Parçalanmış Ailelerde Çocuk Olmak / Prof. Dr. Ünal Şentürk

Aile, toplumsal yapıdaki vazgeçilmezimiz… Yaşanılanlara bağlı olarak, toplumun temel birimi olan ailenin yapı ve işleyişinde farklılıklara yol açan durumları nasıl değerlendiriyorsunuz, gözlemleriniz nelerdir?
Toplum; sınırları belirlenmiş bir coğrafik alan, onun üzerinde yaşayan, özellikleri farklı bir nüfus kitlesi, kurumlar, değerler, normlar, gelenek-görenek ve adetlerin birbirleriyle yakın ilişkilerinden örülü/oluşmuş bir bütündür. Bunların her biri bir araya gelerek sosyal yaşamı mümkün kılan toplumsal yapıyı meydana getirmektedir. Her biri, birey ve toplum açısından farklı öneme, ayrı bir işleve sahip olan bu unsurlar toplumun yapı taşlarıdır. Aile, bir kurum olarak toplumsal yapının önemli bir parçasıdır. Ekonomi, siyaset, din, eğitim, sağlık ve hukuk vb. kurumlar gibi aile de toplumsal yaşamın ihtiyaçlarından doğmuş ve insanlar arasındaki ilişkilerden oluşmuştur. Bahsi geçen her kurum veya yukarıda kabaca değinilen toplumsal yapının (coğrafya, nüfus, değerler, normlar…) her unsuru, toplumun vazgeçilmez niteliğindedir. Her biri ayrı bir işlev yerine getirerek, insan ve toplum yaşamına ait bir görev üstelenerek ortak yaşamın kurulması ve ilerlemesini sağlamaktadır. Bunlardan hiçbirinin diğerlerinden üstünlüğü söz konusu değildir. İlkel insandan günümüze kadar her toplumsal aşamada toplumsal yapının her biri farklı görevleriyle vardır. Bu açıdan bakıldığında aile, bir kurum, sosyal bir ortam, ilk doğal grup olarak toplumsal yaşamın önemli bir parçasıdır.
Canlılar âleminde yetersizlikleri ve sınırlılıklarıyla dünyaya gelen canlı insandır. Diğer canlılar, doğada bir başkasının çok fazla yardımı olmadan içgüdüleri ve kendi yaşamını kolaylaştıracak organlarıyla (boynuz, kürk, toynak, gaga vb.) dünyaya gelirken insan için bunu söylemek pek mümkün değildir. Kendisine yardımcı olacak, onu koruyup kollayacak, yaşama kendi ayakları üzerinde duracak seviyeye gelinceye kadar kendisini destekleyecek bir güce, insana ve rehbere en çok ve uzun süre ihtiyacı olan canlı, insandır; insan yavrusudur. İnsan, dünyaya güçsüz ve aciz olarak gözünü açar. Onun bu sınırlılığı, tarihin en eski kurumu olarak tanımlanan aile kurumunu ortaya çıkarmıştır. İnsan başta anne babası gibi ebeveynleri olmak üzere aile üyelerinin yardımı, onların yakın sevgisi, desteği ve samimi ilişkileriyle büyüyerek kendi yaşamını sağlıklı bir şekilde yürütebilmektedir. Binlerce yıllık insanlık tarihi bir yönüyle değişim ve dönüşüm tarihidir. Çok farklı dinamiklerin bir araya gelmesiyle oluşan bu değişim ve dönüşümler toplumsal yapının içerisinde şekillenmekte; etki ve sonuçlarını da aynı şekilde burada göstermektedir. Aile de bir yapı unsuru olarak diğer unsurlardaki değişimlerden etkilenmektedir. Modernleşme, sanayileşme, kentleşme ve küreselleşme gibi özetlenecek değişimler bütünü etkilerini ailede göstermektedir. Evlilik yaşından, çocuk sayısına; evlenme türünden evdeki otoritenin kaynağına kadar birçok noktadaki aile içerikli değişim, toplumsal yapıdaki değişimin etkilerini göstermektedir. Bugün kadının aldığı eğitime bağlı olarak çalışma hayatına yoğun katılımı, evlenme yaşının yükselmesi, çocuk sayısının düşerek ailenin çekirdekleşmesi, otoritenin eşler arasında eşit bölündüğü gibi çocukların da artık otoriteye dahil olması, evliliklerden beklentilerin değişmesi, hatta yetişkin insanların artık bekar kalmayı düşünmeleri, daha önce ailenin üzerinde olan yaşlı ve hasta bakımlarının artık kurumlara devredilmesi, çocuk eğitiminde tek kaynak olan ailenin bunu resmî kurumlarla birlikte yürütmesi aile ve evlilik bağlamındaki değişimler olarak nitelendirilebilir.
Toplumsal olarak ne tür sosyolojik olaylar ve süreçler yaşanıyor? Ailenin yapısal değişiminde, işleyişinde ve işlevselliğinde olumsuzlukları tetikleyen durumlar nelerdir? Sosyal yapılardaki bu değişimin nedenlerine dair neler söylenebilir? Bu yapıları ayakta tutan toplumsal ögelerde ne tür değişiklikler gözlemliyorsunuz?
Biraz önce de yukarıda bahsettiğim gibi yüz binlerce yıllık insanlık tarihi aslında bir toplumsal değişim tarihidir. Ünlü filozof Herakleitos: “İki kez aynı nehirde yıkanamazsınız. Su akar gider.” derken bu toplumsal değişime işaret etmektedir. Tarihin hemen her döneminde ve dünyanın hemen her yerindeki insan topluluğu şekli, içeriği, hızı, oranı, nedeni ve sonucu farklılık taşıyan değişimi deneyimleyerek bugüne kadar gelmiştir. Elbette kabul etmeliyiz ki akıllı üretimin yapıldığı, dijitalleşmenin yoğun bir şekilde gerçekleştiği, nanoteknoloji ve yapay zekânın varlık bulduğu günümüzde değişimin hızı, oranı ve etkisi geçmişteki benzerlerinden çok farklıdır. Gün içerisinde bile bilginin sabahtan akşama eskiyebildiği günümüzde değişim çok daha hızlıdır. Daha çok teknolojik ve bilimsel içerikli olan bu değişimler, ekonomiden siyasete, hukuktan eğitime hemen her alanı, kurumu; sosyal ilişkileri ve değerler dünyasını derinden etkilediği gibi aile kurumunu, evlilik ilişkilerini de etkilemektedir. Tarım ve hayvancılık gibi bir üretim modelinden enformasyon toplumuna geçiş, eğitimin önemine bağlı olarak okuma yazma oranının artması, dünya nüfusunun büyük bir bölümünün kentlerde metropollerde yaşamaya başlaması, sosyal hareketliliğin artması, sekülerleşme veya dünyevîleşmenin artması, iletişim ve teknolojinin kullanım alanının her geçen süre artması aile ve evlilik olgusunda da etkilerini göstermektedir. Toplumsal yapının hem nedeni hem de sonucu olan bu değişimler, bir bütün olarak içinden çıktığı toplumun hemen her noktasında deneyimlenmektedir. Farklı yönü, araçları ve sonuçları olan bu değişimlere göreceli olarak hemen her toplum, insanlar arasındaki ilişkiler ve onların etkileşimlerinin bir ürünü olan kurumlar uyum sağlamaktadır.
Aile olgusundaki aşınma, boşanmaları da beraberinde getiriyor. Boşanma sebeplerinde ağırlıklı olarak neler dikkatimizi çekiyor?
Sanayileşme, modernleşme ve kentleşme süreçleri kendi değerlerini ve ilişkiler ağını beraberinde getirmektedir. Rasyonelleşme, bireyselleşme, maddiyatçılık, bencillik, acelecilik, tahammülsüzlük bu süreçlerin daha çok gündemde tuttuğu ya da yapılandırdığı bir durumdur. Kentte yaşamaya başlayan, sanayi ve hizmet sektöründe istihdam edilen, dünyadaki değişimleri yakından takip eden, farklı ülke, toplum ve kültürlerdeki gelişmelerden artan iletişim teknolojisiyle etkilenen birey, geleneksel toplumdaki insanlardan çok farklı bir dünya oluşturmaktadır. Artık modern insan başta anne babası, ailesi, akrabaları, gelenek görenek ve sosyal çevresini mutlu etmek ya da onlara uygun olarak yaşamak durumunda hissetmemektedir. Daha özgür, akılla hareket etmeyi, kendi kararlarını kendisi verip sonuçlarına katlanmayı, doğup büyüdüğü yerde değil de geleceğini gördüğü yerde yaşamayı; istediği kişiyle hazır olduğunda evlenmeyi düşünmektedir. Bugünkü koşullarda bunları daha mantıklı bulan modern birey, farklı bir yaşam önceliği belirlemektedir. Aile kurmanın ekonomik, sosyal ve psikolojik maliyetinin artması, artan eğitim süresi, iş bulma ve işte yükselme koşullarının zorluğu karşında evlenme yaşının yükselmesi, bekâr kalmanın eskisi kadar anormal olarak karşılanmaması aile ve evlilikte birtakım değişimi oluşturmaktadır. Geleneksel değerlerden uzaklaşma, ailenin eğitim, hasta ve yaşlı bakımı gibi klasik sorumluluklarını modern kurumlara devretmesi toplumdaki yerleşik aile algısını aşındırmaktadır. Bunlar bir araya gelip somutlaştığında ise başta geçimsizlik, iletişimsizlik, şiddet ve tahammülsüzlükler olarak boşanmaları artırmaktadır.
Ayrı yaşama ve evlilik dışı yaşama olgularının, aile yapısını olumsuz etkilediği konusu, toplumsal normlarla ilgili düşünce değişimlerini de yansıtıyor. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aslında her sorunuz ve onlara verilecek cevaplar birbiriyle ilişkili. Yukarıda değindiğim, açıklamaya çalıştığım gibi toplum, toplumsal yapı ve unsurları; yani insanların yaşamını sürdürdüğü yer, nüfus, kurumlar, değerler ve bunların bir sonucu olan sosyal ilişkiler sürekli değişmektedir. Dünün anormal, yanlış, çirkin, ayıp veya suç olarak değerlendirilen bir tutum ve davranışı bugün gayet normal, doğru, uygun veya meşru olarak nitelendirilebiliyor. Bu toplumsal değişimin kendisidir. Ekonomi, sosyal, siyasal ve kültürel arka planlı değişimlere bağlı olarak aile ve evlilik ilişkileri de değişmekte, dönüşmekte ve geçmiş uygulamalardan farklı alternatifler oluşturmaktadır. Geçmişten daha fazla insan bekâr ve yalnız yaşamayı, arkadaşlık veya birliktelik olarak isimlendirdikleri evlilik dışı yaşantıyı tercih etmekte, “sivil evlilik” olarak isimlendirerek bunları normalleştirebilmektedir. Yürütülemeyen evlilikler boşanmayla sonuçlanmakta; ekonomik bağımsızlığı elde eden kadın gerek yasal haklarını devreye sokarak gerekse toplumsal desteği /değişen kabulleri yanına alarak boşanma kararını daha rahat alabilmektedir. Bunların tümü ister kabul edelim, ister etmeyelim, ister karşı çıkalım sorgulayalım isterse normalleştirelim “sosyolojik değişim”in kendisidir. Modernleşmenin gücüdür. Modernleşme, ona karşı olanları bile değişime zorlayan bir hegemonik güce sahip olarak toplumu değişime zorlamaktadır.
Ailede parçalanmanın çocuk bağlamında sebep olduğu sosyal problemler, aslında konunun en can alıcı yönü. Akademik çalışmanızla ilgili olarak sormak gerekirse, parçalanmış aile çocuklarında neleri gözlemleyebiliriz? Onların psikolojik durumları, gelecek tasavvurları, eğitim sorunları, suça eğilimlerine dair neler söyleyebilirsiniz? Bu sosyal problemleri ortadan kaldırmak veya azaltmak için neler yapılabilir?
Dünyaya güçsüz, savunmasız ve hazırlıksız gelen insan yavrusu yaşamını başta anne ve babasına, ailedeki diğer üyelere ve onlarla olan ilişkisine borçludur. Kendi kendine beslenmeyi, neyi ne zaman yiyeceğini, nereden temin edebileceğini, ne zaman uyuyup uyanacağını tek başına beceremeyen, belirleyemeyen çocuk, en basitinden en karmaşığına kadar günlük hayattaki bilgilerini ilk ve doğal olarak aile üyelerinden anne babasından temin etmektedir. Ana dilini anne babasından öğrenen çocuk, toplumsal yaşamı kolaylaştıran her tür bilgiyi sosyalleşme diye tanımlanan süreç içinde aile üyeleriyle olan iletişim ve etkileşimle kazanmaktadır. Anne babanın yakın sevgi ve ilgisi, şefkatli yaklaşımıyla karşılanan çocuk kendini güçlü hissetmekte, özgüvenli bir kişilik kazanmaktadır. Toplumu tanıdıkça, toplumdaki kuralları benimsedikçe kendisinin dışında güçlü bir dünya olduğunu kavramakta ve sosyal bir varlık olma yolunda ilerlemektedir. Okul yaşantısında eğitim için desteklenen, motive edilen, ilgilenilen hemen her konudaki ihtiyaçları karşılanan çocuk; derse, öğrenmeye daha heyecan duymaktadır. Ödevi takip edilen, sıkıştığında aile üyelerinden rehberlik hizmeti alan çocuk başarılı bir eğitim sürecine girmektedir. Anne babası arasında sağlıklı bir iletişimi gören çocuk, daha mutlu olmaktadır. Evde aile üyeleriyle birlikte geçirilen süresi artan bu olanakları yakından deneyimleyen çocuk hayata daha olumlu bakabilmektedir. Ancak, ailenin boşanma gibi nedenlerle parçalanması, çocuğun bu süreçlerden olumsuz etkilenmesine neden olmaktadır. Ailenin parçalanmasına neden olan boşanmanın tatsız bir geçmişine şahit olan çocuk, kendisini sorumlu hissetmektedir. Etrafında anne babasıyla yaşayan çocuklar varken, kendi anne babasının boşanmasını anlamlandırmamakta ve bu noktada kendini sorumlu tutmaktadır. Bu duygu durumuna bağlı olarak mutsuz olmaktadır. Rehber olması gereken anne babanın geçimsizliği, çatışması, birbirlerine hakaret, suçlama ve şiddetiyle karşılaşan çocuk, muhtemel sorunlar karşısında yalnız kalmaktadır ya da kendini savunmasız ve güçsüz hissedebilmektedir. Boşanma sürecinde anne babaların birbirini suçlaması karşısında çocuk şaşkınlık duymakta; birini diğerine tercih etme ikilemini yaşayabilmektedir. Sevgi, ilgi, destekten mahrum kalma riski yaşayan parçalanmış aile çocuğu bu ihtiyaçlarını giderme noktasında sorunlar yaşamaktadır. Kendini değersiz hisseden çocuk, eğitimde başarısız olabileceği gibi her geçen süre sosyal dünyadan uzaklaşmakta ve geleceğe karamsar bakabilmektedir. Suç işleyenler, şiddet olaylarına yönelenler, evden kaçanlar, sokakta yaşayanlar, intihar eğilimliler, ruh sağlığı yaşayanlar içerisinde parçalanmış aile çocuklarının daha yoğun yer edinmesi aile çocuk ilişkisini çok net açıklamaktadır. Ancak buradan her boşanan anne babaya sahip olanların bunları yaşayacağı varsayımını ileri sürmek sosyolojik öğretiye ters düşmektedir. Çocuğun yaşı, cinsiyeti, anne baba ile çocuk arasındaki ilişkinin niteliği, anne babanın eğitimi bu noktada farklı sonuçlar doğurabilmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.