelerin zararlarını fark etse bile buna engel olamaması. Her seferinde ‘daha az madde kullanacağım’ demesine rağmen bunun üzerindeki kontrol kaybı. İşte zihin arzu ediyor, kendi kendine söz veriyor, ‘tamam, bir kere kullanacağım ama bir daha kullanmayacağım ya da şu kadar kullanacağım ama daha fazla kullanmayacağım’ diyor ama her seferinde daha fazla kullanıyor. Bırakma arzusuna rağmen tekrar tekrar kullanmaya başlaması, bunun sosyal sonuçlarını görmesine, sosyal kayıplarının başlamasına rağmen bu süreci kontrol edememesi. İşte topluca bu tablo ortaya çıktığında buna “bağımlılık” diyoruz.
Çocuk ve ergenlerde uyuşturucu kullanımında bağımlılık süreci nasıl ilerler? Çocuk ve ergenler ne zaman bağımlı sayılır?
Öncelikle merak. Bütün dünyada en risk altında olan grup çocuklar, ergenler. Çünkü ergenlik, başlı başına uyuşturucu ve uyarıcı maddenin en çok kullanılmaya müsait olduğu dönem. Ergenlik, insan hayatında çok özel ve çocuklukla erişkin dönem arasında kronolojik bir yaş. Tamamen biyolojik, psikolojik ve sosyal bir değişim söz konusu.
Ergenlikte kişinin cinsel hormonlarında ciddi bir değişiklik söz konusudur. Çok hızlı bir büyüme olur ve çocuk bedeninden yetişkin bedene doğru bir dönüş başlar. Bu hormonal değişikliklerin sonucu olarak beyinde de çok ciddi ve çok hızlı bir değişiklik meydana gelir.
Ergenliğin belli özellikleri var: Bunlardan özellikle uyuşturucu ve uyarıcı maddelerle alakalı en belirgin belirtilerden bir tanesi şudur: Kişinin aileyle olan ilişkisi zayıflar, anne-babanın önemi kaybolur. Sosyal çevresiyle ilişkileri ve arkadaşlarının önemi çok artar.
Kişinin kendi bedenine olan ilgisi çok artar; “Güzel miyim, çirkin miyim, yakışıklı mıyım? Vücudum güzel mi” gibi. Fiziksel görünüm önem kazanır. Dış dünyaya ilgi çok artar. Cinsiyet hormonları arttığı için kız-erkek ilişkilerine ilgi çok fazladır. Özgür olma, yetişkin olma, bir an önce büyüme arzusu, kimlik arayışı çok artar. “Ben kimim, bu dünyaya niye geldim?” gibi sorular hep ergenlik döneminde sorulur.
Bu dönemde ergen kendini çok güçlü hisseder, “Her şeyi yapabilirim, hiçbir şey olmaz bana. Hayatta herşey benim elimde.” der. Risk algısı çok düşüktür. Kurallar onlara aykırı gelir. Özel, yakışıklı, popüler, güzel, önemli olmak ve bir yere ya da bir gruba ait olmak ister.
İşte bu dönemde eğer kişi uyuşturucuları çok merak ediyorsa, ortamda uyuşturucu ve uyuşturucu kullanan arkadaşı varsa, geçmişte çok ciddi psikolojik sıkıntılar ya da o dönemde yaşadığı psikiyatrik hastalık varsa ve acı çekiyorsa, eğer ailenin sorunları varsa, anne-baba ayrıysa, çalkantılı bir dönemden geçiyorsa bütün bunlar madde kullanmaya daha hazır hale getirebiliyor kişiyi ya da genci. İşte bu tür sorunlarına hızlı çözüm arama arzusu içinde olan çocuk, etrafında uyuşturucu kullanan biri de varsa ve o ‘bu çok iyi geliyor’ diyorsa o maddeyi kullanabiliyor.
Bağımlı çocuk ve ergenlerde neler gözleniyor?
Uyuşturucu, uyarıcı madde kullanımı, yavaş yavaş bir yaşam biçimi haline geliyor. Kişi o maddeyi deniyor, ondan haz alıyor ve tekrar tekrar kullanmaya başlıyor. Bunun sonucunda yavaş yavaş okulla bağlantısı azalıyor, ders başarısı düşüyor. Temiz arkadaşlarından uzaklaşıp madde kullanan kişilerle beraber olmaya başlıyor. Zaman içerisinde okuldan kaçıyor. Madde kullanımıyla beraber okul kaybı oranı neredeyse % 80-90.
Çocuk uyandığı andan itibaren düşünmeye başlıyor; “Nereden para bulurum, onu mu çalarım, bunu mu yaparım. Harçlığımı mı biriktiririm?” diye. Çünkü madde alabilmesi için para bulması gerekiyor. Parayı buldu, bu sefer torbacıyı arıyor. Torbacıyı buldu, maddeyi kullanacak bir yer bulması lazım. Bunları da her gün tekrar etmek zorunda. Bu da çok ciddi zihinsel ve beraberinde fiziksel meşguliyet gerektiriyor. Dolayısıyla ders çalışması gereken zamandan çalıyor, normal ilişkilerini öldürüyor, ailesiyle olan ilişkilerini bozuyor.
Sonuçta okuldan, evden kaçıyor. Daha fazla para harcıyor. Parası yetmediği için evde hırsızlık yapmaya başlıyor. Evde hırsızlık bitiyor, sokakta çalmaya başlıyor. Torbacılık yapmaya başlıyor. Gençler aynı zamanda çok büyük oranda da uyuşturucu satmak zorunda kalıyorlar aslında. Etraftan tanınır hale geliyor, toplumdan izole ediliyorlar. Hakarete maruz kalıyorlar. Hem aile hem toplum şiddet gösteriyor. Bu çok kronik ve hakikaten aşağıya doğru yuvarlandıkça kartopu gibi büyüyen bir sorun.
Ailenin risk faktörleri aslında temelde şunlar: Çocuğuyla yeterince ilgilenmemek, iletişim azlığı. Yanlış anne-baba tutumları, ya çok baskıcı olmak ya da çocuğu çok serbest bırakmak. Kontrolün yeterli olmaması.
Anne-baba yeterince iletişim kuramıyorsa, iletişim becerileriyle ilgili bir sıkıntı varsa evde, çocuğa öğretilmesi gereken birtakım şeyler zamanında yeterince öğretilmemişse, anne-babanın hayat gailesi, kendi aralarındaki çekişmeler, kavgalar, gürültüler varsa ve çocuklarının çok farkında değillerse, ya da benim çocuğum şahane, harika diyorsa çocuk risk altındadır.
Son 15-20 yıldır, çocuğuyla arkadaş olma şeklinde bir trend var. İyi anne-baba olmanın çocuğuyla arkadaş olmayı zanneden çok okumuş bir kesimin olduğunu görüyoruz. Bu da anne-babanın çocuğunun üzerindeki denetimini kaldırdı maalesef.
Bir tarafta kendi kendini denetleyemeyen, riski algılayamayan, her şeyi yapabileceğini zanneden bir genç, öte tarafta çocuğuna sonsuz güvenen bir anne-baba. Peki, kim koruyacak bu çocuğu tehlikelerden, risklerden? Aslında hangi kesimden, hangi eğitim düzeyinden gelirse gelsin her ebeveynin, çocuğunun gelişimiyle, çocuklukla ergenlik arasındaki fark hakkında bir miktar bilgisinin olması gereklidir. Çünkü anlattığım fizyolojik değişiklikler her gençte var, sadece şiddeti değişiyor. Bazı gençler ergenliği çok daha sert, bazıları daha yumuşak geçiriyor. Ama ergenlik, zaten çalkantılı bir dönem.
Eskiden anne-babasının dizinin dibinde sessiz sedasız oturup söz dinleyen çocuk, 1 sene sonra bir canavara dönüşüyor aileye göre. Her şeye karşı çıkıyor, anne-babanın her söylediği rahatsız ediyor. “Siz de çok biliyorsunuz.” diyor. Eve geç gelmeye, ufak tefek de olsa yalan söylemeye başlıyor. İşte böyle zamanlarda aileler paniğe kapılıyor ve çocuğun üzerindeki baskıyı artırıyor. Bu da çocuğun aileden uzaklaşmasını sağlıyor, tam ters etki ediyor. Mesela anne-baba diyor ki: “Ben böyle değildim. Biz de genç olduk. Bu bir canavar.” Ama o senden başka birisi, farklı koşullarda büyüdü. Sen kendi anne-babanla büyüdün, o sizlerle büyüdü. Artık 20. yüzyılda büyüyen bir çocukla 21. yüzyıldaki çocuk arasında ciddi fark var.
Ailelerin, çocuklarının büyümelerine saygı göstermeleri, belli oranda denetimi gevşetip onu elden bırakmamaları gerekiyor. Denetim dediğimizde kulağa çok sevimsiz gelebilir ama bir ebeveyn, çocuğunun nerede, ne zaman, kiminle ne yaptığını bilmeli. Bunu şiddetle ve sert şekilde yapmamalı.
Ebeveyn dediğimiz yumuşak, sevecen, sohbet eder olmalıdır. Arkadaşlık evet, ama asla çocuk da onların anne-baba olduğunu, anne-baba da onun çocuk olduğunu hatırlamalı.
Bilimsel çalışmalar da gösteriyor ki madde, sigara, alkol kullanan kişilerde, anne-baba, çocuğunun nerede, kiminle ne yaptığını daha az biliyor. Uygun iletişim koşulları ve iletişime açık olmak çok önemli.
Bizim polikliniğe ebeveynler çocuklarını getiriyorlar, “Bir bakın, uyuşturucu kullanıyor mu?” diye. Önce bir sor: “İyi misin kötü müsün? Ne sıkıntın var?” Aslında çocuklar bir sabah kalktıklarında “Gideyim, bir uyuşturucu alayım.” demiyorlar. Bu bir süreç, bir yolculuk. Uyuşturucuların hem fiziksel hem ruhsal hem sosyal etkileri var ve bunlar bir günde ortaya çıkmıyor, zaman alıyor. Uyanık olan, çocuğunu yakın takip eden ve onunla ilgilenen ebeveyn, ondaki değişikliği farkeder; “Bu çocuğun dersleri düştü. Eve biraz geç geliyor ama yalan söylemeye de başladı. Daha fazla para harcıyor.” şeklinde. Bunlar aslında ergenlikte olan olaylar. Tabi ki kendine bakacağı için daha iyi kıyafet giymek, krem, ruj almak isteyecek vs. Daha fazla paraya ihtiyacı olacak gencin. Ama asimetrik bir artış varsa, aldığı miktar ortada görünen şeyi karşılamıyorsa, arkadaş çevresi değiştiyse, suç işleyen arkadaşları varsa çocuk uyuşturucu kullanıyor olabilir. Bunları önlemek için de arkadaşlarını eve davet edersiniz. Yakın arkadaşlarıyla ve onların aileleriyle tanışırsınız. Aslında alarm çanları çok önceden çalıyor ama günlük gaile içerisinde aileler bunu çok farketmiyor ya da “Benim çocuğum yapmaz.” diyor.
Yapılması gereken ise yumuşak bir şekilde ergenliğin, o büyümenin, kişilik gelişimine müsaade edecek şekilde, saygı duyarak ve bir adım geri çekilip çocuğunu takip etmek. Böylelikle aile birçok şeyi çok önceden anlar ve problem ilerlemeden, birtakım sıkıntılar ortaya çıkmadan durdurulmasını sağlar.
Çocuklar, gençler kendilerini nasıl koruyabilirler?
Çocuğu, genci güçlendirmek gerekiyor. İlk teklifi kabul edebilir ama ikinci teklifi reddetmek bence çok daha önemli. Çocuklara hep sorarım: “Biliyor muydun uyuşturucu kullandığını? Nasıl başladı bu iş?” “Merak ettim. Ama bunun böyle olduğunu bilmiyordum.” “Peki, ikincide?” Hiç bilmeden başlayanlar da var. “Bu sana iyi gelir, ağrı kesicidir. Kafana iyi gelir, moralin düzelir vs.” Buradaki ikinci tercihe engel olmak gerekiyor. Yine tekrar ediyorum: Ders başarısı gerçekten çok önemli. Çünkü bir çocuğun kendi özgüveni yerindeyse, özsaygısı iyiyse, dünyada başka işlerle de uğraşıyorsa sanat, spor, politika gibi, çocuk ergenlik döneminde kendini bulmaya, dünyayı ve kendinin dünya içindeki konumunu tanımlamaya çalışıyor. “Ben kimim? Bu dünyaya niye geldim?” Çok önemli sorular bunlar.
Çözüm yolları ve önleyici tedbirler konusunda neler söyleyebilirsiniz?
Birincisi ailesel tedbirler. İkincisi eğitimdeki problemler. Matematik, Türkçe, fizik, kimya iyiyse tamam, geri kalan önemsiz! Sadece iyi çocuklar, yetenekli, zeki, süper çocuklar seviliyor. Ama geri kalan çocukların resme mi, sosyale mi yeteneği var, kimseyi ilgilendirmiyor. Niye sadece matematiği iyi olan süper olsun ki. Resmi iyi olan, dil gelişiminde başarılı olan çocuklarımız da olsun. Çünkü her çocuk bir alanda kendini başarılı hissederse temel özgüveninde bir yükselme olursa orada bir tehlike olmaz.
Çok evrenseldir: Bir insan kendini nerede iyi hissediyorsa orada olmak ister. Siz kendinizi huzurlu hissediyorsanız akşam evinize gidersiniz. Evde huzursuzluk varsa ayaklarınız sizi geri geri götürür. O çocuk da okulda kendini mutlu hissediyorsa öğretmenleri ve arkadaşları tarafından sevildiğini hissediyorsa okulda eğleniyorsa oraya koşa koşa gidiyor. Aslında ders de ders çalışmak da sıkıcı.
Benim çocuklarım birinci sınıfa başladılar. Bir çocuğu öğretmeni seviyorsa onu arkadaşları da seviyor. Çocuk hem kendini hem de okulunu seviyor. Çocuğun okulu sevmesi için derslerini sevmesi lazım. Derslerini sevebilmesi için öğretmenin çocuğu sevmesi lazım. Öğretmen çocuğu sevip desteklediğinde çocuk koşa koşa eve gelip dersini yapıyor. Birinci sınıftan itibaren sorumluluğunu, okulu sevmeyi ve öğretmenini sevmeyi öğreniyor. İşte buradan başlıyor bu işler.
Tabi spor da çok önemli. Spor hem ruhsal hem bedensel sağlığı koruyan müthiş bir mekanizma. Beyinde yaptığı antidepresan etkisiyle serotonin hormonu salgılanmasını sağlıyor. Çocuğun enerjisinin boşalmasına yardımcı oluyor. Gençlerin enerjilerini pozitif yönde boşaltırsanız sıkıntı yok. Ama boşaltamazsanız problem başlıyor. Bireysel ve grup sporlarının çok avantajı var. Özellikle voleybol, basketbol gibi grup sporları daha faydalı gençler için. Çünkü grup sporları; yanındakine güvenmeyi, birlikte hareket edebilmeyi, paylaşımı vs gibi birçok şeyi öğretiyor çocuğa. Aynı zamanda hem bedensel hem ruhsal olarak sağlıklı olmasını sağlıyor. Ergenliğin en önemli tutkalları olan bir gruba ait olma, başarılı hissetme, bedensel ve ruhsal olarak daha sağlıklı hissetme. Bizde ise beden dersi, gerçekten sadece boş zaman olarak görülüyor.
Eğer çocuğun zihnini başka şeylerle doldurmazsanız o da başka şeylerle dolduruyor. En temel iki tane faktör var: Birincisi boş zaman. Çocuk-genç boş ve sokakta kalmayacak. İkincisi uygun koşullarda denetim. Bu ikisi sağlandığında çocuğu sadece uyuşturucudan değil, her türlü kötülükten korumak mümkün.
Yine ergenlikteki ilk karnını doyurma, sosyal ilişki kurma, kişisel özbakım, dürtü ve öfke kontrolü, kendini ifade edebilme, yeri geldiğinde hayır diyebilme vs çocuğa uygun bir biçimde öğretilmesi gerekiyor. Biz bunlara “yaşam becerileri” diyoruz. Birçok çocuk hayır diyemediği için ısrarla gider, ısrar üzerine içer. Hatta bütün bunlar hem ailenin hem eğitimin içine yerleştirilmeli. Yurtdışında bunlar çocuklara ders olarak okutuluyor, birtakım drama gösterileriyle veriliyor.
En temel şeylerden bir tanesi de toplumun bilinçlendirilmesi. Mesela Sağlık Bakanlığı’nın uyguladığı sigara kampanyası çok başarılı. Buna benzer kampanyalar yapılabilir. Yok saymak en kötüsü. Bir şeyi yok saymanızla gerçekten yok olmuyor. Siz görmüyorsunuz. O görmediğiniz şekilde büyümeye devam ediyor. Tıpkı kanser gibi.
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi

