Eskatolojik Filmler Neden Hollywood’un Gündeminde / Politolog Özkan Şahin

32-eskatolojik-filmlerSon dönemlerde Amerikan ve Batı sinemasında özellikle dünyanın sonuna dair çekilen filmlerin sayısında bir artış var. Bunun anlamı nedir? Siz nasıl okuyorsunuz bu durumu?
Dünyada ekolojik bir sıkıntı var. Son 20 yıldır ozon tabakası delindi, dünyada ormanlar yok oldu derken gerçekten dünya artık üzerindeki yoğun insan grupları, ekolojiyi ve yaşam alanlarını tehdit eden ciddi bir sanayi çılgınlığına yakalanmış durumda. Bu sanayi ve üretim çılgınlığının bilinçaltında “evet, dünyanın da sonu yaklaştı” gibisinden bir algı doğurmuş olabilir. Ama bunun sadece göstergeler üzerinden bir son olduğuna inanmıyorum.
Bu filmlerde iki tip son görülüyor:
Birincisi: Genelde biyolojik bir hastalık yayılıyor ve ciddi insan grupları bu hastalığın pençesine yakalanıyor. Bu da ya geniş insan kıyımlarıyla yok oluyor ya da insan kitlesi çok hızlı yayılan bir virüs sayesinde zombiye ya da bilinçsiz yaratıklara ya da canavarlara, garip garip mahlûkata dönüşüyor. Bu bizde pek tartışılmayan bir mevzu. Ama şu anda Avrupa ve Amerika’da en büyük bilimsel yoğunluk 1- Savaş aletleri 2- Biyolojik silahlar, yeni ilaçlar. Yani biyoloji merkezli bilimler alanında muhtemelen yapılacak bir hatanın insan kitleleri üzerinde ne gibi bir kolektif felakete yol açacağını bu insanlar azıcık da olsa seziyorlar. Dolayısıyla böyle filmler artıyor.
İkincisi: Bir kıyamet senaryosu görüyoruz, Kehanet ve 2012 filminde olduğu gibi. Bunun gibi 3-4 tane film var. Bu filmlerde temel bir tufan ya da güneş patlamasıyla yok olan bir dünya görüyoruz.
Şu anlaşılmalı ki, Batı’nın bilinçaltında artık dünya yaşanılması çok zor bir yer olarak tahayyül edilmeye başlandı. Artık insanlık bundan sonra geliştireceği bütün somut faaliyetlerinden sona geldiğini anladı ve bilinçaltında insanın daha fazla ilerleyebileceği hissiyatı kayboldu. Bu bilinçaltının dışa vuruşunu Amerikan sinemasında görüyoruz.

Batı, Kendini Dünyanın Merkezi Olarak Görüyor
Peki, Amerikan sineması bununla ne yapmaya çalışıyor? Ne gibi bir ideolojik arka plan var ardında?
Bu filmlere dikkat ettiğimiz zaman başlangıç noktası hep Amerika oluyor. Uzaylılar ya oraya saldırıyor, ya büyük tufanlar orada başlıyor, ya da biyolojik felaket orada meydana geliyor. Bunun sebebi şu: Batı, kendini dünyanın merkezi olarak görüyor. Dünyada bir nimet oluşacaksa o Batı’da oluşur. Dünyaya bir bela gelecekse de o Batı’dan gelir. Batı’nın tahayyülünde Batı dışındaki dünya, dünya yerine konmuyor gerek ideolojik, gerekse gelişim, gerekse insanın varlık alanı olarak.

O filmlerde de ya bir zümre ya bir aile kurtuluyor veya insanlar kendi ülkelerini kurtarmaya çalışıyorlar.
Aşırı derecede bir Batı merkezcilik var olayda, sanki dünyanın geri kalanı yokmuş gibi. Özellikle Brad Pitt’in yapımcısı olduğu filmde iş biraz daha abartılmıştı. Hem bir Kore, hem de İsrail macerası ve hastalığın Batı dışına da çok çabuk yayılabileceği kanısı var. Robot filminde durum tam tersi, her şey Amerika’da gerçekleşiyor. Zaten bu filmler iki kategoriye ayrılıyor:
Birincisi tufan filmleri, ikincisi de biyolojik hastalık filmleri. 12 Maymun filminde yine Brad Pitt oynuyor ve bir biyolojik silah söz konusu.
Üç tane kaygı var bu filmlerde: Birincisi, dünyanın merkezi Batı’dır. Teknoloji yalnızca ve yalnızca Batı’da üretilir. İkincisi, Batı’nın sonu dünyanın sonudur. Üçüncüsü, muhtemelen bilinçaltında o insanlar gerçekten dünyanın sonunun geldiğini düşünüyorlar. Amerikan sinemasında dini grupların etkisini hepimiz görüyoruz. Birçok yönetmen ve yapımcının da bu dini gruplara üye olduğunu biliyoruz. Amerika’da evangelistler ya da diğer gruplar olsun, bunların hepsinin dünyanın sonuna dair bir eskatolojik tasavvuru var. Amerikan elitlerinin şu anda en çok konuştuğu mevzulardan biri dünyanın sonu ve bu sonun ne şekilde gerçekleşeceğidir. Kimileri dünyanın sonunu uzaylılardan bekliyor. Bu hem Batı’nın, hem de Amerika’nın eskatolojik tahayyüllerinde de var. Dolayısıyla Amerika’da ve Batı’da eskatolojik tahayyüllerin gündemi, sanatı, sinemayı şekillendirdiği bir dönemdeyiz. Artık herhangi bir zaman diliminde değiliz.
Batı’da dünyanın sonu ileri derecede fazla tartışılıyor ve bu da onların sinemasına yansıyor. Çünkü Batı sineması aynı zamanda ideolojiktir. Özellikle Amerikan sinemasının gücü; ideolojiyi aksiyon-hareket, görüntü, çok iyi kurgu, çok iyi bir senaryo ve teknik imkânlarla güzel bir masal haline getirmesinde yatıyor. Ama bu sadece bir teknik imkân, bir masal arayışı olmuyor; aynı zamanda bir ideolojinin bir düşüncenin vurgusu. Yani o alt yapıda eskatolojik bir ideoloji hakim.

“Dünya Batı’dır” düşüncesinden yola çıkarak “İnsanlık benim. Ben bitersem insanlık biter. O zaman beni koruyun.” sonucuna getiriyor mu?
Evet, zaten bunu şöyle açıklamıştır: “Batı’nın sonu dünyanın sonudur. Ey insan, ideolojik, iktisadi, ekonomik olarak benim aklıma ve benim birikimime muhtaçsınız. Ben olmadan siz bir hiçsiniz. Dertleriniz de ortaçağ derdi olur, o dertlere bulduğunuz çözümler de ortaçağ çözümüne döner.”
Biz de buna karşı şöyle bir ideoloji olarak sunuyoruz: “Evet, dünya sensin. Ama dünyada ekolojik ve biyolojik olarak bir tehlike arz etmeyecek üniteler olmasına rağmen, aynı zamanda öyle bir tehlikesin ki senin başına getireceğin bir bela tüm insanlığın da sonu olabilir. Kendini sadece insanlığın kurtarıcısı konumunda görme, aynı zamanda insanlığın ana belası da sen olabilirsin.”
Biliyoruz ki Batı uzun zamandır bilinçaltında kendi kendini sorgulayan bir yapıya sahip. Muhtemelen bu filmlerin ideolojik arka planında da bu yapının izlerini görebiliyoruz.

Dini yayın kaynaklarında Tevrat’ta, İncil’de kıyamet nasıl? İncil’den Tevrat’tan ilham alıyorlar mı?
Tabi ki alıyorlar. Mesela Matrix filmi kabalist bir yorumdur. Yine çok ilginçtir, Yeşil Yol filmine çok dikkat çekilmez bizde. Yeşil Yol filminde elektrikli sandalyede katledilen o zenci hastaları iyileştirir, herkes için ağlar. Asılırken de “Baba onlar bilmiyor, onları affet.” der. O aslında Hz. İsa figürünün garip bir şekilde tasvir edilişidir. Dolayısıyla Amerikan sineması ciddi manada dini bir sinemadır. Lakin bunu sert bir kurgu ve ciddi bir hikâyeyle sunduğu ve bu da çok çekici bir yapı olduğu için biz sadece işin macera yönüyle ilgileniriz. Ama dünyaya ciddi anlamda reklamını yaptıkları bütün ürünlerini salt bir macera planı olarak algılayamayız. Arka planında, alt yapısında mutlaka dini algı ve anlam vardır. Avrupa sineması biraz daha modern. Temel kaygısı dinden uzak, sadece post-modern toplumun girmiş olduğu bunalımlar üzerinden bir sinema dili oluşturur.

Subliminal bir mesaj da var gibi.
Subliminal mesaj var. Buna dair çok ciddi çalışmalar, güzel belgeseller yapıldı ve kitaplar yazıldı. Sinema, aynı zamanda geniş insan yığınlarında bir algı oluşturma çabasıdır. Dolayısıyla bunun içerisine ideolojik olarak aşikâr ya da gizli subliminal dediğimiz mesajları olacaktır. Bu şaşırtmamalı insanı. O yüzden bizim burada aşikâr ya da subliminal mesajın ne olabileceği konusunda bir çabaya girişmemiz ve bu konuda bir farkındalığa sahip olmamız çok ciddi bir meseledir.

Neden Amerikan sineması, işi eskatolojik sinemaya döktü? Neden son 10 yılın en popüler filmleri eskatolojik?
Dikkat ederseniz, 1960-90 arasında en popüler filmler İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerin yaptığı zulüm filmleriydi. Bu şunu kanıtlamak içindi “Kardeşim biz Siyonistler şu anda dünyayı birbirine katıyoruz hem İsrail merkezli, hem İsrail’in dışında. Ama bunun da bir sebebi var: Başımıza ciddi manada bir Nazi belası geldiği için bunu yapıyoruz.” Onlar da kendi olağan kötülüklerini temize çekmek için bir anti-Nazi propagandasına girişmişlerdi. Ama şu anda dünyanın sonuna dair bütün tasarımlarda Batı’nın kendini merkeze koyma çabası sadece tarihle değil, artık bizatihi dünyanın kendisiyle yüzleşme konusunda bir konuma getirdi. Oysa dünyanın kendisiyle yüzleşmesi, Allah ile yüzleşmesi demek. Ama biyolojik etkili filmlerde haşa, Allah yok. Orada insanın kendi başına bela ettiği bir virüs, bir hastalık, bir ilaç, gayri ihtiyari yayılan bir felaket süreci var. Bu biyolojik felaket filmleri, biraz daha materyalist bir tasarım olarak geliyor bana. Çünkü onların içinde kesinlikle yaratıcı yok. Ama tufan filmlerinde bir yaratıcı tasavvuru var ve ilginçtir, hemen hemen hepsinde insanlar kurtuluyor. Mesela 2012 filminde Çin’de kurtuluyorlar. “Ben Efsaneyim” gibi bütün biyolojik felaket filmlerinde ortaya bir kahraman çıkıyor ve insanlık bir şekilde kurtuluyor. O kahraman dini bir karakter değil, ya doktor ya profesör olarak biyolojiden anlayan birisi. Bu kişiler bir şekilde panzehiri buluyor ve onu kullanabilecek insan kitlesini yetiştiriyorlar. Bir aile ya da bir zümre kurtuluyor, dolayısıyla insanlığın devamını sağlıyorlar. Batı’nın verdiği mesaj da şu: İnsanlığı kurtarırsa yine bilim kurtarır. Aslında insanlığı kurtaracak karakterin dini bir figür olma meselesini kafaya takmıyorlar. Burada anlamamız gereken şu: “Dünyayı kurtarırsa bilim kurtarır.” imajını çok iyi veriyorlar. Batı’nın dünyanın sonuna dair ne kadar materyalist bir düşünce içinde olduğunu bu bize öğretiyor. Tufan filmlerinde de enteresandır mutlaka kurtulan birisi oluyor. Bu filmde istisna, sadece başrolünde Nicholas Cage’in oynadığı Kehanet filmi. Kehanet filminde çocuklar alınıp cennet benzeri bir ortama konuluyor. Onlardan insanlığın devamı için yeni bir Adem’le Havva üretiliyor. O filmin finansörü dini bir grup. Ama diğer filmlere baktığımız zaman genellikle salt materyalist bir yorum görüyoruz.

Hem dini metinlerden yararlanıyor hem de biyolojiyi ön plana çıkartıyorlar.
Dini metinlerden yararlanma demeyelim de dini eskalotojik tasarımlardan faydalanıyorlar. Ama o tasarımın içini moderniteyle dolduruyorlar. Aslında çatı dini ama içerik dini değil. Buradaki sıkıntı bu.

Bu kurtarıcı kahramanların olağanüstü özellikleri de yok.
Olağanüstü özellikte kahraman yok. Orada olağanüstü olan bizatihi kahraman değil, olağanüstü olan bilim. “Başınıza bilim bir bela açsa da bilim sizi eninde sonunda kurtaracak.” Burada öyle bir tasarım varediyorlar. İleri derecede tehlikeli.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir