Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Bizi Bizden Alan, Allah’ın Oradaki Tecellisi

Bu Yazıyı Paylaşın:
Bizi Bizden Alan, Allah’ın Oradaki Tecellisi

İnsanları yollara düşüren, kilometreleri heyecan içerisinde aştıran; acaba orada olmak nasıldır diye düşünürken sonrasında gönlünü bırakıp geldiğin, sevda kervanına gayriihtiyari katıldığın muhteşem belde… Ve Kâbe-i Muazzama. Allah’ın birliğinin sembolü.
Dünyanın dört bir yanında kalplerin aynı niyetle, aynı amaçla yöneldiği kıble. Tek olana, tek niyetle; milyonların günün her zaman diliminde yöneldiği, gördüğünüzde âdeta tüm zamanları kuşandığı hissini size nakşeden mabet… Öyle bir yer ki ayak izleriniz peygamberlerin, yakınlarının ve ashabının, veli kullarının ayak izlerine karışıyor. Dualarına dualarınız karışıyor. Gönül arzu eder ki gönüllerimiz de gönüllerine karışmış olsun. Ve yine aynı alanda, nefislerinin esiri, küfrün temsilcisi olan müşrik ve küffara karşı tevhidi duruş sergiliyorsunuz sanki.
Kâbe’de iken ümmet bir olduğunda nasıl bir insicam oluştuğunu görüyorsunuz. Bakıyorsunuz her fert sadece kulluğun derdinde. Kimisi dua ediyor, kimisi namaz kılıyor, kimisi zikrediyor. Sabrediyorsunuz, şükrediyorsunuz, tevazu ile incitmeden, incitilmeden nezaketle davranıyorsunuz muhataplarınıza. Müslümanın izzeti her şahısta hayat buluyor sanki.
Allah’ın emri mukabilinde herkes birbirinin hukukuna riayet ediyor. Sadece insanların değil; hayvanatın, nebatatın, eşyanın hukukuna riayet ediliyor. Orada elinizde olmadan “Demek ki biz bir olabiliyoruz.” diye düşünüyorsunuz. Allah bize hem gafletten hem ayrılıktan ümmet olarak birlikte beri olabileceğimizi adeta talim ettiriyor. Gayriihtiyarı “Ya Rabbi şuradaki birliği her yerde nasip et ümmete.” temennisi geçiyor kalbinizden. Çünkü gafletten uyanış, bir ve beraber olmak bizim ümmet olarak yaralarımızın sarılması demek. Ve tüm insanlığın saadeti demek.
Orada hissedileni anlatmaya kelimeler yeterli gelmiyor.
Sanki her hücremi kaplayan o hissiyat daha ilk tavafta bana Allah’ın veli kulları her durumda niçin Allah diyorlar anlıyorum artık diye düşündürdü. Kendi kendime dedim ki: Allah dostlarının yanında deryada damla bile olamayan ben bu kadar derin bir duygunun içine giriyorsam, velilerin hissettiklerini tahayyül etmek mümkün değil. Üstelik onlar dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar bu hal içindeler.
Tabii hissedilen o duygu Allah’ın ikramı. Ve özel bir çaba sarf etmeden kendiliğinden nüfuz ediyor insana. Sonrasında her kıbleye dönüşünüzde Allahu Ekber diyerek ellerinizi kaldırdığınızda o hissiyatı arıyorsunuz. Lakin Kâbe’de kendiliğinden var olan o duyguyu, sonrasında yeniden hissedebilmek öyle kolay değil. Kâbe’den sonrasında çaba gerekiyor.
Secde Suresi 9. ayette Allah kullarına kendi ruhundan üflediğini söylüyor.
“Sonra ona düzgün bir şekil vermiş ve ruhundan ona üflemiş; sizi kulak, göz ve gönüllerle donatmıştır. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!”
Ruh Allah’ı yaratılıştan seviyor, çok seviyor! Bizi eşref-i mahlûkât makamına taşıyan da o ruh olsa gerek. Bunun yanında, imtihan gereği var edilmiş nefste var. Bizi Esfel-i sâfilîn’e çeken nefs. İşte Kâbe’de o nefse rağmen ruhunuz aslına sanki bir mıknatıs gibi çekiliyor. Dünyevi sıfatlarınız ya da sahip olduğunuz şeyler, hiçbiri aklınıza gelmiyor. Ne anneliğiniz ne işiniz ne malınız, hiçbir şey. Kalbiniz ve gözünüz Kâbe’ye kilitleniyor sanki ve o vakit her şey flu hale geliyor.
Her defasında adeta koşarak, coşkuyla gidiyorsunuz Mescid-i Haram’a, dönmek sadece zorunluluk oluyor. Biraz yemek, biraz uyku sizi otele sürüklüyor. Sürüklüyor diyorum çünkü Kâbe’den istisnasız her seferinde ayaklarınız geri geri giderek ayrılıyorsunuz. Bir de sayılı gün bitince dönmeniz gerektiği düşüncesi daha orada iken hasret olup yüreğinize yapışıyor. Allah’ım lütfet, tekrar tekrar gelebileyim diye dua ediyorsunuz gayriihtiyari.
İlk gidişimden önce, “Bir defa gitmişsin, niye tekrar tekrar gidiyorsun?” dediğim arkadaşlarım olmuştur. Ama bir defa nasip olunca artık anlıyorsunuz tekrarların neden istendiğini. Mescid-i Haram’a, o mukaddes beldeye doyulmuyor. Orada iken doyamamanın yanında, daha önce hiç nefes almamışsınız gibi geliyor insana. Gerçekten nefes almanın anlamı Mescid-i Haram’da şekilleniyor sanki gönül dünyanızda.
İlim, irfan ve hikmet ehli Şenel İlhan Beyefendi bir sohbetinde “Dünyada Allah’ın tecellisinin en yüksek olduğu yer Kâbe ve namazdır. Yürekten kılınan namazla - o tecelli olunca kibir, riya, her nefs hastalığı temizlenir.” der. İşte değerli büyüğümüzün bu sözleri anlatamadığımız hislerin nedenine bende açıklık getirdi. Bizi bizden alan Allah’ın oradaki tecellisi…
O tecellinin tesiri ile olsa gerek, Şenel İlhan Beyefendi’nin değindiği Allah’la duygusal bağ kurabilmenin önemini orada daha iyi kavradım.
Hal böyle olunca, Şenel İlhan Beyefendi’nin Allah’la duygusal bağ kurmak ve huşu ile kılınan namaz arasındaki alakayı işaret ettiği sohbetin bir kısmını buraya eklemek icap ediyor:
“İnsanoğlu duygusal bir varlıktır ve çevresindeki eş ve dostlarıyla, hatta sahip olduğu eşyalarıyla bile ilişkisi duygu ağırlıklı olur. Mesela, gün gelip zengin olan ve saraylarda oturan bir kimse eskiden oturduğu eski ahşap evinin her şeyini özler; insanlar işte bu derece duygusal varlıklardır. Kendi yaşantımızı örnek alarak değerlendirelim. Hayatımızın hemen her alanında bu anlattıklarımız bizzat yaşadığımız ve şahit olduğumuz gerçekler değil midir? Peki, o zaman, elhamdülillah Müslümanız, inandığımız, iman ettiğimiz bir Rabbimiz var ve kulluğumuzu izhar için her gün türlü ibadetlerle Rabbimiz ile manevi bir temasımız ve yakınlığımız oluyor. Mesela, günde beş vakit namaz kılıyor ve en az günde beş kere huzurunda duruyoruz. Şimdi bakalım ve soralım kendimize ki eşyalarımızla bile bir ölçüde duygusal bir bağ kurarken Allah ile duygusal bağımız ve yakınlığımız ne âlemde? Yoksa hâşâ O’nu sanki duyguları olmayan soyut büyük bir güç olarak mı düşünüyor ve hayatımızda O’na öyle bir yer mi veriyoruz? Hâlbuki Rabbimiz sonsuz derecede duygu zengini bir Rab ve bunu yüce kitabında çok açık bir şekilde anlatıyor... Sevgisini, şefkatini, rahmetini, merhametini, cömertliğini, bağışlayıcılığını her surede, her ayette tekrarlayarak adeta gözlerimize sokuyor. Niçin acaba böyle isim ve sıfatlarına ısrarla vurgu yapıyor ve bunlardan her ayette bahis açıyor?.. Bunların özel bir anlamı yok mu? Elbette ki çok büyük anlamları var… İşte bunların anlamını en güzel şekilde ancak, kul boyutunda ahlakını Allah’ın ahlakına olabildiğince benzeterek, duygularını zenginleştirmiş insanlar takdir edip anlayabiliyorlar... Şimdi soruyorum size, duygu zengini böyle bir Allah’ı sevememek ve O’na karşı duygusal bir yakınlık hissedememek gerçekten çok yadırganacak ve çok acınacak bir durum değil midir?
Namazlarda Huşuyu Duygusal Yakınlıkla Sağlayabiliriz
Rabbimiz ile duygusal yakınlığı kuramamak maalesef namazlarımızdaki huşuya da etki ediyor. Namazda Allah deyince aklımıza gelen şeyler, Allah’ın yalnızca kudreti, kuvveti, gücü ise yani böyle azametli bir Allah telakkisi ve tefekkürü ile huşu sağlamaya çalışıyorsak bu yöntem istenilen huşuyu sağlamaya yetmiyor. Hâlbuki ahlaklı, cömert, sevgi dolu, merhametli, şefkatli bir Allah telakkisi, hatta teşbihte hata olmaz, anne gibi şefkatli bir Allah tefekkürü ve sevgisi namazlarda huşuyu kolayca elde etmemize yardımcı oluyor.
Ben Rabbim’i âcizane kul boyutumda kendime benzetirim, yardımseverliğimi, merhametimi, cömertliğimi bilirim ve bu sebeple Rabbim’de bunların hepsinin sonsuz derecesi olduğu bilinciyle onu severek teslim olurum. Ben böyle merhametli, sevgi dolu olmasam Rabbim’i layıkıyla tanıyamayacaktım. O sebeple güzel ahlaklı olmak iyi bir kul olmak için ve Allah sevgisini tahsil için çok önemlidir.
Huşunuz Size Ait Olsun, Kimseyi Taklit Etmeyin
Size bir sır vereyim, namazda huşuyu elde etmek için kimseyi taklit etmeyin. İnsanların çoğu İmam-ı Gazali’yi okumuş, onun namazdaki huşusunu taklit ediyor. Hâlbuki ben kendi kendime dedim ki: Neysem o olacağım, kimseyi taklit etmeyeceğim… Günahımla, sevabımla, kusurlarımla ve acizliğimle Allah’ın huzurundayım. Benim yapabileceğim şey namazda Allah’tan başka hiçbir şeyi düşünmemek dedim, bunu başarmaya çalıştım. Elimde olmadan gelenlere de aldırmadım. Zira Hazreti Ömer (r.a.) “Ben bazen namazda orduyu donatıyordum.” diyor. Bunun gibi elinde olmadan gelenden mesul değilsin ve bu huşuna engel de değil. Ama mümkün mertebe dünyevi vesveseler gelince de onu orada bırak, devam ettirme. Yani kendi adıma ben, Allahu Ekber diyorum başka hiçbir şey düşünmeden namazımı kılıyorum. İşte böyle kılanlar huşu sahibi olurlar. Namazda huşunu duyguları sınırlayarak da sağlama; o anki halet-i ruhiyene göre hangi duygular içindeysen o duygularınla huşulu ol. Mesela sevinçli misin, kırık kalpli, üzgün mü, yoksa coşkulu veya Allah için öfkeli mi? Velhasıl bu duygularını yaşarken onlarla huşulu ol…” (Feyz Dergisi 308. Sayı, Şubat 2017)
Allah’a emanet olunuz.