Kara Tren / Kenan Kurban

gonul_17_kara_trenDumanı siren sesine karışarak gelen kara tren, rötarın verdiği öfkeden gözleri dönmüş, sinirleri gerilmiş yolculardan özür dilercesine rayları ezerek geliyordu. Ortalık birden hareketlenmişti. Bazıları denklerini sırtlamış, bazıları valizleri ellerinde kapılara yükleniyorlardı. Bütün bu hengamede insanların gözlerinde; işsizlikten kurtulacak olmanın, ana-babayı, doğduğu toprakları bir daha görebilmenin ya da canından da çok sevdiklerini kucaklayacak olmanın sevinci okunuyordu. Velhasıl her birinin mutlu olmak için bir sebebi vardı.
O da, canından çok sevdiği evladına kavuşacaktı. Ama gideceği yerde hüzün ve sıkıntı vardı. Kara gözlü, esmer yağızı da bu tren gibi dünyaya geç gelmiş. Yıllarca yolu gözlenmişti, ama ona sıkıntı ve üzüntüden başka bir şey yaşatmamıştı. Şimdi bir yenisine doğru yol alacaklardı. O bunları düşünürken asıl darbeyi biraz sonra yaşananlardan yiyecekti.
Ayşe Hanım ile kız kardeşi Cemile, koltuklarına güç bela oturabildiler. Sessiz sedasız insanları izliyorlardı. Biraz sonra düzgün giyimli 30 ile 40 yaşlar arasında iki genç vagonda karşılaştılar. Öyle hasretle birbirlerine sarıldılar ki yolcuların hepsinin dikkatini çekti.
-Vahit! Dostum nasılsın?
-İyidir Cezmi. Yolculuk nereye?
-Ankara’ya, yanım boşa benziyor gel otur…
Ayşe hanımların önüne oturan iki arkadaş sohbeti koyulaştırdılar. O kadar muhabbetli ve neşeli konuşuyorlardı ki ister istemez çevredekiler de tanık oluyordu konuşmalara…
-Neredesin?
-Vahit’im Manisa Kırkağaç’ta kaymakamlık yapıyorum.
-Ben’de Afyonda Vali yardımcısıyım.
-Hey gidi yıllar ne çabuk geçti. Ankara Siyasal, Cebeci… Omuz omuza gösteriler, çatışmalar, kucağımızda ölen yoldaşlar. Derken şimdi her birimiz bir yerlere savrulduk.
-Maalesef öyle oldu… Ama biri vardı… En çok onu merak ediyorum. İsmini hatırlayamadım. Hem çok zeki hem de zengindi… Kanaatimce, o muhakkak devletin önemli kademelerinden birinde görev almıştır… Mühim vazifeler verilecek kadar yetenekli birisiydi. Eğer böyle değilse tahminimce kuvvetle muhtemel ölmüştür diyorum. Yoksa onun ismini mutlaka televizyondan, gazetelerden duyardık.
-Ha! Şu zekâsından ve parasından herkesin istifade ettiği daha doğrusu sömürdüğü şeyi diyorsun… dilimin ucunda… Nereliydi? Ha Ispartalı Yağız Kahraman’ı diyorsun.
Bu son cümlede geçen isim arka koltukta oturan iki kız kardeşin yüreğini adeta delmiş geçmiş ciğerlerini parçalamıştı. İkisi de birbirlerine baktılar. Söz söyleyecek halleri yoktu. Dokunsalar gözyaşı dökeceklerdi. Ama içlerinden geçen şuydu. “Evladım, o sizin övgüyle bahsettiğinizden hiç bir şey olmadı. Okulu bile bitiremedi. Şimdi cezaevinde yatıyor.” Duydukları Ayşe kadında morfin etkisi yapmış, ortamla ilgisi kalmamıştı. O güne gitti. İlk güne.
Annesi konuşmuştu kendisiyle.
-“Kızım seni teyzenin oğlu Veli’yle evlendireceğiz.” Pek şansı olmadığını bildiği halde…
-“Hayır” dedi.
-“Baban kesin kararlı, seni döver yoksa”
Onbeşinde olmasına rağmen otuz yaşındaki insanın muhakeme gücü vardı. Kendisi sebebini pek tarif edemese de Veli’yi hiç sevmiyordu. Belki de ninesi Fatma kadının yanında kalmış olmak onu çok etkilemişti. Aile çoban olduğundan yılın büyük çoğunluğu yaylalardaydı. O ise evin en büyük çocuğuydu. Köyde Fatma hanımın yanında kalırdı. Onun hatıraları gözlerini yaşarttı. Derler ya “Osmanlı Kadın” o tam da öyleydi. Devleti Ali’nin son zamanlarını görmüş, kurtuluş savaşını yaşamıştı. Babası mollaydı, evlerinde Kur’an eğitimi verilirdi. Küçük Fatma’da derslere kenardan dinleyerek iştirak ederdi. Öylesine Allah ve Resulullah aşkı vardı ki; hak yolunda her şeyi yiyip içiyor, engel olan ne varsa bu aşk onu eritiyordu. Bir gün Ayet-el Kürsi’yi talebelerle birlikte ezber talimi yapmış tamamını hıfz edememiş. İçin için yanıyordu. Fakat gece rüyasında melekler ona surenin tamamını ezberletmişlerdi. Ailenin günlük hayatının içinde yanlarına taşı koysan, ondan ses getirecek kadar İslami yaşama hassasiyeti vardı. Fatma ninenin ömrünün sonuna doğru en çok “ah” çektiği şeylerden birisi; “Annem gibi olamadım. O hiç abdestsiz yere basmazdı. Ben, ona layık olamadım” derdi. Annesi vefat yatağındayken kız kardeşi çok üzülür. onu yanına çağırıp derki;
-Korkma kızım sekiz ay sonra yanıma geleceksin… Olayda aynı şekilde vuku bulur.
Böyle halleri olan birisine layık olmak tabi ki kolay değil. Ama daha büyük “ah”ları da vardı. Savaş bitmiş, her şeyin kıtlığı başlamıştı. Yiyecek, içecek, giyecek ve en önemlisi “İnsan” “Hz. İnsan” kıtlığı hat safhadaydı. Hep anlatılırdı; yokluktan arpa-buğday önce atlara verilir. Sonra onlardan kalanları ayrıştırıp insanlar karnını doyururmuş. Bunlar bile o insanları çok yıpratmamıştı. Yıkan, minarelerden “Ezan sesi” duyamamaktı. Varlık içinde yokluk çekiliyordu. Olay sadece birkaç kelimenin karşılığını bulup “Ezan” yerine ikame edilmesi değildi. Ezandaki ahenk, sır, müminlerin ruhlarına kuvvet veriyor, birliği-beraberliği tesis ediyor, insanların en olumsuz şartlarda bile beş vakit ümitlerini tazeliyordu. Şimdi bu yol kapatılmış, toplum adeta insi ve cinsi şeytanlara altın tabakta sunulmak isteniyordu.
Fatma Nine çoğu zaman seher vakitlerinde uyanır; Kulağını boşluğa dayar binlerce yıl öncesinden belki Bilali Habeşi’nin yanık ezan sesini duymayı arzulardı. Beklide duyardı. O’nun deli dolu bir kişiliği vardı. Tanıdığı hafızları düzenli olarak evine davet eder. Önce Ezanı Muhammediye hanesinde okunup, Kur’an tilaveti yapılırdı. Hasret ve gözyaşları içinde huzurla dinlenirdi. Böylece kendi gönlüyle beraber ailesinin ve sevenlerinin de gönlü beslenirdi. O hafızlara, Kur’an’a hizmet edenlere elindekinin en kıymetlisini ikram ederdi. Edep de kusur ettirmezdi. O günü ise hep iplik iplik gözyaşlarıyla anlatırdı. Ezanın Ezan olarak okunmasının yasağı kalktığı gün halk sokaklara dökülmüştü. Müezzinler ise ezanları bitiremiyorlar. Tekrar tekrar baştan başlıyorlardı.
Günlük hayatında disiplinli ve çalışkandı. Boş konuşmayı ve işleri sevmezdi. Yanında kimse dedikodu yapamaz, yapan olursa sert bir uyarı alırdı. Gıybeti yapılanla, yapan bir araya geldiğinde de onlara;
-Bunun dostluğuna güvenme böyle böyle düşünüyor diye açık açık söylerdi.
Ömrünün sonuna doğru attan düşüp yatalak olmuştu. Vefatına yakın müezzinlere kendi selasını okutmuş, dünyadan göçmeden ölüm haberini duymak istemişti. Aslında bu Hakka yol alırken yalan dünyaya hoşça kal demekti. Senin, zavallı geçici zevklerinden sonsuz zevk âlemine gidiyorum. Dostlar, sizde benim yanıma geleceksiniz demekti. Ve selayı duyan eve akın etmişti, kendini yatakta görenlere de nasihatte bulunmuştu. Kısa bir süre sonrada dünyasını değiştirdi.
Fatma ninelerimiz… Onlar İslam coğrafyasının her köşesindeydiler. Okul, isminde gittikleri bir mekânları yoktu. Her ortamda akıl tahtasına yazdırıp, gönül defterine kayıt ettirdiler. Ruhlara coşkunluk verip “İnsan” yetiştirdiler… Koca bir milleti bitirdik diyenlerin göremediği kahramanlardı. Koca çınardan toprak üstünde bir iz kalsın istenmiyordu. O’nun gölgesinde serinleyenler şimdi mahzun ve mazlum. Düşmanlar mağrur ve sevinçliydi. Ama kökü hala toprağın altındaydı. Elbette bir gün yüzlerce filizler fışkıracak belkide sadece birisi büyüyüp âleme yetecekti. O kökün bilgisi bir yerde yazılı, kayıtlı değildi. Garip görülen, horlanan bu müminler topluğunun kalbindeydi. Ninelerden, dedelerden gönüllere aktarılıyordu. En son ferdinin de gönlü sökülmedikçe uç vermeye devam edecekti.
“Kokucuda çalışan güzel kokar, demircide çalışan demir kokar” bu söz Ayşe kadında temeyyüz etmişti. Ninesinin ruh ve düşence dünyasında ki tesirleriyle hayata iman dairesinden bakıyordu. Soğukluk bu yüzdendi. Babası da kendi dünyasında haklıydı. Genç yaşta ölen bacanağının çocuklarına hamilik ediyordu. Şimdi birini damadı yaparak olayı pekiştirecek hem de kendisine iyi bir yardımcı bulmuş olacaktı. Düğün oldu, fakat evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Onyedilik damat yaşı büyüdükçe asileşmişti. Çobanlıkta yapısına uygun değildi. İyi yemeyi, giymeyi ve gezmeyi seviyordu. Ağır ağır isyanlar başlamış, huzursuzluk günden güne artıyordu.
Evleneli üç yıl olmuştu ama çocukları olmuyordu. Etrafta laf,söz çoğalmaya başlamıştı.
-Kısır kız bu, nesebimizi kurutacak vb. sözler bir şekilde kulağına kadar geliyor, dertler çocuk yaştaki geline fatura ediliyordu. Üzerindeki yük günden güne gram gram artıyor, azap olarak ona yetiyordu. O ise hafiflemek için her gün, her fırsatta evde, ovada, dağda, taşta yağmur duasına çıkarcasına çocuk duasına çıkıyordu.
Bu yürek yangınlarından birini yaşadığı bir günde şöyle dua etti.
-“Allahım! Bana bir evlat nasip et. Hiçbir iş yapmasın ben ona her zaman bakmaya hazırım. Yeter ki bir çocuğum olsun”
Mazlum ve mahzun bir halde yaptığı bu dua ile bir ömrü ipoteklediğinden habersizdi. Veya çektiği acılardan buna bile razıydı.
Duası kabul olmuş. Karagözlü, esmer yakışıklısı bir “Yağızı” olmuştu. Dahası Allah ona bir kız ve bir erkek olmak üzere iki tane daha evlat nasip etmişti.
Memleketin imarına hız verilmiş, her köşeye elektrik götürme gayreti vardı. Veli de en sonunda maceracı ruhuna esir düştü. O da elektrik direği dikme işine girdi. Üç yıl boyunca kayıp oldu. Kuruş para göndermedi. En sonunda yaralanmıştı. Kürkçü dükkânı misali evine borç alarak dönebilmişti.
Acı vatan Almanya;
Veli nihayetinde tam bağımsızlığını kazanacaktı. İşçi olarak Almanya’ya gitti. Bu gidiş kaygıları arttırırken belki özlemle adam olur ümidini azda olsun yeşertmişti. Bir yıl sonra Ayşe kadın kızını babasına emanet edip iki oğluyla gurbete kocasının yanına gitti. O kendinden emindi. Bir yolunu bulur tutunurdu. Sırtını dayayacağı direk, için için iyice çürümüşmüydü? Allahım! yanılmış olmayı nasıl istiyordu. Köln Havaalanı’na inip eve yerleştikten bir hafta geçmeden soru cevabını buldu. Veli’nin bir Rum kadınıyla gönül ilişkisi olmuştu. Her şeye rağmen eşi ve çocuklarını bırakmak istemiyor, artık düzenli bir hayat yaşamak istiyordu. Damaris, kötü huylu kansere benziyordu. Belki de terk edilmeyi hazmedememiş gurur yapıyordu. Eve gelip;
-“Ben Veli’yi öylesine çok seviyorum ki; ölse etini çiğ çiğ yiyip içimde yaşatacak kadar aşığım sen aradan çekil.” diyecek kadar adileşebilmişti. Olayı duyan Veli ona öldüresiye dayak atmıştı. Damaris yine de vazgeçmemiş, adeta kora kor bir mücadele başlatmıştı. Veli de aslında iki arada bir derede kalmışa benziyordu. İbre Rum kadından tarafaydı. Evde herdem bir huzursuzluk, gerginlik ve güvensizlik vardı. Bu çürük direğin üstüne bina çıkılmazdı. Ayşe kadın bunları düşünürken aslında kendisinden ziyade çocuklarının geleceğiyle ilgili tasası bütün benliğini kaplamıştı. Gâvur memleketinde batağa düşseler kim nasıl çıkartırdı? Memleketten gelen haber süreci hızlandırdı. Yağız, İzmir’de yatılı devlet okulu sınavını kazanmıştı. Bu nedenle geri dönüldü. Fakat kayıt zamanı geçmişti. Komşu ilçedeki liseye kayıt ettirildi. Veli artık kendi âlemindeydi, ondan aileye hayır yoktu. Çocuklarıyla kendisine sıfırdan bir hayat kurmaya başladı. Azda olsa tarlaları ekip biçiyor, üçbeş koyun, kuzu derken kışın halı dokuyup kazanılan paralarla yeni topraklar alınıyordu. Ayşe Hanım da yaptığı duanın günbegün hayat bulduğunu müşahede ediyordu. Yağız, hiçbir işe elini sürmüyor, bir yolunu bulup kaytarıyordu. Üç yıl böylece geçti.
Yağız, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni kazanmıştı. Kasaba da büyük bir olaydı. Sohbet meclislerinin ana konusu olmuştu. Ayşe Hanım derin bir “oh” çekti. Nihayet yüzü gülecekti sadece bir dört yıl vardı. Sonra kaymakam annesi olacaktı. Hayali bile kendisini şimdiden mesrur ediyordu. Dualarla Ankara’ya uğurlandı. Yağız’ın keyfi yerindeydi. Annesinden, babasından ve babaannesinden paralar geliyor. Krallar gibi yaşıyordu. Dersler çocuk oyuncağıydı. Ailede ki sevincin hüzne dönüşmesi fazla zaman almayacaktı. Ankara’dan gelen haberler endişe verici, umut kırıcıydı. Komünist olma modasına Yağız’da uymuştu. Aktif mücadele adamıydı. Devleti ele geçirme hülyaları askeri darbeyle son bulmuş. Okul ise yarım kalmıştı. Her şeye rağmen liseden beri sevdiği Handan’la evlenmişti. Nur topu gibi iki çocuk Allah nasip etmişti. Bütün masrafları Ayşe kadın ödüyordu. Nasihatin fayda vermediği oğlunun gururunu korumak bu çilekeş kadına kalıyordu. Yağız’ın para kazanmak, iş kurmak gibi bir derdi yoktu. O iyi bir akşamcı ve kumarcı olma yolunda ilerliyordu. Nihayet gün geldi çattı. Tecildi, kaçmaktı derken askerlik için kışlaya teslim edildi. Peygamber ocağında belki adam olurdu. Yağız’ın hesapları başkaydı. İkinci ayın sonunda firar haberi gelmişti. Ortalıkta yoktu. Nihayetinde onun pisliklerini temizleyen küçük erkek kardeşi izini bulup birliğine teslim etmişti. Şimdi ise askeri ceza evindeydi. Yolculuk orada son bulacaktı.
Ben duamın esiriyim. “Dua müminin silahıydı.” Ona şüphe yoktu. Ama insan bazen o silahla intihar edebiliyor kimi zamansa şahsına zarar veriyordu. “Hayırlısını veya hayırlara çevirmesini istemeyi unutmamak gerekliydi.” Allah, zalim değil canımız yansa da aceleci olmayınca tahmin bile edemeyeceğimiz nimetlere gark olacağız. Ne yapalım Ademoğluyuz hata yapmak bize mahsus. Allah’tan diledim, lütfetti. Sözümü her halükarda yerine getireceğim. Hatalarımızdan evladımız bu durumda.
Aile, kendi başına bir alem, bir dünyaymış. Baba en süper güç anne yumuşak süper güç çocuklar ise gelişmekte olan ülkeler. Süper güçler arasındaki savaşlar, çekişmeler gelişmekte olan ülkeleri istisnasız olumsuz şekilde etkiliyor. Birinden birinin yokluğu veya konumunun hakkını verememesi durumunda onun boşluğunu kimse dolduramıyordu. Anlık öfkeler uğruna dünyalar yıkılıp, aldatıcı zevkler uğruna hayatlar feda edilirken süper güçler iyi düşünmeli. Gelişmekte olanlar geri kalmış ülkeler seviyesinden yukarı çıkamazlar da başlarına bela olurlar…
Ya Hafızların Nuri, Varyemezin Kazım, Muhtarın oğlu Şeref, Kılcıların Cem ve daha niceleri aynı mahallenin karşıt görüşteki çocukları. Birileri bir şeyleri getirmek öbürleri korumak adına kavga ettiler. Şimdi aynı mezarlıkta yan yana yatıyorlar. Kalanlar aynı cezaevinde romatizma kaptılar. Oyun bittiğinde aynı torbaya giren satranç taşlarıydılar. Bunların suçlusu kimdi? Bu ateşi yakanların, körükleyenlerin suçları ne zaman cezalandırılacaktı?
İstanbul’dan gelen Hoca Efendinin vaazı aklına geldi; “ Ne ölmek nede öldürmek. Bizim yaşatmaya ihtiyacımız var. Bu gençler kim? Mühendis, Kaymakam, İktisatçı velhasıl ülkeye hizmet edecek bizim evlatlarımız. Bina yıkılırsa hepimiz altında kalırız. Fitnenin sonu yok. Şimdi şucu-bucu sonra yeni yeni isimlerle fırkalar. Kaybeden hep biz.”
Cahil bir kadın bunları düşünüyorsa yönetenler daha fazlasını düşünebilmeliydi. Gücüm düzeltmeye yetmez. Elimde yaşadığım acıların verdiği tecrübe ile iyi torunlar yetiştirebilirim. Birini bile hayra sevk etsem O bütün aileyi kurtarırdı.
Yıl 2012…
Yağız 60 yaşında ömründe çalıştığı günleri üst üste koysak altmış gün yapmaz… Yapılan dua her harfiyle tecelliye ediyor. Keyfe keder yaşamaya devam…
Veli bin ahlar vahlar içinde Damaris’ten hala yakayı kurtarabilmiş değil. Peşpeşe olduğu ameliyatlar neticesinde bakıma ilgiye muhtaç. Bir evladının kapısını çalamıyor. Almanya’da çok para biriktirdi. Onlarla sırtını ve ayaklarını ısıtabiliyor. Yüreği kuzey kutbu, buzullarla kaplı. Sıcak bir bakışa muhtaç…
Ayşe kadın 88 yaşında… Hala Yağız’a bakmakla meşgul… Allah’a söz verdiği gibi… Torunlarıyla beraber, kapısı her daim çalınıyor. İçlerinden biri bile… demişti. Evet birinde ki İslam aşkını, istikrarını görmek bir ömrün yorgunluğunu hafifletiyor. O amel işledikçe sanki sevabından ve maneviyatından kendisine de veriliyordu…
Ve Türkiye….
İstanbul’dan gelen vaizin dediği şuculuğun-buculuğun biri bitmiş bin beterleri gelmişti. Ama hala ayaktaydı. Öldürmeyen acı güçlendirirmiş. Her şeyi bir hikmet üzere bina eden Yaradan bu kadar acıyı büyük hizmetlere hazırlamak için mi çektirmişti?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir