Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Şeytan Bizim En Eski Düşmanımız

Bu Yazıyı Paylaşın:
Şeytan Bizim En Eski Düşmanımız

Kur’an ve hadislere baktığımızda şeytanın şerri temsil ettiğini ve aynı zamanda insana şerri telkin ettiğini görürüz. Her ne kadar kendisini görmesek de duymasak da varlığını hissederiz. Düşmanımız olduğunu biliriz. Yaratıldığımız zamandan, vaktini Allah’ın bileceği zamana kadar şeytanın bize olan düşmanlığı devam edecek. O aslında bizim en eski düşmanımız. İmtihan formatında yaratılmış şu dünyada bizim imtihanımızda baş aktörlerden olan bu varlık hem insanın çok yakınında hem de sürekli aksiyon hâlinde. İnsanı tuzaklarına düşürmek için elinden geleni yapıyor.

Kur’an-ı Kerim’de şeytanın tabi tutulduğu imtihan ve o imtihanı kaybedişinden bahsedilir. Şeytan, imtihanındaki inceliği fark edemeyip asıl kimliğini açığa çıkarmış, bir daha da geri dönmemiştir. Emre itaatte yaptığı kusur onu konumundan edince, emre konu olan insanın da çizgisini bozmak için o zamandan beri tüm gücü ile çalışmaktadır.

“Ben ona güzel ve düzgün bir şekil verip ruhumdan üflediğim zaman, siz de hemen onun önünde secdeye kapanın!”

Bütün melekler hep birlikte secde ettiler.

Yalnız İblis secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.

Allah şöyle buyurdu: “Ey İblis! Bizzat iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Kendini bir şey sanıp büyüklük duygusuna mı kapıldın, yoksa gerçekten benim emrime bile itaat etmeyecek kadar yüce bir varlık mı oldun?”

İblis, “Ben ondan daha üstünüm; çünkü beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan” diye cevap verdi.

Bunun üzerine Allah, “O hâlde çık oradan!” buyurdu; “Çünkü sen artık kovulmuş birisin.”

“Hesap gününe kadar lânetim hep üzerinde olacaktır.”

İblis, “Rabbim! Madem öyle, insanların yeniden diriltilecekleri güne kadar bana süre tanı!” dedi.

Allah, “Tamam, sana süre tanındı” buyurdu:

“Fakat bu süre, hesap gününe kadar değil, vakti ancak benim tarafımdan bilinen bir güne kadardır.” (Sâd, 38/72-81)

Evet. Şeytan kendini kendi kafasında öyle bir yere konumlandırmıştı ki Allah’ın insan için “Kendi ruhumdan üfledim.” demesini bile görmezden geldi; üstelik Allah’ın varlığına ve büyüklüğüne inandığı hâlde. Kendisinin belirlediği ölçüler mukabilinde ateşten yaratılmış olmasını büyüklük görürken topraktan yaratılmış olmayı küçümsedi. Hâlbuki ölçü Allah’tandır, emir de Allah’tandır. Şeytan bilinçli bir şekilde kendi özgür iradesini Allah’ın emrine karşı gelmek için kullandı ve cennetten kovuldu. Dikkat edin, şeytan hem kibrini göstermiş hem de ırkçılığını. Allah’a rağmen.

İnsanlar da ırk olarak birbirinden farklı yaratıldılar. Kavimleri, renkleri, dilleri birbirinden farklı. Kendisinin diğerlerinden farklılığını üstünlük sayanlar, yüzyıllar boyu milyonların hayatlarını zindan etti, kanlarını döktü, onları sömürdü; bugün de aynısını yapıyor. Demek ki ırkçılık, şeytanın mihmandarlığını yapmaktan ayrı bir şey değil.

Şeytan insanın özgür iradesi ile yapacağı iş ve davranışlarda daha düşünme aşamasında iken zayıf gördüğü alanlarda müdahaleye başlar. Yapabileceği budur zaten, sadece telkin eder. Duruma göre insanın kibrine oynar, kararsızlığını körükler, vesvese verir, yaşananların abartılmasına yol açar, insanı acele ettirir, nefsani/dünyevi zevklerin öncelenmesini fısıldar, hırslarını kullanır, kötü zanna sevk eder… Kısacası insanı Allah’tan uzaklaştırabilecek her ne varsa o alanda telkinlerini sürdürür de sürdürür.

Nitekim Araf Suresi 16. ayette iblis: “Öyle ise and olsun ki, beni azdırmana karşılık ben de onları saptırmak için her halde Senin doğru yoluna oturacağım. ” dediği buyurulur. Şeytanın bizim hayra yönelmemizi engellemek için yolumuza çıkacağına yemin etmesi ne kadar ilginç, değil mi? Cennetten kovulmasının asıl nedenini kendi itaatsizliği görmeyip, isyanının sebebini Allah’a yükleyecek kadar küstah hem, hem de yaptığının bedelini insan ödettirmeye çalışacak kadar adem oğluna düşman. Ve arkasından gelen ayette de aynı kendisi gibi Allah’a verdiğimiz sözden ayrılmamız için bize uygulayacağı intikam usulünü belirtiyor.

“Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın.” (A’râf, 7/17) diyerek bize her türlü taarruzda bulunacağını söylüyor. Çok önemli olduğu için tekrar etmekte fayda var: Bu taarruzlar telkinden ileri gidemiyor. Biz bunu yine Kur’an’dan biliyoruz. Asıl fail insan.

Evet asıl fail biziz.Hem fiili işleyen biziz hem de zararda olanız. Mesela, yukarıdaki ayete göre şeytan, hileleriyle bizim şükür nimetinden mahrum kalmamıza yol açacağını söylüyor. Neden şükretmek bu kadar önemli? Çünkü şükreden insan Allah’ın verdiği nimetlerin değerini bilir. Nimetteki sanatı görür. Nimetteki sanatı görenin enaniyeti baskılanır, Allah’ı idrak edişi derinleşir. Her işinde Allah’ı hesaba katar. Allah’ın mutlak, kendisinin izafi bir varlık olduğunu anlar. Allah’ın lütuflarını görmek ve onlara şükretmek üzerimizdeki nimetlerin artmasına, bereketlenmesine vesile olur. Şükür Allah’ı tanımaya, bilmeye, sevmeye alan açar. Şükreden insan Allah’ın verdiği nimetlerden yine Allah’ın razı olduğu doğrultuda istifade etmeyi hedefler. O’nun yasaklarını çiğnememek için azami gayret içerisinde olur. Yani haramda da helalde de duyarlıdır. Şükür, nimetin sahibine teslimiyeti artırır. Bizim Allah’ın bize olan sevgisini, merhametini, şefkatini görmemizi sağlar. Kısacası şükür, kulluğun özü, esası, göstergesi. İmanımızın sağlamlığının işareti ve kulluğumuzun, O’na olan saygımızın takdimi.

Evet, şükre bakıldığında şeytanın neden nankörlük üzerine oynadığını anlıyor insan.

İnsanın dünyaya getiriliş amacını ifsat etmeye çalışan düşmanımıza düşman olup onun bize yönelik saldırılarına karşı durmak, aslında kendi kazancımızdır. Biz şeytanın kışkırtmalarına karşı teyakkuzda olmak ve onun şerrinden Allah’a sığınmak zorundayız.

“Eğer şeytandan bir kışkırtma seni dürterse, hemen Allah’a sığın. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. Şüphe yok ki Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşünürler (derhal Allah’ı hatırlarlar da) sonra hemen gözlerini açarlar.” (A’râf, 7/200-201)

Evet, yol belli.

Allah hepimize, bizden istediği sorumluluk bilinci içinde olmayı nasip etsin.