Hesaba Çekilmeden Önce…
İnsanoğlu, varoluş serüveni boyunca dünyada tedricen bir gelişim göstererek hayatını idame ettirir. Doğadaki diğer canlılarla kıyaslandığında bu süreç oldukça çarpıcıdır. Bir hayvan yavrusu, doğumundan kısa bir süre sonra ayağa kalkıp yürüyebilirken bir bebek; emekleme, ayağa kalkma, tutunarak yürüme gibi aşamalardan geçtikten sonra yaklaşık on bir-on iki ay gibi bir sürenin sonunda yürümeye başlar. Bu süreçte bebek, çevresiyle kurduğu her etkileşimle dünyayı ve kendini anlamlandırarak büyür. Hem fiziksel olarak gelişim gösterir hem de bilişsel ve duygusal anlamda ilerleme kaydeder.
Çocukluk döneminde yapılan bazı davranışlar tolere edilirken büyüdükçe yaşına uygun davranması beklenir. Örneğin, üç yaşındaki bir çocuğun kalabalık içinde gaz çıkarmasına gülerek tepki verilirken, on yaşındaki bir çocuğun aynı davranışına sert tepki gösterilmektedir. Üç yaşındaki bir çocuğun henüz kazanmadığı bazı duygular vardır. Zamanla toplum içinde nasıl davranması gerektiğini ailesinin sayesinde öğrenir. On yaşındaki bir çocuk, ailenin uyarısına gerek duymadan, toplum içinde gaz çıkarmaması gerektiğinin bilincindedir. Bu davranışı sergilediğinde ayıplanacağını, kendisine gülüneceğini ve utanç duyacağını bildiğinden, davranışlarına dikkat eder. Ergenlik dönemi ise bu farkındalığın bir üst seviyeye taşındığı kritik bir eşiktir. Ergenlik dönemine adım atmış bir birey için artık çocukluk gitmiş ve gençliğe doğru yelken açılmış demektir. Bu dönemde kişi, zihinsel bir olgunluğa ulaştığından sorumlulukları da başlamış olur. Örneğin, o yaşa kadar dinî vecibelerini yerine getirmediği takdirde herhangi bir mesuliyet söz konusu değilken, ergenlikle beraber, farzları yerine getirmesi, günahlardan kaçınması zorunludur. Yapmadığı takdirde bu davranışlarından sorumlu olacaktır. İşte burada öz denetim kavramının da önemi ortaya çıkmaktadır.
Bireyin çocukluktaki dış rehberliğe duyduğu ihtiyaçtan, yetişkinlikteki sorumluluk bilincine geçişi; psikolojide denetim odağı ve öz denetim kavramlarıyla somutlaşır. Bu süreci gündelik hayattan bir örnekle anlamlandırmak mümkündür: Bir sürücünün, ileride trafik polisini gördüğü anda ceza almamak için emniyet kemerini takması tam bir “dıştan denetim” örneğidir; burada motivasyon kaynağı bir otorite veya korkudur. Oysa araç hareket eder etmez, henüz herhangi bir denetim söz konusu değilken kemerini takan kişi “içten denetim” mekanizmasını çalıştırıyor demektir. Çünkü o, davranışın sorumluluğunu üstlenmiş ve bunu kendi iç disiplini hâline getirmiştir. “Öz denetim” ise bu sürecin en bilinçli hâlidir. Öz denetim sahibi birey, kemeri sadece bir kural olduğu için değil, hayati değerinin ve güvenlik bilincinin idrakiyle, o anki rahatlığından feragat ederek takar. İşte ergenlikle başlayan dinî ve sosyal mesuliyetler de böyledir; kişi artık dışarıda bir “polis” veya “denetleyici” aramadan, kendi iradesiyle iç dünyasında bir muhasebe başlatmalı ve davranışlarını bu içsel farkındalıkla yönetmeyi öğrenmelidir.
Ancak, biyolojik yaşın ilerlemesi her zaman psikolojik ve ahlaki bir olgunluğu beraberinde getirmeyebiliyor. Bugün pek çok yetişkin bireyin, hâlâ çocukluktaki dıştan denetim evresinde takılıp kaldığını gözlemliyoruz. Bu kişiler için erdemli davranmak, sadece bir “gözetleyen” varken geçerli olan bir kuraldan ibarettir. Toplum içindeyken ya da bir otorite figürünün varlığında sergilenen nezaket ve dürüstlük; kişi yalnız kaldığında veya denetimden uzaklaştığında yerini bir kuralsızlık özgürlüğüne bırakıyorsa, burada sağlıklı bir içten denetim mekanizmasından söz edilemez. Bu durum, bireyin ahlaki gelişimini tamamlayamadığının ve değerlerini kimlik hâline getiremediğinin işaretidir. Kişinin, kimsenin kendisini görmediği o kuytu anlarda her şeyi yapma hakkını kendinde görmesi, aslında öz denetimin henüz inşa edilemediğinin ve sorumluluk bilincinin içselleştirilmediğinin en somut göstergesidir. Oysa gerçek karakter ve manevi derinlik, dışarıdaki tüm ışıklar söndüğünde ve tüm gözler üzerimizden çekildiğinde, kişinin kendi vicdanıyla sergilediği duruştur.
Peki, yetişkinlikte dahi bir türlü rayına oturmayan bu içten denetim mekanizması neden ve nerede hata veriyor? Bu durumun kökleri genellikle çocukluk dönemindeki ebeveyn tutumlarına dayanır. Eğer bir çocuk, sadece ceza almamak için kurallara uyuyorsa veya yaptığı her doğru davranış ancak bir ödülle takdir ediliyorsa, motivasyonunu tamamen dış kaynaklara bağlamayı öğrenir. Aşırı baskıcı veya kontrolcü ortamlarda büyüyen çocuklar, bir gözetleyici yoksa kuralın da bir anlamı olmadığı yanılgısına düşerler. Öte yandan, hiçbir sınırın çizilmediği, aşırı serbest ortamlarda ise birey, davranışlarının sorumluluğunu üstlenmeyi ve dürtülerini kontrol etmeyi (öz denetimi) hiç deneyimleyemez. Bunun sonucunda, davranışın altındaki “neden” üzerine düşünmek yerine, sadece “sonuç” odaklı yaşayan, başkaları ne derse ona göre şekil alan ama kendi iç pusulasını bir türlü bulamamış, “yaşça büyük ama sorumlulukça çocuk” bireyler topluma karışır. Toplumsal kaosun temelinde, işte bu içsel pusulası bozuk bireylerin çokluğu yatmaktadır. Evet, yetişme bozukluklarının etkisi ile çocuk yaşta öğrenilememiş olabilir, ancak bunu kazanmak için mücadele edilmesi zorunludur. “Ben böyleyim, değişemiyorum.” gibi bir savunma geçerli değildir.
Kişinin kendi davranışlarından sorumlu olduğunu hatırlaması ve kendisini sorgulaması gerekir. Hz. Ömer’in (r.anh.) söylediği rivayet edilen çok kıymetli bir söz vardır: “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin. Büyük duruşma için hazırlık yapın. Ahiretteki hesap, ancak dünyada nefsini hesaba çekmiş olanlar için hafif ve kolay olacaktır.”
Genelde yaptığımız hatalı davranışlardan kendimizi değil, hep başkalarını sorumlu tutup kendimize toz kondurmama gibi bir çabanın içine gireriz. “Ben bu yanlışı, filan kişi yüzünden yaptım. O öyle davranmasaydı ben de bu yanlışı yapmazdım.” diyen birine; “Onun sebep olduğu bir durum olabilir ama bu davranışın sahibi sensin ve sonuçlarına senin katlanman gerekiyor. Allah sana düşünmen, muhakeme etmen, doğruyu ve yanlışı ayırman için akıl vermiş.” diye karşılık vermek, en güzel cevap olacaktır. Sorumluluğu yansıtma olarak bilinen bu mekanizma, kişinin kendi öz denetiminden kaçma çabasıdır. İşte burada, kişinin kendini hesaba çekmesi, neyi yanlış yaptığını idrak edip tövbe etmesi ve tekrar aynı hataya düşmemek için gayret etmesi önemlidir.
Kişinin, her günün sonunda başını yastığa koyduğunda yapacağı kısa ama derin iç muhasebe, içten denetimli olmasına katkı sağlayacaktır. Hayatın telaşı içinde bazen trafikte bir başka sürücüye gösterilen yersiz öfke, bazen evde eşimize veya çocuğumuza yönelttiğimiz kırıcı bir cümle, bazen de arkadaşlarımıza olan negatif yaklaşımımız fark edilmeden geçip gidebilir. İşte nefis muhasebesi, gün biterken bu anları yeniden hatırlayıp; “Bugün dilimden çıkanlar gönül yıktı mı?”, “Tepkilerimde gerçekten haklı mıydım, yoksa sadece nefsimle mi hareket ettim?”, “Bugün Allah’ın rızasını kazanmak için neler yaptım?”, “İbadetlerime özen gösterdim mi?” gibi sorularla günün genel bir değerlendirmesi yapılabilir. Bu düzenli değerlendirme, bir otokontrol mekanizması kurarak hataların karakter hâline gelmesini engeller. Her gece kendi içinde kurduğu mahkemede sanık olan kişi; ertesi sabah güne güzel niyetlerle, daha dikkatli ve sorumluluk bilinci daha yüksek bir şekilde başlar.
Peki, çocuklarımıza günlük muhasebe bilincini nasıl kazandırabiliriz? Her gece onları uykuya hazırlarken gününün nasıl geçtiği, neler yaptığı, nelerden rahatsız olduğu gibi konularda konuşabiliriz. Bilindiği üzere çocuklar, doğaları gereği hatalarını kabul etmekte zorlanabilirler; özellikle suçlayıcı bir dille yaklaştığımızda savunma duvarlarını hemen örüverirler. Ancak uyku öncesinin o huzurlu ikliminde yapılacak kısa bir sohbet, çocuğun kendi hatalarını direnç göstermeden fark etmesini sağlar. Burada dikkat edilmesi gereken en hassas nokta; sorgulayarak, bir müfettiş gibi detaylara inmek değil; çocuğun kalbini yormadan bir telafi kapısı aralamaktır. Örneğin, o gün arkadaşına karşı kırıcı bir davranışta bulunduysa, bunu deşmek yerine; “Yarın ondan özür dileyip küçük bir hediye vermeye ne dersin? Bak o zaman arkadaşın ne kadar mutlu olur, senin de için rahatlar.” şeklinde bir yönlendirme yapılabilir. Bu sayede çocuk, hatanın yıkıcılığından ziyade telafinin onarıcı gücüne odaklanmayı öğrenir.
İç muhasebe süreci ile ilgili Kıyâme Suresi’nin 2. ayetinde; “Kendini kınayan nefse yemin ederim.” buyrularak, hatasının farkına varan ve kendi iç dünyasında bir nedamet duyan ruhun ne kadar kıymetli olduğuna dikkat çekilmiştir. Nefs-i levvâme mertebesindeki bir insan, işlediği küçük bir hatayı bile kalbinde büyük bir ağırlık olarak hisseder. Nitekim Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde; “Mü’min, günâhını şöyle görür: O, sanki üzerine her an düşme tehlikesi olan bir dağın dibinde oturmaktadır. «Dağ üzerine düşer mi?» diye korkar durur. Fâcir (günahkâr) ise, günahı burnunun üzerinden geçen bir sinek gibi görür. (Buhârî, “Da‘avât”, 4)” buyurmuştur. Kendini kınamak, kişiyi yıkıcı bir suçluluk duygusuna hapsetmek değil; aksine onu kemale erdirecek olan bir itici güçtür. Kendi eksiklerini görüp nefsini samimiyetle sorgulayan birey, davranışları ile birlikte kalbindeki niyetleri de ıslah etme yoluna girer. Bu “sağlıklı kınama”, egoyu terbiye eden ve insan-ı kâmil olma yolunda kişiyi diri tutan manevi bir kalkandır.
Tasavvuf büyüklerinden olan Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin bir talebesi vardı. Diğer talebelerden sonra gelmesine rağmen iyilik bakımından onlardan üstündü. Cüneyd-i Bağdadî’nin ona olan sevgisini çekemiyorlardı. Bu durumdan haberdar olan Cüneyd-i Bağdadî, tüm talebelerine birer kuş verip onları kimsenin görmediği yerde kesip getirmelerini istedi. Diğer talebeler kuşları ıssız, kimsenin olmadığı yerde kesip getirdiler. Yalnızca o yeni gelen talebe kuşu kesmeden getirdi. Cüneyd-i Bağdadî neden kesmeden getirdiğini sorunca; “Hocam! Siz kuşları kimsenin görmeyeceği bir yerde boğazlayın demiştiniz. Ben ise öyle bir yer bulamadım. Her yeri Allahü Teâlâ görüyor.” cevabını verince Cüneyd-i Bağdadî hazretleri; “Arkadaşınızın ferâsetini gördünüz mü?” diyerek talebelerine hitap etti. Talebelerin hepsi mahcup olup tövbe etti ve Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinden af dilediler.
Bu hikmetli hikâyeden de anlaşıldığı üzere, öz denetim kazanımının nihai amacı, bireyin her an bir gözetim altında olduğu bilinciyle hareket etmesidir. Kişi, sadece insanların yanında değil, yapayalnız kaldığında bile “Allah beni görüyor, yaptığım her şeyden haberdar.” hakikatiyle yaşamaya başladığında gerçek öz denetimine ulaşmış demektir. Bu yüksek farkındalık hâli, dış dünyadaki eylemlerle birlikte kalpteki niyetleri de kontrol altına almayı sağlar. Bu bilinç, en küçük bir hatanın veya zerre kadar bir kötülüğün bile hesaba çekileceği gerçeği karşısında insanı her an teyakkuzda tutar. Bu otokontrol mekanizması, bireyi sürekli bir nefis muhasebesine ve samimi bir tövbe hâline sevk eder. Neticede öz denetim, yalnızca toplumla uyumlu olmayı değil; Allah’ın huzurunda olduğunun bilinci ile yaşamayı da kişiye öğretmiş olur.
