Böyle Bir Sevgi Nasıl Sevilmez?
Değiştirmek, dönüştürmek deyince benim aklıma ilk Efendimiz (s.a.v.) geliyor.
Nasıl gelmesin ki?
Yaşadığı çağ, cahiliye asrından saadet asrına dönüşmüş.
Şirkin yerini tevhit inancı almış. Akılları ve kalpleri işgal eden her türlü yanlış inanışın tabiri caizse üzeri çizilmiş ve iman hakikati, Efendimiz’le (s.a.v.) gelen kitap aracılığıyla bütün kâinata yayılmış.
Efendimiz’in (s.a.v) tek olan Allah’a şahitliği öylesine güçlü ki tüm zamanları kuşatıyor. Efendimiz’le (s.a.v.) iman cereyanına bağlanmadığınızda eksik kalıyorsunuz. Bazıları direkt ya da dolaylı olarak kendilerine Peygamber Efendimiz olmadan yollar çizseler de İbrahim Suresi’nin ilk ayetine baktığımızda bu çabaların ne kadar da beyhude olduğu anlaşılıyor.
“Elif Lâm Râ. Bu Kur’an, Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, mutlak güç sahibi ve övgüye lâyık, göklerdeki ve yerdeki her şey kendisine ait olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.”
Vazife belli, vazifeyi veren belli, o vazifeyi layıkıyla yapacak ve devreden çıkarılamayacak olan belli.
Onunla değişen sadece inanışlar mı? İmanın hemen ardından kötü ahlaklar, kötü alışkanlıklar, kalpler tam zıtlarına dönüşmüş. Hem de asırların ahlakı, alışkanlıkları şaşılacak kadar kısa zamanlarda farklılaşmış. Tarihte bunun başka bir örneği yok.
Hepimiz biliriz. Namusunu koruma adına zalimane bir şekilde kız çocuklarını öldüren millet, karıncaya basmaktan imtina eder hâle dönüşmüş. Kan davaları ve kabile savaşlarıyla hemhal olmuş bir toplum, aynı davayı hep birlikte omuzlayacak kadar kenetlenmiş. Hem de canlarını, mallarını, ailelerini, yurtlarını yitirme pahasına.
Efendimiz’in (s.a.v.) önderliğinde, insanların hırslarının esiri olan, zayıfın ezildiği, sınıf farklılıklarının can yaktığı, kadının ve kölenin insan sayılmadığı bir toplumdan, yaşanılan tüm zorluklara rağmen, davasından tek bir adım geri atmayan Mekke’nin yiğitleri çıktı ortaya. Şu zaman olmuş hâlâ biz onlara hayranız, hâlâ onları konuşuyoruz.
Efendimiz’in (s.a.v.) kendisine tabi olanlar arasında nasıl bir kardeşlik tesis ettiğini Medine dönemi bize öyle güzel gösterir ki! Bu kardeşlik sonraki asırlara dahi örneklik teşkil eder/teşkil etmeli. Mekke-Medine kardeşliği, dayanışması bize; Allah için sevmenin, diğerkâmlığın, cömertliğin, fedakârlığın bir kavram, bir söylem olmadığını, kuru bir iddia olamayacağını açıkça gösterir.
“Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Haşr, 59/9)
Bu ayet-i kerime, kendisi tüm güzel ahlakların zirvesinde bulunan Efendimizin Ensar ile Muhacirleri kardeş ilan edip Ensar’ın evlerini ve mallarını Muhacirle paylaşmasından başlayıp devam edegelen isar derecesindeki cömertliklerinin övgüsü için nazil olmuştur.
Kaynaklarda olay şöyle anlatılır:
Bir adam Peygamberimize (s.a.v) gelerek “Ben açım.” dedi. Allah’ın Resulü hanımlarından birine haber göndererek yiyecek bir şeyler istedi. O da “Seni peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki evde sudan başka bir şey yok.” dedi. Efendimiz bu sefer diğer bir hanımından yiyecek bir şey istedi. O da aynı cevabı verdi. Daha sonra Resul-i Ekrem, öteki hanımlarından da aynı cevabı alınca ashabına dönerek “Bu gece bu şahsı kim misafir etmek ister?” diye sordu. Ensâr’dan Ebû Talha (r.a.) “Ben misafir ederim ya Resulallah.” diyerek o yoksulu alıp evine götürdü. Eve varınca hanımına “Resulullah’ın (s.a.v.) misafirini ağırlayalım.” dedi. Sonra “Evde yiyecek bir şey var mı?” diye sordu. Hanımı, “Hayır, sadece çocuklarımın yiyeceği kadar bir şey var.” dedi. Ebû Talha, “Öyleyse çocukları oyala. Sofraya gelmek isterlerse onları uyut. Misafirimiz içeri girince de lambayı bir bahaneyle söndür. Sofrada biz de yiyormuş gibi yapalım.” dedi. Sofraya oturdular. Misafir karnını doyurdu; onlar da aç olarak yattılar. Sabahleyin Ebû Talha, Peygamber Efendimiz’in yanına gitti. Onu gören Allah Resulü (s.a.v.) “Bu gece misafirinize yaptıklarınızdan Allah Teâlâ razı oldu.” buyurdu. (Buhârî, Tefsir 59/6; Müslim, Eşribe 172-173)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) doğrudan ‘Bu kişiyi kim ağırlamak ister?’ dememiş, önce kendi ağırlamak istemiş. Âlemler, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) yüzü suyu hürmetine yaratılmış, evinde ise tek bir lokma yok. Muhtemelen evlerinde var olan da annelerimiz tarafından başkalarına verilmiş. Ahlakı örnek alınana baktığınızda başka bir şey de beklenemez zaten.
Efendimiz’in (s.a.v) getirdiklerini ve ahlakını bu kadar içselleştirmeleri oldukça etkileyici aslında. Onların Efendimiz’e (s.a.v.) olan aşkın sevgileri, Efendimiz’i (s.a.v.) onlar için dünya ve içindekilerden daha kıymetli hâle getirmiş, kendilerini de imanın zirvesine çıkarmış. İnsan onların Efendimiz’e (s.a.v.) olan sevgilerine hem hayran oluyor hem imreniyor. Daha da ötesi, yalnızca kendilerini değil, elinizde olmadan onların sevgilerini de seviyorsunuz.
Sahabenin hayatı onların Efendimiz’e olan sevgilerinden fışkıran destanlarla dolu. Yazsak ciltler dolar. Birçoğundan etkilenmemek mümkün değil. Mesela, onlardan biri Hz. Dıhye’dir. Hz. Dıhye, Efendimiz’i henüz iman etmediği zamanlarda dahi öyle severmiş ki onu gördüğünde saygı ve heyecanla yaklaşırmış. Onkolog Haluk Nurbaki kitaplarında Hz. Dıhye’nin, iman etmediği hâlde Hz. Fatıma’nın işlerini kolaylaştırmak için Hz. Hasan ve Hüseyin ile ilgilendiğini ve onlara hediyeler verdiğini yazar. Hz. Dıhye ticaretle uğraşırmış ve Müslüman olmadan önce de bir yerden gelirken Peygamber Efendimiz’e hediyeler getirirmiş. Peygamber Efendimiz de ona “Benim gerçekten memnun olmamı istiyorsan Müslüman ol da cehennem ateşinden kurtul.” buyururlarmış. Ve Efendimiz (s.a.v.) onun iman etmesi için dua edermiş. Bedir gazasından sonra bir gün Cebrail Aleyhisselam, Hz. Dıhye’nin iman edeceğini Efendimiz’e müjdelemiş; Hz. Dıhye de hemen akabinde iman etmiş.
Bu nasıl bir sevgi? Hz. Dıhye, iman etmediği hâlde muhatabının kim olduğunun farkında; bu farkındalıkla edepli davranıyor, onu memnun etmeye çalışıyor. İman ettikten sonraki sevgisini ise tahayyül etmek güç. Bu sevgiye hayran olunmaz mı şimdi? Böyle bir sevgi nasıl sevilmez?
Ashaptan yüzyıllar sonra gelen Nabi’nin Efendimiz’e (s.a.v.) olan sevgisi de etkiler beni. Nabi çoğunluğu Osmanlı devlet erkânından olan bir kafile ile hac yoluna koyulur. Medine yakınlarında kafile mola verir. Uzun ve yorucu bir yolculuk tabii. Öyle olmasına rağmen şair Nabi, Efendimiz’e (s.a.v.) bu kadar yakın olmanın hazzından ve heyecanından uyuyamaz, dolaşır. Ama kafilede bulunan devlet büyüklerinden birini, ayağını kıbleye uzatmış uyur hâlde görür. Nabi’nin yüreği yanar ve “Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbub-ı Hüdâdır bu/ Nazargâh-ı ilâhidir Makâm-ı Mustafâdır bu” mısraları ile başlayan şiirini söyler. O an söylenen şiiri ikisinden başkası henüz duymamıştır. Sonra yaşananlar ise çok daha ilginçtir. Yola devam eden kafile, sabah namazına yakın Mescid-i Nebevi’ye varır. Namazdan önce minarelerden Nabi’nin naatı yankılanmaya başlar. Tabii, oldukça şaşırırlar; hatta donakalırlar. Namazdan sonra namaz kıldıkları caminin müezzinin yanına gidip bu naati nereden öğrendiğini sorarlar. Müezzin de büyük bir heyecan içerisinde şunları anlatır:
“Resul-i Ekrem Efendimiz bu gece Mescidi Nebi’deki bütün müezzinlerin rüyalarını şereflendirerek ‘Ümmetimden Nâbi isimli biri beni ziyarete geliyor. Bana olan aşkı her şeyin üstündedir. Bugün sabah ezanından önce, onun benim için söylediği bu şiiri okuyarak Medine’ye girişini kutlayın.’ buyurdular. “Biz de Resulullah Efendimiz’in emirlerini yerine getirdik.” deyince Nabi gözyaşları içinde müezzini dinlerken bayılmıştır.”
Yine gayriihtiyari insan soruyor: Bu nasıl bir sevgi? Bu sevgi sevilmez mi? Hayran olunmaz mı böyle bir sevgiye?
Allah’a emanet olun.
