Çini sanatının tarihi konusunda bilgi verir misiniz? Özellikle Osmanlı döneminde çini sanatının öneminden bahseder misiniz? Nelere dikkat edilirdi?
Türklerde Selçuklu döneminde kobalt mavi, turkuaz ve beyaz renkte çiniler bolca kullanılmıştır. Çok renkli ve desenli çiniler başlangıç olarak Bursa Yeşil Cami ve Türbesi’nde kullanılmıştır. Yeşil Cami ve Yeşil Türbe’nin çinilerinin yapılması için dönemin padişahı tarafından Semerkant’tan Muhammed el-Mecnun adında çini üstadı ile birkaç yardımcısı getirilir, yanlarında da Türk çini ustaları da yardımcı olarak çalışırlar. Daha sonra Muhammed el-Mecnun’un yanında yetişen çiniciler Bursa civarlarına ve İznik’e yerleşmeye başlarlar. İstanbul’un Fethi’nden sonra bir kısım çinici de İstanbul’a gelir. Fatih döneminde saraya nakışhane kurulur. Baba Nakkaş döneminde Baba Nakkaş’ın desenleri kullanılıyor yine mavi-beyaz. Bunlardan bazı örnekler yine Topkapı Sarayı’nda vardır; bir de Gebze’de Çoban Mustafa Paşa Camii’nde birkaç örneği var. Aslında çinicilik İstanbul’da başlıyor ama İznik’te yaygınlaşıyor. Haliç civarında da çok ciddi çini atölyeleri kuruluyor İznik’le beraber. Sanatkârlar yavaş yavaş farklı renkleri denemişler. Sıcak renk olarak bazı denemeleri var. Sarı renk renkli sır tekniğinde var ama İznik çinisinde sarı renk yok; çünkü kullanılan madde tamamen maden oksitlerinden ve doğal malzeme. Zaten çinideki o güzelliği veren de doğal oluşu, sentetik herhangi bir şeyin karışmaması. Kırmızı da birkaç kere deneniyor ama başarılı olunamıyor. Daha sonra Kanuni dönemlerinde, çini artık kalite olarak zirveye ulaştığı dönemlerde, 1550’li yıllarda, hatta Süleymaniye Camii’nin mihrap cephesinde desenler var. İlk kırmızı denemeleridir bunlar ama henüz fevkalade kıvamına ulaşmamıştır o dönem. Daha sonra bir çini sanatkârı çok güzel bir kırmızı yakalıyor ve o kırmızı da çiniye girdikten sonra çinide çok daha zengin motifler, ağaçlar, natüralist çiçek desenleriyle çok daha zenginleşiyor.
Sır altı tekniği çinilerde, özellikle 16. yüzyılın ikinci yarısında en mükemmel örnekleri yapılmış ve dünyanın hayranlığını kazanmıştır. İstanbul Haliç’te yapılan çiniler çok güzeldir. Buna, Saray’ın İstanbul’da olması, desenlerin saray nakkaşları tarafından çizilmesi ve onların kontrolü altında işlenmesi etkendir.
Gerilemeye başladığı dönemdeki çini örnekleri Sultan Ahmet Camii (1609-1617) mihrap cephesi çinileri ve daha sonra Yeni Cami çinileri belli örneklerdir. Zaten belli bir süre sonra da çinicilik tamamen kaybolur. 18. yüzyılda çinicilik sarayın desteği ile yeniden canlandırılmak istenir.
Edirnekapı’daki Tekfur Sarayı kalıntılarında kurulan çini atölyelerinde yapılan çiniler, uzaktan bakıldığında İznik çinilerine benzese de yakından bakıldığı zaman altyapı, sır, desen ve boyama kalitesi olarak asla İznik çinileri kalitesine ulaşamamıştır.
1960’lı yıllarda da benim hocam Faik Kırımlı kendi gayretiyle, kendi merakıyla, uzun yıllar sarayın arşivinden de belgeler araştırarak bulduğu dokümanlara göre uygulama yaparak 8-10 yıl kadar uğraşıyor; en sonunda yüzde 99 en yakın tekniği buluyor ve son derece başarılı oluyor. Bazı müzelerde Faik Hoca’nın eseri, “Ameli-i Faik” imzası ile sergilenir. Onu kazıtıp “Orijinal İznik çinisi” diye, “16. yüzyıl İznik çinisi” diye -özellikle İngiltere’deki önemli müzelerde- sergileniyor.
Faik Hoca’yla biz 95 yılında tanıştık. İlk yaptığımız örneklerin çoğu onunlaydı ve boyama kısmı diğer işçiliği fevkalade çıktı. Yaptığımız örnekleri gördükten sonra; “Tamam, siz bu işi becereceksiniz.” dedi. Zaten hem ben hem eşim, kalem işlerinde de çok önemli şeyler yaptık. Çünkü biz, hem teoriyi hem pratiği birleştiren kişiler olarak, hem kalem işinde hem çiniyi zanaattan sanata geçiren kişileriz. Faik Hoca’yı saymazsak, günümüz yüzyılında çiniciliği başlatan kişiler biziz; çünkü Faik Hoca çok nadir çini yapıyordu.
İznik çinisi sizin için ne ifade ediyor?
Avrupa’da, Amerika’da, “Türk sanatı” denildiği zaman ilk akla gelen İznik çinisidir. İznik çinisinin de sadece malzemesi, boyası vesairesinin dışında, mutlaka sanat değeri yüksek olması lazım. Sanat değeri yüksek bir eseri de ancak çok değerli sanatçılar yapabilir.
Bunları da söylememizin birtakım sebepleri var. En az 20 yıl oldu. Çünkü İznik çinisinin ne olduğunu maalesef pek çok kişi bilmiyor. Faik Kırımlı’yı kabul ediyorlar; ama daha güzelini biz yaptığımız hâlde, yaptığımız çinilerle uluslararası birincilik ödülü almamıza rağmen, takdir edemiyorlar. Tabi çok takdir edenler de var. Hocaların hocası olan rahmetli Oktay Aslanapa hayattayken, 4-5 sene önceki sergimize gelip en az 15-20 dakika övgü dolu sözlerle açılışını yapmıştır.
İznik çinisi dediğimiz bu çiniler veya diğer çiniler, insanoğlunun kişiliğiyle, düşünce şekliyle, becerileriyle eşdeğerdedir; yani yapan kişinin kişiliği çok önemli. Mimar Sinan niye Mimar Sinan olmuştur? Mimar Sinan’dan öncesi var. Bir sürü şey üst üste konulmuştur ki Mimar Sinan olmuştur. Kanuni Sultan Süleyman veya ondan önce Yavuz Sultan Selim, zamanında birtakım kanunlar çıkarmamış olsaydı, Anadolu’dan yetenekli gençler seçilmiş olmasaydı vesaire, Mimar Sinan olamazdı.
Biz, eşimle beraber yaptığımız sanat çalışmalarını hiçbir zaman “Kaç para kazanırız, ne kadar az emek verip de çok para kazanırız.” hesabıyla yapmadık. Biz hep kendimizi aşmaya çalıştık. İnsanın en önemli şeyi, doğrularıyla, eksikleriyle kendisini bilmesi.
İznik çinisinde kullanılan önemli bir malzeme de kuvars. “Yüzde 85 kuvars İznik çinisi.” Tek tarifi bu. Herkese dağıldı, yayıldı. Kimisi artık yüzde 88, yüzde 90; yani “Ne kadar kuvars, o kadar İznik” hesabı gibi. Bu tür bir kavram kargaşası var.
Çini sanatına hakkıyla vâkıf olabilmek için İslam kültürünü iyi bilmek mi gerekir?
Kesinlikle. Özellikle Selimiye Camii’nde çalışırken çok iç hesaplaşma yaptım. Orada, özellikle o çinilerin kopyalarını filan alırken -ki o zaman iş arkadaşım olan, şu anda eşim olan kişi, akademiden ilk mezun olan kişilerden birisi; onun da çok büyük rolü vardır- gelip mesela çini desenlerinin kopyasını almaya başladı, ben de almaya başladım. Fakat belli bir müddet sonra tek başınıza kalıyorsunuz, koca cami. Bu eseri nasıl insanlar yapmış? Fevkalade eser, 400 senedir yapılamıyor aynısı. Mimar Sinanı, Ahmet Karahisarîsi, Nakkaşbaşısı ve diğerleri, hepsi mükemmel değerde insanlar. Bu sefer İslam’daki, dinimizdeki birtakım şeyleri düşünüyorsun ve o insanlar İslam dinini o kadar güzel anlamışlar, özümsemişler ki…
Onun için, bu araştırmada, kendi iç dünyamda kendimle hesaplaşırken, kendime göre keşiflerim oldu. Mutlaka çok dürüst olmak lazım, her şeyden önce kendine dürüst olmak lazım. İnsanları kandırabilirsin, dil her şeyi söyler, herkesi kandırabilirsin; ama Allah’ı kandıramazsın.
Çocukluğumuzda ailelerimiz bize Allah’ı, korkutarak anlattılar. “Allah şöyle yapar, Allah böyle yapar…” Hâlbuki öyle değil de bunu daha insancıl, daha duygusal, daha farklı bir şekilde, Peygamber Efendimiz’in (sav) yaptığı gibi yapmış olsalardı daha iyi olurdu. Allah’tan tabi ki korkacaksın. İnsanı düşünüyorsun, doğayı düşünüyorsun, doğadaki dengeyi düşünüyorsun, her şeyi düşünüyorsun, bu kadar mükemmelliği yaratan var; O’na sen korkuyla mı bakarsın? Tabi ki yanlış yapmaktan zaten korkacaksın, ama ilahi bir aşkla hayranlık duyarsın. Olaya bu şekilde baktığın zaman, İslam sanatlarında, özellikle çinicilikte çözülemeyen sır değil, sırlar var. Ama sırları çözebilmek için, o sırları çözebilecek kapasiteye ulaşmak lazım.
Özellikle çinide de belli bir aşamaya geldikten sonra, zerre kadar haram, zerre kadar yalan, zerre kadar riya olmamalı, mutlaka çok değerli yeteneklerin olacak, düşünce yapın olacak. Benim bir formülüm var “altın üçgen” dediğim. Bana hep denilirdi, “Siz çok yeteneklisiniz.” diye. Sanatçı yetenekli olacak tabi ki ama sadece yetenekle olacak bir şey değil, akıllı da olmak lazım. Yeteneği yönlendiren akıl. Ama aklı kötüye de kullanırsın, iyiye de kullanabilirsin, şerre de kullanabilirsin. Demek ki bir şey daha lazım. O da İlâhî aşk. Benim “altın üçgen” formülüm bu.
Ben çocukluktan beri farklı düşünce yapısına sahibim. Amerika’da ilk olarak uygulanan bir çalışmayı yaptık mesela. Bununla uluslararası bir ödül alacağız, yabancı müzede eserlerimizi satın alacaklar da kendi müzelerine koyacaklar, hiç aklımıza gelmiyor tabi. Ama düşünce yapısı nedir? Hep daha güzelini yapmak. Mimar Sinan da -Şehzadebaşı, Süleymaniye, Selimiye- ilerledikçe, tecrübe kazandıkça daha güzelini yapmaya gayret etmiş. Bizim yaptığımız çalışmalar hep o felsefeyle. Bugünlere bu şekilde geldik.
Çini sanatının bir lisanı olduğunu düşünürsek çini bize ne anlatıyor?
İznik çinilerine baktığınız zaman, anlamayanın bile iç dünyasına bir güzellik, huzur veriyor. İnsanlar, içindeki malzeme şudur budur diye bilemez; ama baktığı zaman hakiki çini mücevher hissi verir. Yani yeşile baktığın zaman bir yakut, zümrüt hissi verir; kırmızıya baktığın zaman mecran. Bunların yanında, artı olarak, o üzerindeki desen, yazı, neyse, onun da mutlaka sanat değerinin yüksek olması lazım.
Çini sanatına, teknolojinin gelişmesiyle beraber bir şeyler kattınız mı; yoksa aynı Osmanlı’da olduğu gibi mi devam ediyor?
Biz, özellikle -kalem işinde de öyle- 16. yüzyıl tarzı orijinal teknik İznik çinisi diyoruz. Bunu insanlara orijinal teknik diye vurguluyoruz. 16. yüzyıl tarzı, yani çininin en parlak döneminin tarzı ve orijinal teknikle yapılmış. Mesela o zaman elektrik yokmuş; şimdi elektrikli kullanıyoruz fırınlarımızı. Zaman zaman yaptığımız çizimlerde veya büyütme, küçültme gibi fotokopilerde; ama onun dışında hiç kullanmıyoruz. Neden? Bugün Kütahya’da olsun, İznik’te olsun, serigraf baskı denilen, tamamen baskı sistemiyle yapılan, baktığın zaman düzgün de gözüken; ama “baktığınızda insanın içine güzel bir sıcaklık veren” İznik çinisini onda göremezsiniz. Çünkü sûnidir. Zaten sistemi veya birtakım şeyleri değiştirdiğin zaman, o İznik çinisi olmuyor artık. Yani teknolojiyi, aslı bozmayacak şekilde kullanabilirsin.
Çini sanatı sabır isteyen bir sanat dalı, değil mi?
Gerçekten büyük sabır istiyor. Düşünce şekli, yetişme ve çevre etkisi de çok önemli. Geçimini sağlayamıyorsan, fevkalade sanat eseri yapıp onu satamıyorsan; biraz daha ucuza mâl edip daha az emek harcarsın. Fakat bu sefer de sanattan taviz vermiş oluyorsun. Sen 20 liraya mal edip 10 liraya satmak zorunda kalıyorsan daha düşük maliyetli işler yapmak zorunda kalırsın. Mesela sonraki dönemlerde çinilerdeki desenler büyümüştür. Daha hızlı, daha çabuk yapılsın diye.
Bu saatten sonra, her şeyi bir kenara bırakarak “Ben sanatı mükemmel bir şekilde yapacağım.” zihniyetinde olan kaç tane insan çıkar? Bizim gibi iki kişi daha çıkar mı, bilemem. Çünkü eşimle bizim birbirimize çok büyük desteğimiz var. Günümüzde çini çoğaldı ancak, geleneksel metotlarla, aslına uygun yapmak önemli.
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi
