Özgürlük Egodan Arınmaktır / Dr. Mehmet Öztürk

Özgürlük, mutluluk, bağımsız olmak, özgüven… türü kavramlar çağımızın çok sık karşılaşılan ve kullanılan aynı zamanda da yana yakıla her yerde aranılan çoğu zaman da bulunamayan ya da elde edilemeyen albenisi yüksek tılsımlı sözcükleri. Kim istemez özgürlük ve mutluluğu, huzurlu bir yaşam sürmeyi, özgüven katsayısı yüksek kişilikli bir şahsiyet olmayı. Sırf bu yüzden “yaşam koçluğu” gibi iş kolları, sektörler oluştu. New age kimi arayışlar, yoga, meditasyon… vs. hobiler artık yaşam felsefesi halini aldı. Stres denilen beladan korunabilmek ve kurtulabilmek için insanlar denenmedik yol ve metot bırakmadılar. Başarılı olunabildi mi, tartışılır.
21. yüzyıla izafe edilen çok farklı tanımlamalar söz konusudur. Bilişim çağı, 5G teknoloji çağı, uzay çağı… gibi. Tüketim endeksli hayat tasavvuru; idol haline getirdiği marka, imaj, ideoloji, teknoloji ürünleri… vs. enstrümanlarla insanlığı esir aldı. Tek tip düşünen, giyinen, aynı şeylerden zevk alan hedonist bireyler üretildi. Popüler kültür tutsağı olan gençler cinsellik, şiddet, eğlence… gibi olguların negatif etkisine maruz bırakıldılar. Meşru tatmin vasıtaları olması gereken unsurlar adeta birer sosyal uyuşturucuya dönüştürüldü. Bireycilik anlayışı, görünürde pozitif bir algı oluştururken gerçekte bambaşka sonuçlar ortaya çıkardı.
Böylesi bir iklimde yetişen söz konusu bu birey kendini gerçekleştiren sosyal bir birey olmayıp bencil, egosantrik narsist bir bireydir.
İnsanlığın maddi anlamda refah düzeyi her geçen gün yükselmektedir. Ancak gelin görün ki paradoksal bir biçimde değerler krizi yaşanmaktadır. Ruh ve moral değerler inkâr edildiğinden, insan adeta biyonik ve robotik bir makine olarak algılanmıştır. Materyalist ve pozitivist bir dünya amaçlandığı için de android ve terminatör bir karakter ortaya çıkmıştır. Robosapiens türü insan varlığından söz edilir olmaya başlanmıştır.
Artık insan, kalabalıklar içerisinde yalnızlaşan bir insandır. Toplum içerisindedir ama asla sosyal değildir. Bencildir, katıdır, şefkatsizdir. Bu gerçeklik özünde ironik bir çelişkiyi barındırmaktadır.
Refah düzeyi yükselirken depresyon ve stres artmıştır. En gelişmiş İskandinav ülkelerinde intihar oranları en yüksek seviyelerdedir. Hedonizm, zevkçilik artarken insanlar mutsuzlaşmakta bunun sonucu olarak da sapkın fanteziler çoğalmaktadır. Herkes birbirinden kaçar, birbirine rol yapar, maske takar hale gelmiştir. Aslında kaçtığı kişi kendisidir ama farkında değildir.
Aslolan insandır. Bilim ve teknoloji insanlığın emrinde ve yararında ise makbuldür ve değerlidir. Aksi takdirde insan, teknolojinin mahkûmu kölesi haline gelmektedir.
Öğrencilik yıllarımızda iktisat derslerinde öğretilen “azalan marjinal fayda” adı verilen bir kanun vardı. Ben mutluluğun biraz da bununla ilgili olduğunu düşünüyorum. Mutluluk zaruri ihtiyaçların karşılanma, mutsuzluk ise ihtiyaçsızlaşma düzeyidir. Burada paradoks gibi gözüken gerçekten ilginç bir durum söz konusudur. İnsanların ihtiyaçları azaldıkça, uğrunda efor sergileyecekleri, mücadele verecekleri bir değer kalmamakta, bunun sonucunda kendilerine yapay uğraşlar, ihtiyaçlar edinmektedirler. Çok ilginçtir ki insanlar ihtiyaçsızlaştıkça mutsuzluğa doğru yol almaktadırlar.
Allah, fıtratımızı, tabiri yerindeyse yazılımımızı, formatımızı artık ne derseniz; ihtiyaçlı, muhtaç bir biçimde kodlamıştır. Bu ihtiyaçlar için çaba sarf edilecek ki maddi manevi mutluluğa erişilebilsin. İhtiyaçsızlaştıkça insan mutsuzlaşıyor. Çünkü ihtiyaçsızlık müstağni olmak demektir. Oysa müstağni olan yegâne varlık Allah’tır.
Kısacası insan müstağnileştikçe mutsuzlaşıyor. Bumerang kanunu işliyor; etme-bulma dünyası bu dünya. Doğu batı fark etmiyor aslında, konu değerler sorunu, hayatı anlamlandırma ve algılama mevzu. İnsan ölmeyecek gibi yaşıyor, ölüm ve ölüm sonrasına yönelik hiçbir projeksiyonu yok… Hayatla kumar oynuyor. Oysa bu dünyaya bir daha geri dönme gibi bir lüksümüz asla söz konusu değil.
“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” (Rûm 30/41) ayeti her şeyi tüm yalınlık ve çıplaklığıyla açıklıyor aslında.
Yapay zeka dâhil insanlık yararına her türlü teknolojik gelişmeye evet ama kendini yok etmeden…
Shakespeare’in insanın çapını, kabiliyetini, kalibresini… bilmeden ya da dikkate almadan boyunu aşan işlere girişmesinin ne gibi açmazlara ve sonuçlara götüreceğini tasvir ettiği çok çarpıcı bir anlatımı vardır:
“Bir Hint masalına göre, kedi korkusundan dolayı devamlı endişe içinde yaşayan bir fare vardır. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya başlar. Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkân yok. Onu eski haline döndürür. Ve der ki: “Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüreği var. O yüzden ben sana yardım edemem.”
Shakespeare, bu konuda şöyle diyor:
“İnsanların çoğu sevmekten korkuyor, kaybetmekten korktuğu için.
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, ne için yaşadığını bilmediği için.”
Bu arada yeri gelmişken şu bilgiyi de paylaşmakta yarar var: Shakespeare, Tolstoy, Goethe, Dostoyevski, Hegel, Emmanuel Kant, Roger Garaudy, Maurice Bucaille daha ismini sayamayacağım çok sayıda batılı düşünür İslam’dan ve Müslüman bilim adamlarından etkilenmişlerdir. Batıda Rönesans hareketlerinin temeli ve tetikleyicisi Endülüs İslam medeniyetidir. Üniversitelerde Gazali ve İbn-i Sina kürsüleri vardır. Hegel’in diyalektik idealizminin esin kaynağı Mevlana kabul edilir. Yine Fransa’da Marks’tan sonra Marks kabul edilen Roger Garaudy Müslüman olmuş ve “Müslüman olmakla çağı seçtim.” demiştir. Maurice Bucaille pozitif bilim ışığında İncil, Tevrat, Zebur ve Kur’ân’ı inceleyip İncil, Tevrat ve Zebur’daki bilim dışılıkları ortaya koyarak tahrif edildiklerini bilimsel delillerle kanıtlayıp Kur’ân‘daki bilimsel mucizeleri görünce İslam’ı seçmiş bir bilim adamıdır.
“Ego ya da benlik” insanın doğasında ya da bir başka ifade ile fıtratında var olan bir duygudur. Bu benlik duygusunun hem pozitif hem de negatif yönü ve boyutları söz konusudur. Egonun pozitif yönü “müspet benlik” dediğimiz olumlu boyutu ihtiva eder. Her zaman ifade ettiğimiz bir hususu burada da vurgulayalım; tüm insanlar hayatı boyunca “var olma” mücadelesi verirler. İnsanın doğuştan getirdiği en asil duygu; “varlığının alabildiğine farkında olma”, “kendini kanıtlama” ve “varlığını sürekli kılma” güdüsüdür. Kariyeri, etiketi, sıfatı, makamı, titri, statüsü ne olursa olsun, genel olarak insan, bütün ömrü boyunca aslında bu temel ihtiyacın tatmini için çabalar durur. Zımnen, çevresindeki insanlara “Ey insanlar! Lütfen beni fark edin, bana değer verin, beni sevin, beni takdir edin, bana saygı gösterin…” çabasındadır. Bu durum çok normaldir ve olması gereken bir olgudur. Ancak bu sayede sağlıklı bir şahsiyet şekillenebilir.
Bir de “ego” dediğimiz olgunun negatif yönü vardır ki tasavvufi yaklaşımla analiz yapacak olursak “ego”yu bu boyutuyla “nefs” olarak tanımlayabiliriz. Ayet-i kerimede; “Nefs, kötülükleri emredicidir.” buyurulmaktadır. Bizler nefsimizi adam etmemiz gerekiyor. Kur’ân-ı Kerîm’de ifade edilen birtakım nefs mertebeleri söz konusudur. Nefs skalasının ilk basamağı nefs-i emmâre, sonra levvâmedir. Ondan sonra mülhime, mutmainne, râdiye, merdiyye şeklinde sıralanır ki bunların hepsi Kur’anî tabirlerdir. Bu aşamalardan geçilmediği müddetçe insanların hakikati kavraması mümkün değildir.
İnsan, egosunu kontrol altında tutmazsa “egoizm” denilen patolojik bir hale duçar olur. Sağlıklı bir egoya sahip olmayan bir kişi; aşağılık kompleksi ile narsizm arasında sürekli savrulur durur, med-cezirler yaşar. Kimi zaman da adeta tüm dünya kendi ekseni etrafında dönüyormuşçasına “egosantrik” bir kişilik halini alır.
İhtiraslar bazen insanı öyle sarmalar ki, kişi tüm rasyonelliğini kaybedip trajik durumlara düşebilir. İşte insanın bu zavallı halini anlatan Tolstoy’un “İnsan Ne İle Yaşar” adlı kitabında, çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik öyküsü şöyle yer alır:
“Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır. Uzak bir yerlerde, cömert bir zenginin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için gidip talebini iletir. Gerçekten de o zengin herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir. Pahom’a “Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar katettiğin bütün yerler senin fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım.” der. “Yoksa bütün hakkını kaybedersin.”
Pahom güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir araziyi es geçemez. Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış. Koşar, koşar, ama kesilir takâti. Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar. Tam başladığı noktaya yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz…
Toprağı veren, olanları izlemektedir. Çok kereler şahit olduğu olay yeniden vuku bulmuştur. Adamlarına bir mezar kazdırır. Pahom’u bu mezara gömerler. Toprak sahibi Pahom’un mezarının başında durur şöyle der: “Bir insana işte bu kadar toprak yeter!”
Şu ayet aslında her şeyi özetliyor:
“Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah’ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir.” (Hadîd 57/20)
İnsanoğlunun egosundan arınmadığı müddetçe mutlu olabilmesi, gerçek anlamda özgürleşebilmesi mümkün değildir. Hakiki özgürlük; bir insanın diğer bir insandan ya da bir nesneden özgürleşmesi ya da bağımsızlaşması değil, kendi egosundan ya da nefsinden özgürleşmesi ve bağımsızlaşmasıdır.
Nefs içimizdeki düşmandır, dış iş birlikçisi ise şeytan. Şeytanın insan vücudunda iş birliği yaptığı mekanizma egodur. Eğer siz o egoyu ıslah eder, öldürürseniz ki nefsi öldürmekten kasıt nefsi yok etmek değildir. “Ölmeden önce ölünüz” sırrı gereği nefsin sıfat değiştirmesidir. Tabir-i diğerle nefsin üst mertebelere doğru yolculuk yapmasıdır. Allah dostu dediğimiz insanlar işte bu mutmainneliği yakalamış kişilerdir.
Psikolog ve pedagoglar mutlu bir hayat sürebilmek için aşağıda ifade edilen bazı pratik ve egzersizleri yapmanın ruh ve beden sağlığı üzerinde olumlu etkiler yaptığının tecrübelerle sabit olduğunu ifade etmişlerdir. Ben de yararlı bulduğum, ülkemizin önde gelen otoritelerinden Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın önerdiği bu pratik ve egzersizlerden bazılarını paylaşmanın yerinde olduğunu düşünüyorum:
“Kahvaltıda çok, öğle yemeğinde orta, akşam yemeğinde az yiyin. Bol su içmeyi unutmayın. Ağaçlarda ve bitkilerde yetişen yiyecekleri daha çok, fabrikalarda üretilen yiyecekleri daha az yiyin. Hiçbir şeyi içinize atmayın. İbadet ve dua için zaman ayırın. Her gün en az on dakika sessiz olarak oturun. Tefekkür edin. Düzenli uyuyun. Her gün 10-30 dakika yürüyüş yapın. Ve yürürken gülümseyin. Hayatınızı başkalarınki ile karşılaştırmayın. Onların seyahatinin nasıl olduğuna dair hiçbir fikriniz yok. Kontrol edemeyeceğiniz olumsuz düşüncelere sahip olmayın. Bunun yerine enerjinizi şu an için harcayın, nefes aldığınız her anın kıymetini bilin, keyfine varın. Sadeliğin güzelliğini keşfedin. Hayatı çok da ciddiye almayın. Fâni olduğunuzu unutmayın. Kıymetli enerjinizi başkaları hakkında konuşarak boşa harcamayın. Sû-i zandan kaçının. Kıskançlık, çekememezlik zamanın boşa harcanmasıdır. İhtiyacınız olan her şeye zaten sahipsiniz. Geçmiş meseleleri unutun. Kişilerin geçmiş hatalarını hatırlatmayın. Bu durum mevcut mutluluğunuzu bozar. Geçmişinizle barış yapın ki, şimdiki zamanı bozmasın. Hayatın bir okul olduğunu ve öğrenmek için burada olduğumuzu unutmayın. Problemler, cebir dersi gibi gelip giden, ancak aldığımız derslerin bir ömür boyu devam ettiği eğitim programının bir parçasıdır. Daha fazla gülümseyin ve pozitif olmaya çalışın. Her tartışmayı kazanmak durumunda değilsiniz. Aynı fikirde olmasanız da, anlaşın. Ailenizi sık arayın. Her gün diğerlerine iyi bir şey verin. Gülümseme, teşekkür, iltifat, yardım, destek, moral. 70 yaşından büyük ve 6 yaşından küçük kimselerle vakit geçirin. Her gün en az 3 kişiye gülümseyin ve tanımadığınız birine selam verin. Başkalarının sizin hakkınızda ne düşündüğü ile ilgilenmeyin. Faydalı, güzel veya neşe dolu olmayan her şeyden uzak durmaya çalışın. Allah her şeyi iyileştirir, şu an fark etmesek de, yaşadığımız her şey iyiliğimiz içindir. Bir durum iyi veya kötü olsun, nasılsa değişecektir. Durumu kabullenin. Nasıl hissederseniz hissedin, kalkın, giyinin ve ortaya çıkın. Kendinizi eve kapatmayın. En iyisine henüz sıra gelmedi. Sabah canlı olarak uyandığınız için ALLAH’a şükredin. Maneviyatınız daima mutluluğunuzdur. Hislerinizi önemseyin. İnanın, dua edin, gerekeni yapın ve gerisini ilahî akışa bırakın…”
Egosunun esiri olmuş insanlar nefsani ve şeytani duyguların tetiklemesi, şiddeti ve etkisiyle reaksiyon olarak “sınırsız özgürlük” talep ediyorlar. Oysa bilmiyorlar ki “Sınırsız özgürlük denilen şey aslında ‘tutkuların tutsağı’ olmak, Allah’a kulluk ise gerçek özgürlüktür.” Eğer siz tek olan Allah’a kulluğu reddederseniz önünüze yaşam tarzınızı belirleyen ve adına heva ve heves denilen sayısız Tanrılar çıkacaktır. Tek olan Allah’a kul olmaktan özgürlük adına kaçınayım derken, bu sefer de sayısız Tanrı’nın kölesi durumuna düşeceksiniz demektir.
Keşke yaşam tarzlarını, ne idüğü belirsiz özgürlük ilahına kurban etmek yerine Allah’ın istediği şekilde düzenlemiş olsalardı, her türlü zevki meşru dairede tadacak, düzeyli ve kaliteli bir hayat sürecek, mutlu olacaklardı.
“Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?” (Furkan 25/43) ayet-i kerimesi, durumu tüm çarpıcılığı ile ortaya koymaktadır.
Burada şu tespiti de yapalım; insanoğlunun kahir ekseri maalesef yaratılış gayesine, fıtratına günümüz ifadesi ile yazılımına uygun bir hayat sürmemektedir. İnsanoğlu gerçek anlamda bir mutluluk, huzur, güven, özgürlük arıyorsa fabrika ayarlarına dönüş yapmak zorundadır. Ancak bu sayede evreni, eşyayı ve olayları sağlıklı okuyup değerlendirebilir.
Evrende çoğu zaman işleyiş ve düzen olarak determinist bir karakter gözlemlense de Allah’ın yaratma sanatında fonksiyonel olma, bir görev icra etme yani görevsel bir işlevsellik; her zaman için bilimsel, determinist bir zorunluluk değildir, örneğin insanların yahut canlıların renkleri, güzelliği, çirkinliği estetik yapısı, simetrik yapısı, uzunluğu kısalığı… vs. gibi oluşumlar bilimsel ve fonksiyonel bir zorunluluktan değil tamamen yaratma sanatının ve imtihan sırrının bir tezahürü olarak tecelli etmektedir.
Hayatı yalnızca bu dünyadan ibaret sanan ölüm ve sonrası için herhangi bir inanç ve projeksiyonu olmayan insanların gerçek anlamda özgür ve mutlu olabilmeleri mümkün değildir.
Gündelik hayatın bohemliği, yaşam koşullarının zorlukları, hayat felsefesi, dünya görüşü gibi takıntılı paradigmalar, ideolojik saplantı ve körlüklerin, egonun kısacası heva ve heveslerinin kölesi olmuş bireylerin “özgürlük” adını verdikleri şey aslında fetiş boyutta bedensel zevklerin tatmininden başka bir şey değildir.
Hedonizmi özgürlük ve mutluluk sananların akıbeti nihilizm girdaplarında boğulmaktır. İster materyalizm, pozitivizm; ister nihilizm, naturalizm veya bu anlayışların ekonomik, sosyal ya da siyasi yansımaları olan marksizm, komünizm ya da biyolojik tezahürü olan darvinizm (evrim) olsun tüm bu anlayış ve ideolojileri bekleyen kaçınılmaz son da aynıdır. Çünkü hepsinin ortak paydası; hayatı, ölümü ve sonrasını “tesadüf”lerle izah etmeye kalkışmalarıdır. “Tesadüf” ise bilimsel bir kavram değildir.
Big Bang, Termodinamik kanunlar, Entropi yasası, Kuantum mekaniği, “akıllı tasarım” (intelligent design) çalışmaları, holografik evren modelleri, DNA’nın bulunması, Allah’ın varlık ve teklik mührü ve kodu olan “altın oran” fibonacci sayıları, fraktal geometri gibi evrensel yasaların keşfi ve varlığı… tesadüfü çürüten, Allah’ın varlığı ve birliğini kanıtlayan delillerden sadece birkaçıdır.
Tüm bu gerçeklere rağmen inkârcılar her zaman var olmuştur, var olmaya da devam edecektir. Çünkü bu dünya imtihan yeridir. İnkârcıların inkârı, hiçbir delile dayanmayan tamamen inat ve taassup eseridir. Bunun adı “körü körüne inkâr etmek”tir. Bu durum ise tam bir “yobazlık ya da bağnazlık” tanımıdır. Patolojidir. Kendi vicdanlarında derin bir yara olarak hissettikleri bu duygudan kurtulabilmek için karşılarındaki inanan insanlara “yobaz, bağnaz” yaftası vurarak projeksiyon yapmakta, rahatlamaya çalışmaktadırlar. Bu da klasik bir “psikolojik savunma mekanizması”dır.
İster geçmiş zamanların arkaik inanışları isterse de günümüzün çağdaş görünümlü, bilim soslu ve katkılı putları olsun, son kertede hepsi, hakikate gözlerini kapatmış insanların ruhlarına kodlanmış inanma ihtiyaçlarının bastırılmış olmasından kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda şu ayeti zikretmek çok yerinde olacaktır: “Hayır, biz hakkı batılın üzerine atarız da beynini parçalar. Bir de bakarsın yok olup gitmiş…” (Enbiya 21/18)
Yeri gelmişken yaşadığımız çağı sağlıklı okumak, ıskalamamak bakımından insan özgürlüğünü yakından ilgilendiren yeni bazı oluşum ve gelişmelere de dikkat çekmek yerinde olacaktır.
Son zamanlarda Dijital Dünya Devleti, Coronavirüs, Dijital Para, Blockchain teknolojisi, Dünya Merkez Bankası, Ulusal egemenliğin sonu, hepimizi çip’leyecekler, robotlar, ‘yapay zekâ’, Mavi Işık-Blue Beam Projesi… gibi kavramları çok sık duyar olmaya başladık. Blue Beam Projesi; hologram teknolojisinin son aşaması kullanılarak, gösterilmek istenen figürleri insanlara göstermektir. (Gökyüzünde, bulutlarda insan figürü, melek figürü vs. oluşturmak gibi…) Ünlü bir söz vardır; seeing is believing. Yani: görmek inanmaktır. Bu ilkeden hareketle insanların inançlarını dahi yönlendirmeye ve manipüle etmeye çalışmaktadırlar.
Zaten algı amaçlı yapılan büyük bütçeli filmler, diziler, animasyonlar ve benzeri medyatik sunumlar sayesinde, beyinlere kazınan subliminal mesajlarla insanları istedikleri şeylere inandırmaya çalışmaktadırlar.
Belli inançları yok ederek kendi inanışlarını empoze edip kitleleri yapay zekâ teknolojileri kullanılarak yönlendirmek, kontrol altına almak… Belli yerlerde belli siluetler oluşturmak, kendi amaçları doğrultusunda insanların inanışlarını duygu ve düşüncelerini manipüle etmek yönlendirmek istemektedirler.
Tüm bunlar, kötü amaçlar doğrultusunda kullanılmak istenilen bilimsel ve teknolojik komplikasyonlardır. Bu konulara değinmemizin nedeni, sınırsız özgürlük arayışındaki günümüz insanını bekleyen ve paradoksal biçimde özgürlüklerini yok edecek gelişmelere dikkat çekmek içindir.
Düşünsenize; nasıl giyinmenizden, neleri yiyip içmenize, nasıl konuşmanızdan, zevklerinize, her türlü tercihlerinize, nasıl düşünmenizden nelere inanmanız gerektiğine varıncaya değin beşikten mezara tüm hayatınızın denetim, kontrol ve gözetim altında tutulduğunu ve bir üst akıl tarafından dizayn edildiğini düşünün. Nerede kaldı özgürlük!?
Tüm bunlar; iflah olmaz, sınır tanımaz, tatminsiz insan ihtiras ve egosunun patolojik yansımalarıdır. Özgür olacağım derken her geçen gün egosunun kölesi haline gelmektedir.
Bütün bunları anlatmaktan maksadım karamsar ve kötümser bir tablo çizmek değil. Şunu bilelim ki, çok tarihî olayların ve kırılmaların yaşandığı ve yaşanacağı bir zaman diliminden, tehlikeli kavşak ve virajlardan geçtiğimiz bir hakikat. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) 1400 yıl öncesinden haber verdiği olaylar mucizevi bir şekilde yaşanılanlarla örtüşüyor, adeta canlı yayın izlenircesine vuku buluyor. Konunun güzel olan tarafı; tüm bu yaşanılanların sonucunda pesimist iddia ve beklentilerin aksine ikinci bir saadet çağının yaşanılacağı, mutlu ve güzel günlerin geleceği hususu. Yaşanılanları bir cümleyle özetlemek gerekirse: Aslında tüm dünyamız hayırlı bir doğumun sancılarını yaşıyor.
Sonuç olarak ifade edilmesi gereken husus şudur ki: İnsanların dünya hayatında ayaklarını kaydıran esas olgu; yaşam tarzı, dünya görüşü, hayat felsefesi, sınırsız özgürlük… biçiminde adlandırdıkları ego, heva ve hevesleridir. Tüm bu heva ve hevesler, yüce Yaratıcımızın beyanına göre birer İlah ya da Tanrı konumundadırlar ve insanoğlunu sürekli olarak doğru yoldan saptırmaktadırlar.
Yapılması gereken: Egoizm denilen nefsaniyetin; özgürleşmek şöyle dursun, insanı köleleştiren her türlü negatif etkilerinin kapsam alanı dışına çıkarak ilahî yazılım programı olan fıtratla buluşmak olmalıdır.
Yazımızı, hayatı ve anlamını çok çarpıcı bir biçimde özetleyen ve tanımlayan şu ilahî beyanla noktalayalım:
“Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah’ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir.” (Hadîd 57/20)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.