Kur’ân’da Ve Hadislerde Tıp Bilgileri / Prof. Dr. İlhan Yıldız

39-tibbi-nebeviSağlık açısından tavsiye edilen beslenme önceliklerimiz var mıdır? Olgun meyve, hurma, kabak, zeytinyağı vs. tüm bunların mutluluk kavramı ya da cennet algımızla bir alakası var mıdır? Meyve, sebze ya da et hakkında tercih söz konusu mudur?
Meyve ve sebze, sağlıklı bir yaşam için temel enstrümanlardır. Bol miktarda meyve ve sebze tüketmek, kalp ve kanser hastalıkları başta olmak üzere birçok hastalığa iyi geliyor. Geleneksel tıbba göre, “meyveye bakmak bile insana mutluluk verir.” (İbni Kayyim, et-Tıbb-ı Nebevi, s. 323)
Kur’an-ı Kerim ve hadislerde bazı meyve ve sebzelerin isimlerinin geçtiği biliniyor. Peygamberimiz’in (sav) “sağlıklı beslenme” ve “hastalıklardan korunma”ya ilişkin birçok öneri ve tavsiyesi bulunuyor. Hadislerde baharatlar, bitkiler, sebzeler ve diğer gıda maddelerinin yanında meyveler de zikrediliyor. Nitekim Hz. Peygamber (sav) bitki, meyve ve sebzelerden yani doğal ürünlerden ilaç yapımını önermişti. Bu hadislerin bir kısmında meyvelerin insan sağlığına yararları hakkında bilgiler veriliyor. Tespit edebildiğimiz güvenilir hadislerde hurma, ayva ve karpuzun tıbbî faydaları üzerinde durulmuş. (Müslim, Edeb, s. 23-28; İbn Mâce, Et’ıme, s. 38)
Burada şu soruları sorabiliriz:
Acaba Kur’an-ı Kerim ve hadislerde bu sebze ve meyvelerden niçin bahsedildi? Kur’an’da adı geçen ve Efendimiz’in sevdiği ve tavsiye ettiği meyve ve sebzelerin bizim için önemi nedir? Bilindiği gibi, Kur’an-ı Kerim’de cennet tasvirleri yapılırken çoğu kez ilk sırada meyve ve sebzeler zikredilir:
“Orada meyveler, salkımlı hurma ağaçları, kabuklu taneler, güzel kokulu otlar vardır.” (Rahman, 55/11)
Peygamber Efendimiz’in (sav) yaşadığı Mekke’de meyve yetişmezdi. (Buhari, Megazi, s. 28) Mekkeliler, Medine ve Taif gibi çevre kentlerden gelen meyveleri bilirlerdi. Medine’de hurma, Taif’te ise üzüm yetiştirilmekteydi. Ayrıca Mekke’ye Yemen ve Suriye gibi bölgelerden meyveler gelmekteydi. Hz. Peygamber Medine’ye hicret edince, bütün geçimleri ziraate bağlı olan Medineli ensarı hurma yetiştirmeye teşvik etmişti.
Resulullah (sav) dikilen meyve ağaçlarından kuşlar bile yese ağacı diken kişiye sadaka sevabı kazandıracağını haber vermiş, meyveli ağaçların kesilmesini yasaklamıştır. (Muvattâ, Cihâd, s. 10)
Peygamber (sav), yaşadığı topraklarda yetişen meyve ve sebzelerden bol miktarda yiyenlerin hastalıklardan korunacağını belirtmektedir. (İbni Kayyim, a.g.e., s. 171, 172)
Nitekim İbrahim Hakkı Hazretleri Marifetname adlı eserinde, yaşadığı topraklarda yetişen soğanı yiyen kişilerin gripten korunduğunu belirtmiştir.
Peygamberimiz’in meyve yeme alışkanlığına bakıldığı zaman, Medine’de yetişen hurmayı çok sevdiği, özellikle hurma mevsiminde ikram edilen taze hurmaları reddetmediği görülmektedir. (Buhârî, Et’ıme, s. 41) Peygamberimiz, özellikle Medine’de yetişen “acve hurması”nı çok severdi. Peygamberimiz “Acve hurması cennet yemişlerindendir.” buyurmuştu. (Tirmizî, Tıbb, 22; Ahmed b. Hanbel, V, 346, 351; Buhârî, Et’ıme, s. 43)
Resul-i Ekrem, doğal, organik ve olgun meyveleri tavsiye etmiştir. Dağlarda yetişen, daha çok çobanların yediği, erik ağacı yemişinin olgun olanlarını toplamayı tavsiye ederek olgunlarının daha tatlı olduğunu söylemiştir. (Buhârî, Et’ıme, s. 50) Ensardan Ebu’l-Heysem (r.a.), Resulullah’ı ve arkadaşlarını hurma bahçesinde ağırlamış, onlara tabak içinde bir salkım hurma ikram etmiştir. Salkımda olgunlaşmamış hurmalar olduğunu gören Peygamberimiz, “Keşke olgunlarından seçseydin.” buyurarak, hurma salkımlarının olgunlarının koparılması gerektiğini belirtmiştir. (Tirmizî, Zühd, s. 39)
Resulullah (sav), meyveleri ilaç olarak kullanmıştır. Nitekim O, sahabeye, hurma ile ilaç yapılan ilaçları öğretmiştir.
Kalbinden/göğsünden şikayet eden bir sahabeyi Taif’te bulunan Haris b. Kelede adlı hekime göndermiş ve “O, tıbbı bilir. Medine’nin acve hurmalarından yedi tanesini çekirdekleriyle beraber ezsin, sonra onlarla göğsünü ovsun.” diyerek “acve hurması”na verdiği önemi göstermiştir. (Ebû Dâvud, Tıbb, s. 12)
Resulullah (sav)’in hayatında meyve kadar sebze de önemli bir yer tutmaktadır. Örneğin, Peygamber Efendimiz kabak yemeğini severdi. Enes (r.a.), yemek tabağındaki kabakları Resûlullah (sav)’in önüne topladığını, kendisinin de bu sebeple kabağı sevdiğini söyler. (Buhari, Müslim, Ebu Davut, Tirmizi, İbni Mâce-5522, K.S.-3943, 6969)
Yine O, zeytinyağı yer ve teşvik ederdi. Kur’an’da da geçen zeytin ve zeytinyağı hakkında şöyle derdi: “Zeytinyağı yiyin ve onunla yağlanın! Zira o mübarek bir ağaçtır.” (Tirmizi, İbni Mâce K.S.-3942, 6978)
Konu ile ilgili hadislere bakıldığında Hz. Peygamber’in, koyunun ön kolu ve sırt eti, pirzola, kebap, tavuk, toy kuşu, et çorbası, tirit, anber balığı vb. et ürünlerini tükettiğini görmekteyiz. Hz. Peygamber’in yemekte et ve sebze ayrımı yapmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Hatta et tüketmeyeceğini söyleyen Osman b. Mazun’u reddettiğini ve et bulması halinde günlük et tüketebileceğini ifade etmişlerdir. (Sahihi Müslim, Hadis No: 2488) Bu münasebetle Hz. Peygamber’in vejetaryen anlayışı kabul etmediğini de ifade edebiliriz.

Tıbb-ı Nebevi’de “perhiz” konusuna nasıl yaklaşılmaktadır?
Tıbb-ı Nebevi kitaplarında öne çıkan konulardan biri de perhizdir. Yeme-içme ile ilgili Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “…Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A’raf, 7/31)
Bu ayette bulunan “yiyiniz ve içiniz” kısmını anlıyoruz. Peki “İsraf etmeyiniz!” ibaresi ne anlama geliyor? Bu ayet ile ilgili “Yemekleri çöpe atmayınız!” “Ekmek kırıntılarını yere dökmeyin!” vs. gibi birtakım klasik algılar mevcut. Ancak ayette daha ziyade, tıka basa yeme içmenin zararları anlatılıyor. Bunun hem yiyecek ve içeceklerin boşa harcanması hem de insan sağlığı için zararlı olduğundan bahsediliyor. “Bunu nasıl anladın?” diye sorulabilir. Bu sonuca konu ile ilgili hadislere bakarak rahatlıkla ulaşılabilir. Şimdi bu hadislere sırayla bakalım:
“Mümin karnını tamamen doyurmaz.” (Darimi, el-Vesaya, b.1, had.108)
“İnsanoğlu, midesinden daha kötü bir kap doldurmamıştır. Aslında, insanın hayatını devam ettirecek kadar birkaç lokmayı yemesi kâfidir. Bunu yapamıyorsa hiç olmazsa midesinin üçte birini yemeye, üçte birini suya ayırsın, üçte birini de nefes almasına imkân verecek şekilde ayarlasın.” (Tirmizi, Zühd 47; İbni Mâce, Etime 50)
Şair Nâbi “Mebhas-ı Lâzıme-i Hikmet ü Tıbb” adlı eserinde az yiyip içme konusunda oğluna şu tavsiyelerde bulunur:
Hz. Peygamber (sav), “Mide, hastalıkların evi; perhiz ise devaların başıdır.” buyurmuştur. Oğlum! Bu kuralı ilke edin, sakın yemek yerken belli başlı bir miktarın üzerine çıkma. Perhizi bekçi ederek hastalık denen düşmanın beden köşküne girmesini engelle.

Tıbb-ı Nebevi, hijyen ve temizlik konularına nasıl bakmaktadır? İbadet hayatımızla ilgisi nedir?
Bilindiği gibi mikroplar hijyenik olmayan ortamlarda yaşar ve insanları hasta ederler. Peki! Resulullah (sav) döneminde mikrop bilinmiyor muydu? Tabi ki o dönemde mikrop bilinmiyordu. Ancak Resulullah (sav) mikrop hakkında bilgi sahibi değildi demek çok zor.
Her ne kadar Batılılar 19. yüzyılda ilk olarak “mikrop”tan Fransız bilim adamı Pasteur’ün bahsettiğini söylese de, aslında ondan 400 yıl önce yani 15. yüzyılda yaşayan Akşemseddin, mikrobu bilimsel bir şekilde tarif ve tespit etmiştir.
Nitekim Akşemseddin “Maddetü`l-Hayat” adlı tıbbî eserinde, hastalıkların vücuda giren birtakım görünmeyen tohumlardan hâsıl olduğunu, kuluçka devirleriyle yani vücuda girişlerinden hastalığın meydana çıkışına kadar geçen süreleriyle beraber tespit ve izah ederek “bakteriyoloji” ilminin esaslarını kurmuştur. (c. II, s. 162)
Aslında Akşemseddin, sadece Resulullah (sav)’i çok iyi anlamıştı. Zira Resulullah (sav) herhangi bir mikrop tanımı yapmadan, temizliğin koruyucu hekimlik anlamına geldiğini yani insanları mikroplardan koruduğunu söylüyordu.
İşte tam da bu nedenle “Temizlik imanın yarısıdır” (Müslim, Tirmizî) buyurarak nerdeyse bütün ibadetlere temizlik ile başlamıştır. Hatta Hz. Peygamber (sav) bu hususta ana ilkeleri bile belirlemişti.
Peki! Bu ilkeler nelerdi?
Zamanla İslam dininin birer rüknü haline gelen bu ilkeler dörde ayrılmıştı:
1. Genel vücut temizliği: Hz. Peygamber (sav) öncelikle dişten tırnağa kadar bütün vücudun temiz tutulması gerektiğini buyurur. Buna göre, mikropların bu bölgelerde barınmaması için tırnakların kesilmesi, koltuk altlarının ve kasıkların tıraş edilmesi, bıyıkların kısaltılması ve sünnet olmayı emretmiştir:
“Beş şey fıtrattandır: Sünnet olmak, kasıkları tıraş etmek, tırnakları kesmek, koltuk altındaki kılları yolmak ve bıyıkları kısaltmak.” (Buhârî, Libâs 51, 63, 64)
2. Abdest almak: İslam dininde bazı ibadetlerin cemaatle yapılması emredilmiş, hatta daha sevap kazanılacağı vurgulanmıştır. Ancak birlikte ibadet yapılması için temizlik şarttır. Aksi halde diğer insanların rahatsız olmaları ve hatta hastalanmaları bile söz konusu olabilir. Hz. Peygamber (sav), Kur’ân okumak başta olmak üzere hemen bütün ibadetleri abdest alarak yapmak gerektiğini söyleyerek ibadet ile temizliği aynı çerçeveye oturtuyor. Kısacası: “İbadet etmek istiyorsan temiz olacaksın!” mesajı veriliyor.
Hz. Peygamber (sav) el ve ağza dikkat çekiyor. El ve ağzın adeta mikrop taşıyıcı olduğunu ima ediyor. Ellerin temizlenmemesi durumunda olacaklardan sakınmamız gerektiğini söylüyor:
“Uykudan uyandığınızda ellerinizi üç kere yıkamadıkça başka bir kap içine sokmayın. Çünkü ellerinizin nerelerde gecelemiş olduğunu bilemezsiniz.” (Buhârî, Vudû’ 26)
“Kim ki evinde Allah’ın bereketini artırmasını istiyorsa yemek hazırlandığı ve kaldırıldığı zaman abdest alsın (ellerini yıkasın).” (Tirmizî, Et’ıme 39, 45)
Dikkat edilirse bu hadislerde yemekten önce ve sonra ellerin yıkanması isteniyor. Bu suretle açıkça vücuda bulaşabilecek mikroplardan korunmak ve bunların el ve ağız yoluyla mideye ulaşması engellenmek isteniyor.
3. Gusül abdesti almak: Diğer bir husus ise topyekûn insan vücudunun temizliği ile ilgilidir. Bilindiği gibi vücudumuzun dış dünya ile temasını deri sağlamaktadır. İnsan derisi, hem vücudu ve iç organları korur hem de dış dünyayla uyumu sağlar. Bu itibarla deri, sürekli birtakım dış etkilere maruz kalır. Modern tıbba göre, derinin yenilenmesi ve zarar görmemesi temizliğe bağlıdır. Bu yüzden haftada iki defa veyahut da en azından bir defa banyo yapmak gerekir.
Hz. Peygamber (sav) vücut temizliğini yani gusül dediğimiz ibadeti dinin bir parçası haline getiriyor. Buna göre haftada en az bir defa yıkanmak gerekiyor. Bu hususta Hz. Âişe şöyle der:
“Halk, Hz. Peygamber zamanında Medine civarındaki evlerinden ve köylerden gelerek Cuma namazında bulunurlardı. Sırtlarındaki yün abalarından vücutlarına toz toprak sindiği için kendilerinden ter kokusu yayılırdı. Bir defasında böyle birisi, Hz. Peygamber (sav) benim yanımda iken O’nun huzuruna gelince Resûl-i Ekrem (sav); ‘Hiç olmazsa bugün iyice yıkanıp temizlenseniz!’ buyurdu.” (Müslim, Cuma, 1, 3, 5)
“Allah’ın Müslüman üzerindeki haklarından biri de Müslüman’ın haftada bir defa başını ve bütün vücudunu yıkamasıdır.” (Müslim, Cuma, 9)
4. Dişleri fırçalamak: Hz. Peygamber (sav)’in gösterdiği diğer bir mucize ise ağız ve diş sağlığına verdiği önemdir. Yukarıda ifade edildiği gibi, Resulullah (sav) ağız ve diş temizliğine sürekli vurgu yapmıştır:
“Misvak kullanın, çünkü misvak ağzı temizler.” (Buhârî, Savm, 27)
“Ümmetimden abdest alırken ve yemekten sonra ağızlarını ve dişlerini temizleyenler ne güzel iş yapmış olurlar.” (Ahmed bin Hanbel, I/214)
Daha da ilginç olan bir husus; Hz. Peygamber (sav), dişlerin misvakla temizlenmesi hususunda vahiyle hareket etmektedir. Nitekim Resulullah (sav), vahiy meleği Cebrail aleyhisselamın misvak kullanmayı tavsiye etmesi üzerine sürekli misvak kullanmıştır. (İbni Mâce, “Tahâre”,7)
Nihayet 20. yüzyılda modern tıp ve diş hekimleri, diş hastalıklarının diğer birçok hastalığın kaynağı olduğunu tespit ederek, her gün sabah, öğle ve akşam yatmadan önce hemen her gün dişlerin fırçalanması gerektiğini belirtmişlerdir. Artık televizyonlar sabah akşam diş fırçalamanın ne kadar önemli olduğunu vurgulamakta, reklamlarda kadın, erkek ve çocuk hemen herkes çılgınca dişlerini fırçalamakta, sürekli dişleri fırçalamanın önemini anlatan kamu spotları izlemekteyiz.

Tıbb-ı Nebevi, psikiyatrik hastalıklara ya da ruh sağlığımızın korunmasına nasıl yaklaşır?
Yüce Allah, insan organizmasını son derece mükemmel yaratmış, dışarıdan gelecek mikroplara karşı gayet güzel, düzenli bir savunma sistemiyle donatmıştır. Ama bu savunma sistemi tam çalışmazsa hastalıklar baş gösterir.
İslamiyet’te beden sağlığı kadar ruh sağlığı da önemlidir. Bu yüzden İslam dininde ruh sağlığı ile ilgili birçok ilke ve kural bulunmaktadır. Psikoloji bilimine göre insanın ruh sağlığı, insanlar arası iletişimle yakından ilgilidir. Bu yüzden yaşadığımız yüzyılda psikoloji, neredeyse insanlar arası iletişim konusuna kaymıştır. Yazılan kitap ve makalelere, medyada yer alan programlara ve uzmanlar tarafından verilen kurslara vs. baktığımızda iletişimin temel enstrüman olduğunu hemen fark edersiniz. Bu etkinliklerde insanlara, selamlaşmanın ve tanışmanın, onlara gülümsemenin önemi uzun uzun anlatılır.
Doktora gidip tedavi olmak, hastalığın ilacını bulup kullanmak önemlidir ama bunun yanında Allah’a dua edip O’ndan şifa dilemek de ihmal edilmemesi gereken öneme sahiptir. Hz. Muhammed (sav), hastalık anında hem kendisi için hem de ailesi için dua ettiği gibi, kendisine gelen bazı hastalara da dua etmiş ve dua etmelerini tavsiye etmiştir. Çünkü dua; hem şifa kaynağını doğru bilip O’na yönelmeye, sabır, kader ve tevekkül gibi inanç ve salih amelle ilgili prensiplere kapı açar hem ibadet sevabına ulaştırır hem de hasta için çok önemli olan ruh sağlığına büyük katkıda bulunur.
Peygamberimiz’in hadislerine ve uygulamalarına bakarak rahatlıkla diyebiliriz ki; Allah’tan şifa istemek için dua etmek ve ayet okumak caizdir, güzeldir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir