Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Allah’ın Bize Verdiği Müthiş Lütuf

Bu Yazıyı Paylaşın:
Allah’ın Bize Verdiği Müthiş Lütuf

İnsanı izzetli kılan ne?
Yaratılmışların en üstünü! Niçin?
Hiç günah işlemeyen, sürekli Allah’ı tesbih eden, sürekli Allah’a ibadet eden, hep hayrın içinde olan, güzel işler yapan, kendilerine verilen vazifeleri eksiksiz yerine getiren meleklere rağmen üstünlük insanda. Neden?
Allah’ın halifesi olma payesi insana verilmiş. Bu kimliğin ihtişamını düşünebiliyor musunuz?
“Halife” kelimesi, birinin yerine geçen veya onun adına iş gören demektir. Bu makam, yeryüzündeki tasarrufu, adaleti ve imarı gerektirir. Halife temsil edendir, temsil edilenin özelliklerinin bir kısmını ayna misali gayriye yansıtandır, ondan izler taşıyandır. Bu manayı düşününce insanın aklı uçuyor sanki.
Onlar hakikate, o kimliğin içinde barındırdığı manaya nüfuz etmiş, Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmış, merkezde sadece Allah’ı bulunduran, Allah’tan razı, her hâlinde sadece Allah’ın rızasını gözeten, Allah’a yakın gerçek temsil erleri.
İzzetin, üstünlüğün, halifeliğin hakiki manada içini dolduran şahsiyetler onlar. Peygamberler ve Allah’ın veli kulları öyle mesela.
İşin güzel yanı, insan olarak yaratılan herkesi Rabbim, kendisinde var olan donanımları Hak’tan yana kullandığında Allah dostu olabilecek kabiliyette yaratmış.
Allah bizi yarattığında bize öyle müthiş bir lütufta bulunmuş ki, O’nu temsil makamının yolunu açmış.
Düşünün bir kere; varlığı kendinden ve zorunlu olanı, sonradan var edilen ve varlığı mümkün olan temsil edecek? Nasıl olacak bu? Bir yanda vacibül vücut, diğer yanda mümkün varlık. Nedir bu mümkün varlık? Bir varlığın “mümkün” olması (imkân), o şeyin mantıksal olarak çelişkili olmaması ve var olması için özünde bir engelin bulunmaması demektir. Felsefi anlamda varlığı veya yokluğu zorunlu olmayan, hem var olabilen hem de yok olabilen her şey mümkün varlık olarak kabul edilir.
Yani varlığımız da yokluğumuz da özümüzün gereği değil, kendi başımıza da var olamıyoruz; illa Yaratan’a ihtiyacımız var. Kâinatta var olan her şey mümkün varlıktır. Cemadat, nebatat, hayvanat aklınıza gelen-gelmeyen, gördüğümüz-görmediğimiz, bildiğimiz-bilmediğimiz her şey.
Gelelim Allah’ın bize lütfuna.
Sâd Suresi’nin 72. ayetinde hem nasıl bir lütfa muhatap olduğumuzu hem de neden temsil makamında olduğumuzu anlayabiliyoruz:
“Ben ona güzel ve düzgün bir şekil verip ruhumdan üflediğim zaman, siz de hemen onun önünde secdeye kapanın!”
Elmalılı Hamdi Yazır bu ayeti tefsir ederken, burada geçen “ruhumdan” (min ruhi) ifadesini mecazi olarak “bana ait olan özel bir ruh” şeklinde açıklar. Öyleyse insan sırf topraktan ibaret değil. Akıl, idrak, irade ve vicdan gibi ilâhî cevherlere sahip. İnsanın meleklerden üstün kılınmasının ve saygı duyulmasının temel sebebi, ona üflenen bu şerefli ruhtur.
İşte insan kendisine verilen ilâhî cevherlerle Allah’ı bilme ve tanıma marifetine sahiptir. Kâinata baktığınızda her şeyin Allah’ın isim ve sıfatlarını yansıttığını görürsünüz. Ne kadar görürseniz o kadar Allah’ı bilirsiniz. Akıl kıymetli bir vasıtadır bunun için. İşin içine kalp de girdiğinde bilmenin boyutu değişir. Tanıma yoluna girilir. Tasavvufta Allah’ı tanımaya marifetullah denir.
Ve Allah’ı tanımak en şerefli makamdır. Bu şeref insana verilmiştir ve terakki etmek insana hastır. Aslında bu demek oluyor ki siz ne kadar Allah’a yakınlaşırsanız mertebeniz de o kadar artar. Bu yakınlaşmanın sonu var mı? Sonu yok. Nereden biliyoruz? Efendimiz’den. Efendimiz (s.a.v.) miraçta ilâhî isim ve sıfatların yüce tecellilerine mazhar oldu. Ahiret âlemini de müşahede etmiş, Sidretü’l-müntehâ’yı geçmek sadece ona nasip olmuş. Ve tüm bunlar karşısında “Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Ben Seni hakkıyla, tam bir marifet üzere bilemedim.” demiştir.
Konumuza dönersek, Allah’ı tanımak için bir ömür gayret gerekir. Ama sonsuz bir âleme gidileceği düşünülünce gayret etmenin zorluğu Allah’ın izniyle kolaylaşır.
Düşünün, sonsuz bir âlemde Allah’ın dostu olarak sonsuza dek yanında olacaksınız. Tabii yaradılış gayemize uygun yaşarsak. Lâkin çoğumuz bu gayeyi unutur, başka gayelerin peşinde koşar dururuz. Para, mal mülk, makam, evlat… Hiçbiri bizim yaradılış gayemiz değildir; dünyanın tuzaklarıdır. Ama aynı zamanda imtihan sebeplerimizdir. Bu sahte gayelerin karşısında duruşumuz Allah’tan yana olduğunda ise bizim terakki sebeplerimizdir. Yani Allah’a yaklaşma vesilelerimizdir.
“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât,51/56) İbni Abbas bu ayeti kerimedeki “bana ibadet etsinler” ifadesini “beni tanısınlar” diye tefsir etmiştir. Bu bakış açısıyla, bir ömrü kapsayan, bizi zorlayan, nefsimize ağır gelen, şeytan tarafından türlü çeşit saldırılarla sabote edilen ibadetler aslında Allah’ı tanımaya vasıta. Namaz, oruç, hac, zikir, dua, sabır, şükür… Allah’ın razı olduğu tüm ameller…
Zaten tüm bu amellerin kapsamına giren her şey aynı zamanda bizim kendimizi bilmemize, akabinde de Allah’ı bilmemize, tanımamıza vasıta.
İnsan tam bir muamma. Başkalarını bırakın, kendimiz için bile muammayız. Bizdeki benlik iddiası bu muammanın en önemli sebebi olsa gerek. O benlik iddiası ile ilâhî kudret karşısında kibirleniyor insan. Allah’ın bize ihsan ettikleri ile kendimizi bir şey zannediyoruz.
Çünkü tüm eksiklerimize, kusurlarımıza rağmen bizdekilerin kendimizden olduğunu düşünüyoruz. Hatta düşünmekle kalmıyoruz, öyle imiş gibi davranıyoruz. Firavun, Karun, Nemrut, Ebu Cehil de öyle idi.
İnsandan başka Allahlık iddiasında bulunan var mı? Yok.
Allahlık iddiasında bulunanları bu iddia ile ortaya döken, hepimizin de sahip olduğu nefsteki potansiyel. İşte nefs potansiyeli ile hemhâl olup peşinden gittikçe insan, Hak âşığı olan ruhunu maalesef zayıf bırakıyor. Yani nefsi ile mücadele etmeyenin ruhu beslenemiyor. Oysa nefsimizle Allah için mücadeleye girdiğimizde ne kadar âciz olduğumuzu, kusurlarımızı, eksiklerimizi görüp tek kudret sahibinin Allah olduğunu anlıyoruz zaten.
Tabii bu idrak hâli bir süreç. Bir ömrü içine alan bir süreç. İşte bu süreç içinde kendimizin hiç olduğunu gördüğümüz zaman Rabbimizi bilme yoluna artık girmiş oluyoruz. Yani hiçliğin başladığı yerde asıl olana, hakikate yolculuk da başlıyor.
Allah bize asıl olana, hakikate yolculuk etmeyi nasip etsin.
Amin.