Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

vakifmayis2026

İlk Bağlar ve Yetişkinlikteki Yansımaları / Uzman Psikolog Zeynep Görenoğlu

Bu Yazıyı Paylaşın:
İlk Bağlar ve Yetişkinlikteki Yansımaları / Uzman Psikolog Zeynep Görenoğlu

“Bağlanma” kavramını teknik terimlerden arındırıp hayatın akışına bıraktığımızda; bir insanın bir başkasına kalpten bağlanması sizce en yalın haliyle ne anlama geliyor?
En yalın hali ile; bağ kurabilmek diyebilirim. Her canlının dünyaya geldiğinde en temel ihtiyacı o bağı hissedebilmektir. Güven ve sevgi arayışı içinde olan varlıklarız. Bu ihtiyaçlarımızın karşılandığı ortamda, o bağı kurabilir ve sağlıklı bağlanmayı gerçekleştiririz.
Bir bebeğin “dünya güvenli bir yer” duygusunu cebine koyabilmesi için, anne ve babasının o ilk yıllardaki varlığına dair hangi detaylar hayati önem taşıyor?
Anne karnı bebekler için çok güvenli bir alan. Tam da ihtiyaçlarının karşılanacağı bir düzen içinde orada gelişimine devam ederken birden oradan ayrılıp bilmediği güvensiz bir alana düşüyor bebek. O esnada ihtiyaç duyduğu ortam; yeniden ihtiyaçlarının gönüllülükle karşılandığını hissetmesi. Anne karnı onun en güvenli alanıydı, bu sebeple doğar doğmaz ten tene temas çocuğun güvende hissetmesinin ilk aşaması olarak kıymetli.
Ve en temel haliyle şunu hissettirebilmek: “Buradayım, seninleyim, bizim için çok önemlisin.” Bunu da bebek ağladığında neden ağladığını anlayıp o ihtiyacını gidererek ona hissettiririz. Elbette bu sadece görünen yanıyla yetmez, bebeklere duygumuz da geçer. Bunu severek, isteyerek, şefkatlice yapmak ona “burada güvendeyim ve seviliyorum” hissini verir.
Kimi çocuklar bir ayrılık anında fırtınalar koparırken kimileri neden sessiz ve tepkisiz kalmayı tercih ediyor; bu farklı tepkilerin altında yatan çocukluk ihtiyaçları hakkında neler söylenebilir?
Bağlanma kuramının öncüsü Bowlby bunu güzel açıklıyor. Diyor ki; güvenli ve güvensiz bağlanma vardır. Güvensiz bağlanma da kendi içinde “kaygılı, kaçıngan, dağınık” olarak 3’e ayrılır. Kaygılı bağlanan çocukların ebeveynleri tutarsızdır, bir iyi bir kötü, bir gün anlayışlı bir gün aynı duruma çok öfkeli tepki verir, bir var bir yoktur, çocuk güvensiz ve kaygılı hissederek ebeveyne, her an onu kaybedebilir endişesiyle yapışır. Bu çocuklar için ayrılık çok zordur.
Kaçıngan bağlanan çocukların ebeveyni ise mesafeli ve reddedicidir, çocuk ihtiyaçlarının görülmediğini ve önemsiz olduğunu hisseder. Bu çocuklar genelde içlerinde yoğun bir değersizlik taşısa da istediği yakınlığı almak için çabalamaz ve bu yakınlığa ihtiyacı yokmuş gibi sessiz ve tepkisiz kalır.
Bir ebeveynin kendi çocukluk mirası, bugün evladıyla kurduğu o duygusal köprünün taşlarını döşerken arka planda ne tür bir rol üstleniyor? Kendi geçmişimizden getirdiğimiz o görünmez heybenin, çocuğumuza verdiğimiz tepkilerdeki payı üzerine neler söylenebilir?
Psikolojide “Kuşaklar Arası Bağlanma Aktarımı” diye bir tabir var. Kendi bağlanma stilimizi, ebeveynlerimiz ile kurduğumuz ilişkiyi tanımadan ebeveynlik yaparsak muhtemelen kendi ebeveynliğimizde, bizim gördüğümüzün benzer bir versiyonu olur.
Bu sebeple kendimiz üzerinde bilinçli bir farkındalığı sağlamak önemli.
Örnek verecek olursak; kaygılı bağlanan bireyler, çocuklarına fazla yapışma eğilimi göstererek, onların ayrışma ve bağımsızlaşma ihtiyaçlarını baltalayabilir. Çocuğa aşırı müdahaleci (helikopter ebeveyn) olarak çocuğun öz güvenini zedelerler.
Kaçıngan bağlanan ebeveynler için durum biraz daha farklı olur: Duygusal yakınlığı bir zayıflık olarak gördükleri için çocukla arasına mesafe koyarlar. Somut ihtiyaçlar karşılanır ama duygusal ihtiyaçlarına karşılık vermezler. “Ağlayacak bir şey yok, git odanda ağla” cümlesi bu ebeveynlerin sıklıkla kurduğu bir cümledir. Haliyle çocuk ihtiyaçlarını baskılamayı öğrenir.
Çocuklukta bir bakım verenle (anne, baba) kurulan ilk temasın, bireyin dünyayı “güvenli” veya “tekinsiz” bir yer olarak algılamasındaki rolü üzerine çokça konuşuluyor. Bu ilk bağların, bir insanın yetişkinlikteki ilişkilerinde kullandığı duygusal haritayı hangi temel taşlarla oluşturduğunu biraz açabilir misiniz?
Evet, ebeveynle kurulan bağ, insanın ilişki haritasını çok erken yaşta çiziyor.
Bakım verenin çocuğa hissettirdikleri “Ben nasılım, diğerleri nasıldır, sevgi güvenli midir, yakınlaşırsam sevilir miyim zarar mı görürüm, ihtiyaçlarım görülür mü yoksa bastırmalı mıyım?” gibi soruların cevabını kişiye hayat boyu onda kalacak şekilde öğretiyor.
Çoğu insan neden hep aynı tür insanlar beni buluyor der, bu bağlanma kuramı açısından çok anlamlıdır. Çünkü alıştığımız ilişki türü güvenli gelir ve ona yakınlık duyarız. Benzer senaryolar, benzer acılar bu nedenle sıklıkla terapilerimizde de karşımıza çıkan konulardandır.
İkili ilişkilerde karşımıza çıkan o bazen yorucu olan güven arayışları veya aramıza örülen kalın mesafeler, aslında geçmişteki o tamamlanmamış hikâyelerin bugünkü yansımaları olarak bize neler söylüyor? Bu güncel davranışların köklerini, çocuklukta yarım kalmış hangi duygusal ihtiyaçlarda aramak gerekir?
Çocukken ebeveyn çocuğa şunu sağlamalı: Sakinleştirme, görülme, sınır koyma, değerli hissettirme. Bunlar eksik kaldığında doymamış bir çocukluk ihtiyacı kalır.
İkili ilişkilerimizde özellikle tetiklenme anlarında bir anda çocukluğumuzdaki duygunun etkisine bürünür, yetişkin olgunluğundan uzak davranışlara girebiliriz. Bunun sebebi, beynimizin o an yaşadığı durumu çocukken yaşadığı zorlu durumlara benzetip bir tehdit olarak algılaması. Terk edilmekten korkan bir yetişkin kaygı ile bağlanır ilişkisinde.
İşgal edilmekten korkan taraf ise kalın duvarlar örerek kendini korumaya çalışır. Oysa çoğu zaman kimsenin böyle niyetleri yoktur ama davranışlarımız karşımızdakinin yarasına dokunursa hikâye bu şekilde ilerler. Ve genelde de yaraya temas ederiz yakın ilişkilerimizde, kaçınılmazdır.
Çocukluktaki; güven, koşulsuz kabul, aidiyet, değerlilik, özerklik ihtiyaçları en temel ihtiyaçlarımızdan. Buralar yara aldığında, kendimizi koruma modunda oluyoruz yakın ilişkilerimizde de.
Bir insanın “sevilmeye layığım” diyebilmesi ile hayatının en başındaki o ilk bağlanma deneyimi arasında sizce ne tür bir bağ var?
Bunu bebekler annelerinin kendilerine bakan gözlerindeki ışıltıdan, ses tonundan, ruh halinden hissediyor. Tamamen bakım verenin davranışlarının sonucunda edinilen otomatik bir his bu. Sonradan düşünülerek kazanılamaması bu sebepten. Bebek ağladığında ilgileniliyorsa, korktuğunda yatıştırılıyorsa güvenli bir yerde olduğunu hisseder, “İhtiyaçlarım burada önemseniyor, demek ki ben değerliyim.” hissine bürünür. İhtiyaçları sonraya bırakılan, ihmal edilen bebekler ise “Başka şeyler benden daha önceliklidir, burada çok da güvende değilim demek ki, dünya ve insanlar çok güvenilir değil.” diyerek “değersizlik” inancı ile yaslanacağı ebeveyni bulamaz ve erken büyümek zorunda kalır.
Fiziksel olarak aynı mekânda bulunup ruhsal olarak ekranların ardına saklanılan o anlarda, ebeveyn ve çocuk arasındaki bağın zayıflaması gelecekte ne gibi duygusal boşluklara yol açabilir?
Bu günümüzün en kritik meselelerinden bir tanesi. Çocuk için ebeveynin yüzü, sesi, teması; “Ben görülüyor muyum?” sorusunun cevabıdır.
Bakım veren orada ama çocuğu görmüyorsa, odağı ekrandaysa çocukta “Yeterince önemli değilim, söylediklerim, istediklerim önemli değil.” inancı oluşturur. Bu duygusal ihmaldir. Yetişkin hayatında ise kalabalıklar içinde yalnız hissetmeye, kimse beni gerçekten anlamıyor hissine yol açar. Kaygılı kişiler bunu hissettiğinde daha fazla yakınlık için çabalar, hatta bağımlılık seviyesinde sağlıksız ilişkiler geliştirebilir çünkü duygusal yalnızlık hissine dayanamaz. Kaçıngan kişiler ise “Nasılsa isteklerim önemsiz, yakınlık bulamayacağım.” diyerek iyice ilişkiden uzaklaşır.
Geçmişin yıpratıcı izlerinden sıyrılıp daha sağlıklı bağlar kurmaya niyet eden biri için, o eski döngüleri kırmayı sağlayan temel dönüşüm noktaları nelerdir?
Geçmişin izleri silinmese de ilişki kurma biçimimiz değişebilir. Kazanılmış güvenli bağ kavramı tam da bunu anlatır. Güvenli bağlanma sonradan kazanılabilir. Bunun için önce bilinçli bir şekilde kendimizi, geçmiş öğretilerimizi keşfetmemiz gerekir. Farkındalık ilk ve en önemli adım.
Sonrasında kendi zorlandığımız duygularımızı regüle etmeyi öğrenmek çok mühim. Kendi tetiklenmelerimizi fark eder ve regüle edebilirsek, karşımızdakine doğru tavrı sergileyebiliriz. Önceden öğrenilmiş “sevilmek için çabalamalıyım, ilişkiler güvensizdir, kendimi açmamalıyım” gibi inançları fark edip, bu inançlara yapışarak hareket etmek yerine bu sesleri duysak bile her zaman yüzde yüz doğru gözüyle bakmayabiliriz. Eğer biz kendi duygularımızı fark edip sağlıklı şekilde kendimize yeniden ebeveynlik yapabilirsek, tetiklenmeler ortadan kalkmasa bile bizi yönetme gücü azalır.
Dışarıdan beklediğimiz o kapsayıcı ve şefkatli tavrı insanın kendi kendine gösterme çabası, üzerinde çok konuşulan ama pratiği bir o kadar derin bir konu. Bir bireyin kendi içindeki o huzursuz sesle barışması ve kendine güvenli bir alan açması süreci hakkında neler söylersiniz?
Kendine yeniden ebeveynlik yapma kavramı şema terapinin bize öğrettiği bir kavram. Bunu çok şefkatli buluyorum. Kendimize, içimizdeki küçük çocuğa şefkatle el uzatmak mümkün. Bunu yaşamadığımızda, çok yabancı hissediyoruz ve nasıl yapacağımızı bilmiyoruz. Oysa herkes bir çocuğa ne şekilde değerli hissettirilir bilir, söz konusu kendi olduğunda yabancı bir dil konuşacakmış gibi çekimser yaklaşıyor. İçimizin bir parçası çocuk, biz büyüyoruz ama o bir yere gitmiyor. Yeter ki onu görmek, ona temas etmek isteyelim. O orada bizi bekliyor.
Basit bir örnekten gidelim; küçük bir eleştiri aldık ve iç ses suçlamaya başladı “Gene yapamadın.” diyor, “Başarısızsın, yapamayacaksın.” Derin bir çöküş ve üzüntü eşlik edebiliyor. Veya mesaja geç cevap geldiğinde, yoğun bir kaygı ve önemsenmeme hissi geliyor. O an bunu fark edip hissi yatıştırmaya yardımcı olmak kendine ebeveynliğin en önemli parçası. Ve “Bu his kaç yaşında?” sorusu, çocukluğumuza uzanmamıza yardımcı olur.
Eşler arasındaki tartışma veya mesafe anlarında eski savunma mekanizmalarını devreye sokmak yerine, daha onarıcı bir iletişim dili kurabilmek adına atılabilecek adımlar üzerine neler söylersiniz?
Eşler arasındaki tartışmalarda çoğu zaman iki yetişkin değil, iki tetiklenmiş çocuğun çırpınışlarını görüyoruz. “Beni duy, beni anla, bana haksızlık etme, benim sınırlarımı kabul et.” diye adeta savaş verir o an insan. Suçlamalar, savunmalar, duvar örmeler başlar. Bunlar kişinin kendisini koruması adına yaptığı ilişkiyi yıpratan savunma mekanizmaları.
Onarıcı dil için önce bunları bırakmak gerekir.
-Suçlamak yerine, kendi duygunu ifade etmek: Suçlama savunmaya yol açar, bir yere vardırmaz. Duyguyu ifade etmek bağ kurmaya yardımcı olur.
-Gerçekten dinlemek: Savunmadan, anlamaya çalışarak dinlemek. Duygusunu anladığını hissettirebilmek, bu tetiklenmiş kişiyi yatıştırır.
-Kendi tetiklenmeni fark etmek: Bazen eşimize tepki verirken geçmişimizdeki ebeveynimizle tartışırız. Bu ciddi bir aydınlanmadır. Tüm hislerimizin sorumlusu eşimiz değildir, tetiklemiş olabilir ama bizi dağıtan ve taşıyamayacağımızı hissettiren geçmiş deneyimlerimizdir.
-Küçük onarım girişimleri: Küçük bir dokunuş, aynı tarafta olduğunu hissettirmek. Asıl mesele haklı çıkma çabasını bırakıp, bağ kurabilmeye odaklanmak.
Ve son olarak; Bir dahaki tartışmada kendinizi duvara çarpmış gibi hissettiğinizde şunu soru: “Şu an aramızdaki bu gerginliği azaltmak için benden ne duymaya ihtiyacın var?” Bu soru iki tarafında savunma kalkanlarının inmesine ve birbirine odaklanmasına yardımcı olur.
Kendimizle ve evlatlarımızla güvenli bağlar kurabilmek ümidi ile…