Kendini Damgalamak: Benliğin Kendi Üzerindeki Sessiz Şiddeti / Psikolog Pınar Epik

Bugün, hayatımızın içinde bilinçli ya da bilinç dışı birçok kez yaptığımız bir konudan bahsedeceğim: Damgalamak.
Damgalamak deyince, belki sizin de aklınıza hemen diğer insanlara dair ön yargılar ya da ilişkilerinizde etiketlediğiniz kişiler gelir. Bunları konuşacağız ama ondan önce şunu belirtmek isterim:
Belki de damgalamayı en önce yaptığımız kişi, kendimiziz.
“Ben yetersizim.” “Ben zaten beceriksizim.” “Ben hastayım.”
Bu tür cümleler, kendimize vurduğumuz görünmez damgalardır.
Özellikle ruhsal olarak zorlanan bireyler, toplum tarafından “bağımlı”, “alkolik” gibi etiketlerle anıldıklarında, sanki benlikleri yokmuş gibi algılanırlar. Oysa bu yalnızca bir “etiket” değil, aynı zamanda bir benlik yarasıdır.
Damgalamak Ne Demek?
Damgalama, kişinin içinde yaşadığı toplumun “normal” saydığı ölçülerin dışında görülmesi nedeniyle, diğerleri tarafından saygınlığını azaltıcı bir leke atfedilmesidir (Soygür, 2004). Toplumun “kusurlu” veya “farklı” olarak nitelediği birey, zamanla bu etiketin altında kendi kimliğini şekillendirmeye başlar. Ve bu süreç, kazanılmış bir kimlik yarasına dönüşür.
Damgalanmanın Kökeni ve Bireyin İçselleştirilmiş Yükü
Tarihe baktığımızda, birini damgalamanın temelinde “normal” ve “anormal” olanın nasıl tanımlandığı yatar.
“Normal” kime göre, hangi döneme göre, hangi kültürel bağlama göre değişmiştir?
Özellikle kadınlar, tarih boyunca ruhsal olarak zorlandıklarında “cadı” kimliğiyle damgalanmış, “içine şeytan kaçmış” denilerek dışlanmışlardır. Kadınların haklarının olmadığı, seçim özgürlüklerinin kısıtlandığı dönemlerde, toplumun kadına biçtiği roller bireyin iç dünyasında suçluluk, utanç ve damgalanma hissini pekiştirmiştir.
İçsel olarak bastırılan arzular ve ketlenen ihtiyaçlar, sonunda semptomlar olarak kendini göstermiştir.
Birini damgalarken -ya da kendimizi damgalarken- insan olarak bu zorluğun altındaki asıl meseleyi gölgeliyoruz.
Ön yargıları ve etiketleri bir kenara koyduğumuzda şu soru kalıyor:
“Ben kimim ve aslında neye ihtiyacım var?
İçselleştirilmiş Damgalanma: Toplumun Etiketini Kendi Kimliğine Taşımak
Toplum önce bireyi damgalar; zamanla birey de bu damgayı içselleştirir.
Kişi kendisini toplumun gözünden görmeye başladığında, iyileşmenin en önemli adımı olan kendilik kabulü yara alır.
Birey, toplumun “tehlikelilik”, “yetersizlik”, “başarısızlık” gibi ön yargılarını benimser. Artık “Ben güçsüzüm.”, “Kendime bakacak kadar yeterli değilim.” gibi inançlar kimliğin bir parçası olur.
Bu, adeta benliğin kendine karşı sessiz bir şiddet uygulamasıdır.
Goffman’ın yıllar önce “damgalama” olarak tanımladığı olgu, bugün iç dünyamızda yankılanır:
Dışlanma korkusu yerini kendini reddetmeye bırakır.
Bu içsel süreç; düşük benlik saygısı, azalan öz yeterlilik, bozulmuş sosyal uyum ve depresif duygu durumla birlikte seyreder.
Kendini sürekli damgalayan biri, zamanla kendine yabancılaşır. Bu inanç biçimleri kişinin motivasyonunu ciddi biçimde azaltır.
Artık “Neden deneyeyim ki? Denesem ne değişir ki?” diyerek yaşam hedeflerinden vazgeçer.
Terapi odasında en sık duyduğum cümlelerden biri şudur: “Biliyorum, aslında ben değersizim.”
O an, bu cümleyi kuran kişinin yalnızca geçmişi değil, içinde yaşadığı toplum da konuşuyordur.
Çünkü bazen insan, toplumun ona söylediği sözü kendi iç sesine dönüştürür. Bu, sessiz ama yıkıcı bir süreçtir.
Kendini Damgalamayı Fark Etmek ve Dönüştürmek
Peki bu döngü nasıl kırılır?
Cevap basit ama kolay değildir: Öz şefkat.
Kendini damgalamak bir tür otomatik düşüncedir; onu fark etmeden değiştirmek mümkün değildir.
İlk adım, bu iç sesin varlığını fark etmektir.
Bir hata yaptığında kendine ne söylüyorsun? O sesi yakala.
Sonra kendine şu soruyu sor:
“Bunu bir arkadaşıma söyler miydim?”
Cevap çoğu zaman “hayır” olur.
İşte o farkındalık anı, içselleştirilmiş damgalamayı çözmeye başlar. Susan Sontag, Bir Metafor Olarak Hastalık adlı eserinde şöyle der:
“Her insan iki ülkenin vatandaşıdır: Sağlık ülkesinin ve hastalık ülkesinin. Hepimiz iyi nam salmış ülkenin pasaportunu taşımayı isteriz, ama eninde sonunda hepimiz -en azından bir süreliğine- diğer ülkenin pasaportunu da taşırız.”
Bu söz, damgalanmanın ne kadar varoluşsal bir gerçeklik taşıdığını hatırlatır. Ve belki de bugün ilk adım, kendimizi suçlamadan, sadece anlamaya çalışmak olmalı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir