İnsan İçin Haddi Aşmak An Meselesi / Halime Alçay Yaprak

Geçtiğimiz günlerde bir iş için dışarı çıkmıştım, eve dönüyordum. Yolda beton binaların arasında bir ağaca gözüm takıldı. Ruhuma verdiği huzur, kalbimde oluşturduğu neşe, o soğukluğun içinde bana sanki nefes aldırdı. Sonra daha aşağıda yalnız başına hafif rüzgârda sallanan yabani bir ot ve ufacık bir alanda dalgalanan çimenleri gördüm.
Tüm bunlar bana Allah’ın büyüklüğünü ve kendi halifesi olarak yarattığı insan için verdiği nimetlerin güzelliğini hatırlattı. Bir ağaç, bir ot, biraz çimenin ruhuma, kalbime iyi gelmesi insan ile diğer yaratılmışlar arasındaki uyumun güzelliğini düşündürdü bana. Akabinde gayriihtiyari yeniden Allah’ın büyüklüğüne, yaratıcılığındaki mükemmelliğe zihnim sürüklendi. Tam da bu anlarda sesimin yettiği kadar ALLAH diye haykırmak geldi içimden.
Bu duygular içinde iken az ilerledikten sonra bir insan kalabalığı gördüm. Biraz önceki neşe, hoşluk bir anda yitip gitti. Yanlış anlaşılmasın, insanı sevmemek değildi keyifsizliğimin sebebi. Benim neşemi kaçıran o anda otomatik olarak girdiğim kıyas idi. Gördüğüm ağaç, ot, çimen ne için yaratılmış ise onu ifa ediyordu. Hem de itirazsız, olması gerektiği gibi. Ne az ne çok.
Ama insan öyle mi idi? Hadsizlikte insan gibisi var mı acaba diye düşündüm. Gördüm ki insan başkalarının alanına girmekten öyle çok hoşlanıyor ki. Bazen duracağı yeri bilmiyor, hatta bilmeyi önemsemiyor bile. Sınırı aşmak, sınır tanımamak birçoğumuz için çocuk oyuncağı.
Hâlbuki insanın vasıflarından ve onu diğer canlılardan ayıran, aynı zamanda ona değer katan özelliklerinden biri akıl sahibi olmasıdır. Ve aklın, sınırları belirleyebilme, anlayabilme fonksiyonu vardır. Had bilme özelliği vardır. Ve biz sadece aklımızla haddimizi bilmeyiz. Ahlaki donanımlarımızla da haddimizi biliriz. Tevazuyu, hayâ duygusunu, saygıyı içerisine alan, edep denilen haslet tabiri caizse bizi frenler.
Edep, insanın yaradılış maksadının sınırlarını aşmasına geçit vermeyen müthiş bir erdem. Ölçü bilinir edeple. Ölçü bilinmediği, kaçırıldığı takdirde fert için de, toplum için de hayat zorlaşıyor. Toplumda ahlaki, psikolojik, sosyal, iktisadi problemler ortaya çıkıyor. Medya, ölçü bilmez insanların görüntüleri ve haberleri ile dolu. Keza dünya genelindeki ahlaki çöküşler, yaşanan zulümler, ekosistemde oluşan dengesizlikler insanın ölçüsüzlüğünün, had bilmezliğinin eseri.
Haddini bilmek insana çok yakışıyor. İster inançlı olsun ister inançsız.
Her doğan, İslam fıtratı üzerine doğduğuna göre insanın genetiğinde kodlu bir erdem. O yüzden mesela Netanyahu’nun ve onu destekleyenlerin, sponsorlarının kardeşlerimize yaptığı zulmü sadece biz değil, Müslüman olmayan milyonlar dahi algılayamıyor. Zalimlikte öyle haddi aştılar ki onlara karşı insanlar soğuk demeden, sıcak demeden alanları doldurdu. Yeter artık diye protestolar yapıldı. Hatta bu uğurda işlerinden, kariyerlerinden olanlar oldu.
Gazzeli kardeşlerimizin imani duruşları ile birçok kişi Müslüman olma şerefine erdi bu arada. Tabii bu o zalimler için hiç de iyi değil. Allah’a karşı açtıkları savaşı kendi elleriyle kaybettiler. Müslümanları yok etmek isterken gayrimüslimlerin İslam’ı seçmelerine vesile oldular. Had bilmek inançlı olsun inançlı olmasın insana çok yakışıyor demiştik. Ama emin olun en çok Müslüman’a yakışıyor. Çünkü Müslüman Allah’ın çizdiği sınırlar içine tabi olandır. Allah bizlere çeşitli nimetler vermiş, bunun yanında sınırsız bir hayattan, fütursuz isteklerden bizi men etmiştir. Bizi sorumluluk sahibi kılmıştır. Haram-helal dairesinde yaşamamız ise yine O’nun isteğidir. Ve haram da helal olan da bellidir. Allah tarafından belirlenmiştir.
Aslında haram-helal sınırları bizim Allah’a teslimiyetimizi, tevekkülümüzü, sadakatimizi ortaya koyar. Üstelik haram kılınanlarda mahrumiyet olmadığı gibi insanın dünyevi ve uhrevi hayatı için sakıncalıdır. Mesela içki, zina, kumar, hırsızlık, gasp, adam öldürmek haramdır. Bu fiiller hem fert hem de toplum hayatını ifsat eder. Nasıl sonuçları olduğunu bu iletişim çağında görüyoruz zaten.
Yine mesela dil de haddini bilmelidir. Yalan söylediğinde, gıybet ettiğinde, iftira attığında sınırları zorlamış ve konuşma ile susma arasındaki alanı ihlal etmiş oluyorsun. Ve bu ihlal ile belki birilerinin arasını bozuyorsun, belki insanları birbirine düşürüyorsun, itibar suikastı yapıyorsun, birilerini zelil duruma düşürüyorsun… O kadar çok olumsuz sonuçları var ki… Haddini bilmediğin, susman gerekirken konuştuğun için.
Yine birçok insan birbirine küs. Müslüman kardeşlerimizden bahsediyorum. Kardeşler birbirine küs, evlatlar ebeveynlerine küs, komşular birbirine küs, eşler küs, akrabalar küs. Yıllarca görüşmeyen akrabalar var. Aynı cemiyet içinde tevafuken karşılaşsalar ya birbirlerinin yüzüne bakmıyorlar ya ortamı birinden biri terk ediyor. Bir arkadaşım kocasının bazen haftalarca, bazen aylarca kendisiyle konuşmadığını, o yokmuş gibi davrandığını anlatmıştı. Küslük çok yaygın bir hadsizlik.
İnsan kırılgan bir varlık. Bazı zamanlar yaşanan hadiseler hiç beklenmedik sonuçlar doğurabilir. Bu normaldir. Dediğimiz gibi biz kırılgan varlıklarız ve akılcı değil de duygusal tepkiler verip pireyi deve yapabiliyoruz. Ne olursa olsun normal olmayan -özellikle Müslüman için- uzun zamanlara yayılan selamı sabahı kesmek, yüz çevirmek, küsmektir. Böyle bir ahlak Müslüman’ın şanına yakışmıyor. İslam bu konuda bir çizgi çekmiştir zaten. Enes radiyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Birbirinizle ilginizi kesmeyiniz, sırt dönmeyiniz, kin tutmayınız ve haset etmeyiniz. Ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz. Bir Müslümanın, din kardeşini üç günden fazla terk edip küs durması helâl değildir.” (Buhârî, Edeb 57, 58, 62) Evet dini veya şer’i bir durum söz konusu değilse durum böyle.
Bu misalleri çoğaltabiliriz. İnsan için haddini aşmak an meselesi. Hadsizlik bu kadar kolay olunca ibadetlerimiz daha da değer kazanıyor. “Nasıl?” diyeceksiniz. Namazı düşünelim. Günde beş vakit namazda okuduğumuz tesbihlerle Allah’ı ulularız biz. Allah’ın her türlü eksiklikten münezzeh olduğunu, en büyük olduğunu, en yüce olduğunu defalarca itiraf ederiz. Rükûda, secdede, kıyamda… Allah’ın merhameti ne kadar çok. Bizi bize bırakmıyor. O’nun karşısında acizliğimizin, noksanlığımızın, hiçliğimizin bilinci yükleniyor sanki namazda. Şimdi namazı böyle bir bilinçle kılanda hadsizlik olur mu? Elbette olmaz. Diyelim ki bu bilinç yok ama yine de olması gerektiğinin farkındayız ve bunun için mücadele ediyoruz. Ümidimiz odur ki Allah bizi edep dairesine alacaktır.
Ne diyelim, Allah bizi haddini bilenlerden eylesin. Allah’a emanet olun.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir