Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Süfli Dertlerden Ulvi Gayelere

Bu Yazıyı Paylaşın:
Süfli Dertlerden Ulvi Gayelere

Hayat, insanoğlunun gayesi doğrultusunda şekillenmektedir. Bireyin dünyadaki meşguliyeti, zamanını nasıl geçirdiği, odak noktaları ve idealleri, onun hangi yolda ilerlediğinin birer göstergesidir. Kişi, dünya yaşamında kimlerin tarafında olduğunu ve kimleri dost edindiğini düşünmelidir. Farkındalıkla ilerleyen bu düşünce yapısının derinleştirilmesi ve idrak edilmesi elzemdir. Bunlarla uğraşmayı bir kenara bırakmak ise akıl işi değildir. Çünkü insan için sadece iki seçenek vardır: Ya nefsten yana olup onun yolunda yürüyecektir ya da Allah’tan yana olup O’nun yolunda yürüyecektir.
Günlük kılınan namaz ibadetinde okunan Fatiha Suresi’nde doğru yola iletilmeyi istiyoruz. Sapkınların ve gazaba uğrayanların yolundan korunmayı niyaz ediyoruz. Allah’ın huzurunda günde beş vakit iyilerin ve nimet verdiklerinin yolunda olmak için Allah’tan yardım diliyoruz. Bu açıdan baktığımızda, bu duayı ne kadar sahiplenip içselleştirebildiğimizi, gündemimizde ne kadar diri tutabildiğimizi sorgulamalı; duygu ve düşüncelerimizi bunun için sarf etmeliyiz. İbadetlerini yerine getiren bireylerin dahi bu hakikati gündemine almaması, durumun ciddiyetinin kavranmamasına yol açabilmektedir. Gaflet ve fasıklık rüzgârının toplumu sürüklediği yön oldukça düşündürücüdür. Günümüz dünya tablosuna bakıldığında ahlaki erozyonun yıkıcı etkileri ve nefsin egemen olduğu yaşam biçimleri açıkça görülmektedir. Asıl mesele ise nefsin esaretinden kurtulup Allah’ın rızasına yönelmektir.
Hayatta Allah’ın rızası ve O’nun istekleri her şeyden önemli ve değerli olduğu duygusu yaşanmadığı takdirde onun yerine başka duygular ve istekler konuyor. Dünyalık ve nefsi besleyen istekler, kalplerin sahibine olan teslimiyeti parçalıyor. Bu konu ile ilgili nasihatler, sohbetler, sözler dinlemek, okumak yetmiyor; üzerinde mesai harcamayınca itaat oluşmuyor, tesir etmiyor. İtaat olmayınca da muhabbet ve bereket de olmuyor. Nasıl ki bizi üzen, hoşumuza gitmeyen bir olayın/durumun/sürecin derdini-üzüntüsünü yaşıyoruz; üzerimizden atamıyoruz bir müddet, zihinden çıkmıyor. Duygularımızı kalbimizi günlük faaliyetlerimizi ve yaşamımızı etkileyebiliyor. Eğer bu dert, bu sıkıntı, üzüntü ne ise kişi bunu halletmedikçe büyük bir sorun halini alabiliyor. Hayatta bu tarz örnekler hep vardır ve hatta bu örneklerle dolu bir yaşam kaçınılmazdır. İnsanın duruşunu ve yönünü belirleyecek sağlam manevi dinamikleri olmalıdır. Mutlaka hayatın içinde bizi meşgul eden dertlerin olması tabiidir. Dert edilen şeylerin kaynağında ne var; bunu sorgulamayı, muhasebesini yapmayı, bunu bir alışkanlık haline getirmeyi öneriyorum. Böylelikle kişi kendini tanıma yoluna da girmiş oluyor. Hani manevi dinamikler dedik ya, ahlaki donanımlarını vazgeçilmezlerinin ne olduğunu bilmek ve anlamak gerekiyor. İnsanlar bugün kendilerini çok kolay tanımlayabiliyor. İlgi alanlarını, hangi alanda ilerlediklerini, yaptıkları çalışmaları ve nelerden hoşlandıklarını hiç zorlanmadan sıralayabiliyorlar. Ancak insanın kendini yalnızca iyi ve olumlu yönleriyle tanımlaması yeterli değildir. Kendini iyi ve pozitif manada tanımlarken eksikliklerini ve negatif duygularının da farkında olarak, bu özelliklerini de bilmesi gerekiyor. “Bize kendinizi anlatın.” denildiğinde çoğu kişi kendisine bu açıdan bakmayı pek düşünmez. “Ben zaman zaman bazı konularda haset duygumu hissediyorum, gereksiz öfke yaşıyorum, evet cimriliklerim oluyor. Kendimi bazı konularda riyakârlığa kaydırabiliyorum.” gibi bir tanımlamaya tabii ki şahit olmadık. Fakat kişi, kendi iç muhasebesinde bu duygularına şahit olmalıdır ki bu negatif duygularını kontrol edebilsin. Bu duyguları kontrol altına almazsa, mücadele etmezse hiç farkında olmadan bu duyguların etkisi altında kalır ve bu duygular hayatını kontrol eder.
Duyguları kontrol etmek için önce duyguların farkına varmak gerektiğini ifade ediyoruz, öyleyse bunu nasıl başarabiliriz? Bu farkındalığı oluşturmanın çeşitli yolları olabilir fakat bunun en kestirme yolu; yapılan her işte, sabah kalktığımız andan itibaren sadece ve sadece Allah’ın rızasını düşünmek ve ihsan üzere yaşamaya çalışmaktan geçer. Yani insanın, Allah’ın kendisini her an gördüğünü bilerek yaşaması ve güne bu niyet üzere başlamasıdır. “İlahi ente maksudi ve rızake matlubi.” Yani: “Allah’ım, benim her işimde maksadım Sensin, Senin rızanı kazanmak istiyorum. Senin rızanı kazanmaktan daha değerli hiçbir şey yoktur.” diyerek güne başlamak, insanın duygu durumunu, yönünü belirler. Buradaki maksat, niyetimizi Allah’ın rızasına yöneltmek ve o bilinçle hareket etmek gerektiğine konsantre olmuş bir kalp oluşturmaktır. Bu düşünce ile alınmış niyet ve hal, yapılan işin değerini artırır; aynı zamanda o işe karışabilecek gafletleri, yanlışları ve haramları engellemeye de vesile olur. İnsan bu kudsi dairenin içinde kaldıkça Allah ile olan bağı güçlenir. Her zaman seni gören, seni bilen ve seni seven bir Allah’ın varlığını hatırlamak; yaşanan her olayda bir hikmet bulunduğunu düşünmek, insanı hayatta daha güçlü kılar. Böylece küçük meseleler büyümez, insan daha anlayışlı olur ve kalbinde daha sakin, daha huzurlu bir hal oluşur. Bu duygu, Allah ile yakınlaşmanın ilk merhalelerini kalbinde büyük coşkuyla hissetme duygusudur. Kişi her gün “İlahi ente maksudi ve rızake matlubi” yani “Allah’ım, benim maksadım Sensin ve Senin rızandır.” diyerek niyet ettiğinde kendine şu soruyu da soruyor aslında. Yaşadığı ne ise; bu durumda Allah benim nasıl davranmamı isterdi? Allah’ın razı olacağı davranış hangisi olurdu? Yani “Allah’ım Senin rızan, Senin isteğin benim için daha önemli. Sen benim bu durumda nasıl olmamı istersin? Senin istediğin gibi olmak istiyorum, Senin rızanı kazanmak için, bu konuyu uzatmayacağım ya da bu konuda benim de bu hatalarım var ve daha dikkatli olacağım.” diyerek yapabileceği yanlış hata ve fenalıklardan kaçmaya çalışarak uzak durmaktır. Sırf Allah benim böyle olmamı istiyor diye yapabileceği yanlışlardan uzak durmayı başarmakta ihsan ve ihlas üzere yaşamaktır nitekim. Allah’ın rızası devreye girdiği zaman artık onu esir alan süfli düşünceler ve duygular sağlam bir kalbî duruşla yok hükmündedir. Bu da kul için büyük bir nimet ve lütuftur aslında.
Bu niyet üzere gayret etmek kişiyi hakkaniyet sahibi yapar. Kendi doğru ve yanlışlarını adaletli bir şekilde ayırmak kolay iş değildir. Her yiğidin harcı da değildir. İnsanın başkalarını eleştirmesi veya başkalarının hatalarını görmesi kolaydır. Kendi hatalarımızla yüzleşmek, zayıflıklarımızı kabul etmek ise büyük bir cesarettir. İnsan önce kendisine karşı dürüst olup kendi yanlışlarını törpülemeye başladığında, çevresine karşı da kendiliğinden adil, hoşgörülü ve dengeli bir hale gelmiş olur. Böylelikle sürekli haklı çıkma çabası, inatlaşma ve laf sokma gibi eylemler, gereksiz tartışmalar yerini sükûnete ve anlayışa bırakır. Pek çok insan, en yakınlarıyla bile anlaşmazlığa düşünce orta yolu bulma ve uzlaşma gibi yöntemler mevcutken bunlar yerine inatlaşmayı tercih ederek sorunu büyütebiliyor. Bu durum günler sürebiliyor. En değerli vakitlerini, tüm mesailerini harcayıp enerjilerini tüketiyorlar. Bu durum küskünlük, kin, öfke gibi birbirini tetikleyen başka duygulara da sebep oluyor. Tüm bunların sonucu birbirine tahammülsüzlük, birbirinin kusurunu arayan ilişkilere dönüşüyor. Evet, hayatta her şey istenilen gibi olmaz. Anlaşılamayabiliriz, belki söylediğimiz doğrudur fakat geçim ehli olmak, insanlarla iyi ilişkiler kurmak bazen hatayı, kusuru, yanlışı görmemektir. Tevazu sahibi olabilmektir. İyi hasletlere sahip olmak bu özelliklerle tanınmaktır.
Bu yolculukta manevi eğitim ancak Allah’ın yardımı ile olur. Bu yolculuk kendini bilme ve kâmil bir insan olma yolculuğunun en önemli durağıdır. İncir çekirdeğini doldurmayacak meselelerle mi geçiyor vaktimiz acaba?.. Tekâmülümüze, ruhumuzu besleyecek, gerçekten fayda sağlayacak amellere yöneliyor muyuz?