Osmanlı Bilim Tarihi ve Mirası / Prof. Dr. Yavuz Unat

Osmanlı Bilim Tarihi değerlendirmelerinde belirtilen “gerilemeci tarih yaklaşımı” ifadesinden ne anlamalıyız? Objektif bir bakış açısını yakalamak için elimizde ne tür kriterler ve veriler var?
Gerilemeci tarih yaklaşımına göre Osmanlılar, 17. yüzyıldan sonra gerilemeye başlamışlardır. Bu yaklaşım siyasî ve toplumsal açıdan tartışmalı ise de bilim tarihi açısından Osmanlıların bilimde ortaya çıkan gelişmelere nazaran gerilediği bir gerçektir. Bilim, evrensel bir bilgi türüdür. Yazılı kaynaklar esas alınırsa bilimin temellerinin Eski Mısır ve Mezopotamya’da, M.Ö. 3000’ler civarında atıldığını biliyoruz. Eski Mısır medeniyeti ve Mezopotamya’daki uygarlıklar daha çok pratik kaygılarla matematik, astronomi, tıp gibi bilimlerin temellerini atmışlar, sonrasında ise Antik Grek uygarlığı M.Ö. 8. yüzyıldan sonra bilimi nedensel çerçeveye oturtarak kuramsal safhaya ulaşabilmişlerdir. M.S. 9. yüzyıldan sonra ise İslam uygarlığı Yunancadan Arapçaya yapılan çevirilerle Grek uygarlığının ulaştığı seviyeyi çok daha yüksek seviyeye taşımayı başarmıştır. 12. yüzyıldan sonra da Batı, Arapçadan Latinceye ve Yunancadan Latinceye yapılan çeviriler neticesinde bilimsel kaynaklara ulaşarak Rönesans’a giden yolda önemli adımlar atmıştır. 16. yüzyıl sonlarına kadar Batı ile bilimsel açıdan yarışabilen Osmanlı Devleti maalesef Rönesans sonrası bilimdeki gelişmeleri takip edememiş ve 17-19. yüzyıl arasında Batı’daki bilimsel çalışmalara ulaşamamıştır. Modern bilimsel gelişmeler Osmanlılarda ancak 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra kabul görmüş ve eğitim hayatında yer almıştır. Örneğin Kopernik, Kepler, Galileo ve Newton gibi bilim insanlarının çalışmaları ancak 1850’lerde derslerde tam manasıyla okutulabilmiştir.
Osmanlılarda bilimin tarihsel gelişimine ilişkin olarak kriterler bilim kitaplarıdır. Osmanlılar döneminde yazılmış bilim eserlerinin içeriği ile o dönemdeki bilimsel gelişmeler karşılaştırılmalı olarak incelenmelidir. Osmanlı bilim eserlerinin bir dökümü, Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu öncülüğünde IRCICA yayınları tarafından 17 ciltlik bir seri halinde yayımlanmıştır. Bu çalışma Osmanlı bilim tarihi çalışmalarımız için önemli bir rehberdir.
Osmanlı bilim tarihi çalışmaları Türkiye’de ve dünyada çeşitli üniversitelerde yapılmaktadır. Birçok kaynak da incelenmiş ve literatüre kazandırılmıştır. Bunlar arasında Ali Kuşçu’nun, Takiyüddin’in, İbrahim Müteferrika’nın, Matrakçı Nasuh’un, Piri Reis’in, Salih Zeki’nin eserleri sayılabilir. Ne var ki daha birçok bilim eseri günümüz Türkçesine kazandırılmamış ve değerlendirilememiştir.
Osmanlı bilim tarihinin konuları nelerdir? Bu bilimsel miras, kendi dönemlerinde kimlerin eliyle şekillenmiştir? Araştırmacı âlim profiline uyan isimler kimlerdir? Ortaya ne koymuşlardır?
14. yüzyılda tarih sahnesine çıkan Osmanlı İmparatorluğu, egemen olduğu topraklar üzerinde kendisinden önce var olmuş kültürlerin kalıntılarını da ister istemez devralmıştır. Bundan dolayı Osmanlı biliminin başladığı tarihi kesin olarak belirlemek güçtür. Ancak ilk bilimsel kurumların açılış tarihini esas almak doğru ve pratik bir yol olarak gözükmektedir. Bu yaklaşım esas alındığında Osmanlı dünyasında ilk medrese olan İznik medresesinin açıldığı 1330 tarihinden itibaren bilimsel bir etkinliğin başladığını söylemek yanlış olmaz. Daha sonra yine Orhan Bey zamanında Bursa’da Lala Şahin Paşa tarafından ikinci bir medresenin daha açıldığını görmekteyiz. Bu medreselerde fıkıh, kelam gibi naklî ve matematik, astronomi, tıp gibi aklî bilimler okutulmaktaydı.
Osmanlıların bu ilk dönemlerinde etkinliklerini daha çok ülke dışında sürdürmesi dolayısıyla Kadızade-i Rumî bir tarafa bırakılacak olursa matematik ve astronomi çalışmaları yapan kimse yoktur. Ancak coğrafya ve tıp alanında bazı önemli çalışmalar yapılmıştır. Coğrafya alanında Kazvinî’nin Acayib el-Mahlûkat adlı kitabı Rükneddîn Ahmed tarafından Türkçeye çevrilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğundaki ilk tıp eserleri arasında Murad İbn İshak’ın Edviye-i Müfrede adlı eseri akla gelir. Onun eseri sadece ilk tıp eseri olarak nitelendirilmesinden kaynaklanmaz, aynı zamanda eser Türkçe yazılması dolayısıyla Türkçe tıp terminolojisi içermesi açısından da önem taşır.
15. yüzyıl ise Osmanlı bilim ve kültür tarihi açısından bir atılım dönemi niteliğindedir. Bu dönemde II. Murad Edirne’yi ele geçirince devletin başkentini Bursa’dan buraya taşımış ve buna bağlı olarak Edirne de bir bilim ve kültür merkezi haline gelmeye başlamıştır. Ancak asıl belirleyici gelişme Fatih’in İstanbul’u almasından sonra başlamıştır. Fatih, İstanbul’u önemli bir bilim ve kültür merkezi konumuna getirmek için başlangıçta mevcut kilise ve manastırları medreseye dönüştürerek zaman kazanmaya çalışmış, ardından da hızla dönemin önde gelen eğitim kurumları olan Semaniye Medreselerini yaptırmıştır. Vakıf gelirleriyle varlığını sürdüren bu medreselerde eğitim parasız ve yatılıydı. Ayrıca ileri sınıflarda okuyanlara burs da verilmiştir. Fatih bu eğitim kurumunun gelişmesine çok önem vermiş, desteklemiş ve bu amaçla açılış törenlerine katılmış, zaman zaman da dersleri izlemiştir. Aynı şekilde Ayasofya ve Zeyrek medreseleri de bu dönemde açılan diğer eğitim kurumlarıdır.
Bu kurumların eğitim programlarından anlaşıldığı kadarıyla pozitif bilimlere de yer verilmiştir. Bunun nedeni bu medreselerin eğitim programlarını Ali Kuşçu ve Molla Hüsrev’in hazırlamış olmalarıdır. Bunda özellikle Ali Kuşçu’nun Semerkand’da Kadızade-i Rûmî’nin yanında yetişmiş olmasının etkisi büyüktür.
İstanbul’u fethederek 1100 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu’na son vermek suretiyle Ortaçağı kapatan ve Yeniçağı başlatan Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı tarihi için olduğu kadar dünya tarihi için de özel bir kişiliktir. Onun bu niteliği, savaş meydanındaki başarılarının dışında, fikir alanındaki seçkinliğiyle de zenginleşir. Fatih, daha önce babasının ve bütün dedelerinin düşünce adamlarına çok olumlu yaklaşımlarının epeyce ötesine geçmiştir. Hem bizzat kendisi bilim, felsefe ve sanatla ilgilenmiş hem de bu konularla uğraşan uzmanları desteklemiştir. Bu yönüyle Fatih, bize Uluğ Bey örneğini tekrarlar gibi görünmektedir.
Fatih, çok açık fikirli, bağnazlıktan uzak ve cesurca görünen davranışlar sergilemiştir. Meşhur İtalyan ressam Bellini’ye portresini yaptırmış ve sarayının duvarlarını fresklerle süsletmiştir.
Bir kültür adamı olarak Fatih, fethettiği İstanbul’un bir kültür merkezi de olması için büyük gayret sarf etmiştir. Bu işe önce eğitim kurumlarından başlamış, İstanbul’u alınca buradaki büyük kiliseleri camiye dönüştürmüş, bunların papaz odalarını da medrese haline getirmiştir. Bu medreselere devrin meşhur bilginlerini müderris olarak atamıştır. Bu müderrisler arasında Ali Kuşçu, Mevlâna Alâüddin Tûsî, Bursalı Hocazâde Muslihiddin Mustafa, Molla Hüsrev, Molla Zeyrek, Hızır Çelebi başta gelir. Fatih Külliyesi tamamlanıncaya kadar eğitim bu medreselerde sürdürülmüştür. Yapımına 1462 yılında başlanan ve 1470’de tamamlanan meşhur Fatih Külliyesi’nde ise cami, imaret, tabhâne, kütüphane, kervansaray, dârüşşifâ ve türbenin yanı sıra medrese de vardı. Bu medrese “Sahn-ı Semân” adıyla bilinmektedir.
Fâtih, İstanbul’u bir kültür merkezi haline getirmek için, tıpkı Hellenistik Çağda İskenderiye Kralı Ptoleme’nin yaptığı gibi, meşhur bilginleri İstanbul’a davet etmiş, bu hususta hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştır. Ali Kuşçu, Alâüddin Tûsî onun gayretleriyle İstanbul’a gelmişlerdir.
Fatih’in başlattığı yenileşme hareketleri kendisinden sonra bir süre daha devam etmiştir. Buna karşılık 16. yüzyıl ise imparatorluğun en geniş sınırlara ulaştığı bir yüzyıl olmuştur. Buna bağlı olarak yönetim yapısı, sosyal yapı, bilim ve sanat açısından ise tam anlamıyla doruğa ulaşılmıştır.
16. yüzyılın bilim kurumları bakımından en önemli yeniliği ise özel tıp ve matematik medreselerinin açılmış olmasıdır. Fatih gibi Kanuni de bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin bulunduğu yerde bir külliye kurdurmuştur. Külliyede yer alan medreselerden birisi tıbba, diğeri de matematiğe ayrılmıştır. Süleymaniye medreselerinin de Fatih medreselerinde olduğu gibi zengin kütüphaneleri bulunmaktaydı. Bu dönemin bilim açısından en önemli olayı ise III. Murat’ın, eğitimini Mısır’da yapmış olan astronom ve matematikçi Takîyüddîn’e bir gözlemevi kurdurtmasıdır. 1575 yılında kurulan ve faaliyetine başlayan bu gözlemevi maalesef uğursuzluk gerekçe gösterilerek 1580 yılında yıktırılmıştır.
16. yüzyılda gelişme gösteren bir diğer dal da coğrafya, özellikle de deniz coğrafyasıdır. Bu yüzyılda Osmanlılar denizlere açılmış, Akdeniz bir Türk gölü haline getirilmiştir. Bunun sonucu olarak coğrafî bilgilerde bir artış olmuş ve önemli gelişmeler elde edilmiştir. Bu konuda çalışanlardan birisi Piri Reis, diğeri de Seydi Ali Reis’tir.
17. ve 18. yüzyıl ise imparatorluğun bilimsel yönden Batı ile arasının iyice açıldığı ve siyasi bakımdan çökmeye başladığı bir dönemdir. Bu yüzyılın en önemli başarısı geç de olsa matbaanın kurulmasıdır.
18. ve 19. yüzyıldan sonra Osmanlılar, yenileşme hareketleriyle birlikte Batı’daki bilimsel çalışmaları takip etmişler ve bu çalışmaları Osmanlı Türkiye’sine getirmeye çalışmışlardır.
Hangi dönemlerde Osmanlı bilim hayatı daha verimli geçmiştir? Nedenlerine dair neler söylenebilir?
Osmanlı bilim hayatının en verimli olduğu dönem Fatih ile başlar ve 16. yüzyılda sona erer. Bu dönemde yukarıda da belirttiğimiz gibi Ali Kuşçu gibi bilimsel açıdan yetkin bir bilim insanıyla karşılaşırız. Öyle ki onun astronomi konusunda yaptığı çalışmaların Kopernik’e kadar ulaştığı artık günümüzde bilinmektedir. Bu ivme ile Osmanlılarda birçok önemli bilim insanı karşımıza çıkacaktır. Piri Reis bunlardan sadece biridir. Yine Takiyüddin, 16. yüzyılda Batılı matematik ve astronomlarla karşılaştırıldığında oldukça önemli çalışmalar yapmıştır. Örneğin ondalık kesirleri ilk defa o kullanmış ve Batılı astronom Tycho Brahe ile aynı dönemde saatleri ilk defa astronomide kullanmayı başarmıştır. Ne var ki bu çalışmalar, Takiyüddin’in kurmuş olduğu İstanbul Gözlemevi 1580 yılında yıktırıldıktan sonra daha ileriye taşınamamıştır. Sonrasında da Batı’da bilimsel devrimlerin yaşanmasıyla birlikte modern bilimlerin temelleri atılmış, kimyada, fizikte, astronomide, matematikte yeni alanlar ortaya çıktığı gibi kuramsal değişimler yaşanmıştır. Osmanlılar bu değişimi yakalayamamışlardır. Tabi bunun nedenleri vardır. Batı’da özellikle yeni kıtanın bulunması Osmanlı’nın ekonomisini zayıflatmış, ayrıca okyanus aşırı gemi teknolojisine de Osmanlılar uyum sağlayamamışladır. 17. yüzyıldan sonra Batı karşısında alınan yenilgiler tartışılmış ve anlaşılmıştır ki Batı’da artık savaş teknolojisi yeni fizik ve kimya kuramlarıyla ele alınmaktadır. Bu nedenle eğitimde yenileşme hareketi başlamış ve Mühendishaneler kurulmuştur. Ancak Osmanlılar pratik kaygılar nedeniyle daha çok teknolojik yeniliklere yönelmiş ve teknolojik gelişimin arkasında yatan teorik gelişmeleri almada isteksiz davranmışlardır. Örneğin Galileo, Kepler, Newton gibi bilim insanlarının çalışmaları ancak 1850’lerde okutulmaya başlanmış ve daha da önemlisi Osmanlılar, 1830’lu yıllara kadar Batı’da artık tartışmasız olarak kabul gören Kopernik’in güneş merkezli evren kuramını kabul etmemişlerdir. Yine matematikte 18. yüzyılda önemli değişimlere neden olan diferansiyel çalışmaları Osmanlılara ancak 1830’lardan sonra girmiştir. Osmanlılara modern bilimin girişinde en önemli isim ise Hoca İshak Efendi’dir. Hoca İshak Efendi, 1834 yılında Mühendishanenin başına geçtikten sonra okutulan bütün ders kitaplarını kaldırmış ve kendisinin kaleme aldığı dört ciltlik Matematiksel Bilimler Mecmuası adlı eserini okutmaya başlamıştır. Bu eser bilimin birçok alanında yeni çalışmaları içermektedir.
Bu çalışmaları dönemsel olarak Avrupa bilim hayatıyla kıyaslamak mümkün müdür? Bu karşılaştırmalarda mutlaka iniş ve çıkışlar olmalı. Sizce nedenleri nelerdir? Geri kaldık ya da daha iyiyiz şeklinde kıyas kabilinden, o dönemlerdeki psikoloji ve karşılaştırmalar bize neler söylüyor?
Böyle bir kıyaslama yaptığımız takdirde şöyle bir durum ortaya çıkar: Aşağı yukarı 1500’lere kadar, matbaayı ve Leonardo da Vinci’yi saymazsak Doğu’da ve Fatih dönemi sonrasında Osmanlılarda bilimsel çalışmalar Batı’ya nazaran yüksek bir noktadadır. Hatta bu tarihi 1580’lere kadar (İstanbul Gözlemevi’nin yıkılış tarihi) kısmen de olsa uzatabiliriz. Ancak Kopernik kuramının tanınmasından ve özellikle 1550’lerden sonra Batı’da bilimsel çalışmalar hızlanırken Osmanlılarda bilimsel çalışmalar eski yöntemlere dayanarak devam etmiştir. Batı’daki bilimsel gelişmeler 18. yüzyıldan sonra aktarılmaya başlanmışsa da başarılı olduğu söylenemez. Üstelik İbrahim Müteferrika’nın matbaayı kurma girişimi de başarıya ulaşmamış ve bu ilk matbaada bilim eserlerinden ziyade pratik amaca hizmet için daha çok coğrafya eserleri ve haritalar basılmıştır. Osmanlılar ancak 19. yüzyıl sonlarında bilimde istenen seviyeye ulaşmış ve Salih Zeki, Mehmet Nadir gibi dünyaca tanınan bilim insanları çıkarabilmiştir. Ne var ki birkaç bilim insanı dışında uluslararası bir başarıdan söz edemiyoruz. Ayrıca bilimin gelişmesi için gereken bilimsel kurumları da dikkate alırsak Osmanlılarda bu kurumların da çok geç tarihlerde kurulduğuna dikkat çekmek gerekir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.