Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

vakifmayis2026

Evliliği Sürdürülebilir Kılan Temel Değerler / Psikolog Cihan Uluç

Bu Yazıyı Paylaşın:
Evliliği Sürdürülebilir Kılan Temel Değerler / Psikolog Cihan Uluç

Evlilik kararı alırken genelde dış görünüşe veya benzer zevklere kapılıp gidiyoruz ama asıl fırtına karakterler çarpışınca kopuyor. Bir ömür boyu aynı yastığa baş koyacağımız insanı seçerken hangi “kırmızı çizgilere” dikkat etmeli ve duyguların ötesinde hangi ortak değerleri aramalıyız?
Meseleyi dışsal ve içsel özellikler olarak ikiye ayırmak bize yardımcı olacaktır. Dışsal özellikler dediğimizde güzellik, yakışıklılık, giyim, kuşam, meslek, statü gibi özellikleri sayabiliriz. İçsel özellikler ise mizacımızın ilişki alanında izdüşümleri olan huylarımız, alışkanlıklarımız, eğilimlerimiz, karakter özelliklerimiz, anlam-değer dünyamız, iş tutuş biçimimiz, hayattan beklentilerimiz, hayallerimiz, yeteneklerimiz, sevme biçimimiz, anlayışımız, toleranslı oluşumuz gibi birçok özelliği kapsar. Evlilik ilişkisi genelde dışsal özellikler ile başlar fakat içsel özelliklerle sürdürülür. Bu nedenle dışsal özelliklerle bir yakınlık hissettikten sonra muhakkak içsel özelliklere dikkat edilmeli. Evliliği güvenli hale getirecek ve sürdürülebilir kılacak olan özellikler de bunlardır. Bir de tabii kişisel olarak kırmızı çizgilerimiz devreye giriyor. Evlilik öncesi seçim yaparken; muhakkak öncelikle kendimizi tanımalı, neyi isteyip neyi istemediğimizi, neyi tolere edip neyi edemeyeceğimizi iyice belirlemeliyiz. Aksi halde derenin tam ortasında bunları düşünmek hem kendimize hem de karşımızdaki kişiye haksızlık ve zaman kaybı olacaktır. Yetişkin dediğimizde ilk anladığımız şey yapıp etmelerinden sorumlu tutulabilen kişi demektir. O yüzden de henüz yolun başında iken bunları düşünmek, duygularla beraber realiteyi de göz önünde bulundurmak her iki taraf açısından faydalı olacaktır.
Pek çok çift “Her şeyi konuşuyoruz ama hiçbir şey değişmiyor.” diyerek zamanla “Beni anlamıyor.” duygusuyla kendi kabuğuna çekiliyor. Sadece konuşmak her zaman çözüm olmayabiliyor. Peki, kelimelerin tükendiği veya sürekli yanlış anlaşıldığımızı hissettiğimiz o anlarda, diyaloğun gerçekten işe yaraması için ne yapmalı ve “boşa konuşmak” yerine nasıl bir yöntem izlemeliyiz?
Bir şeyleri konuşmalarına rağmen bir değişiklik olmadığından bahseden bir çift için öncelikle nasıl konuştuklarını bir gözden geçirmek lazım. Bazen çiftler, zorlu zamanlarda, duygular yüksekken, kırgınlık ve öfke arka planda bize hâkimken konuşmaya çalışırlar. Böyle anlarda çoğu zaman ne sağlıklı bir biçimde derdimizden bahsetmek ne de eşimizin bizi sağduyuyla dinlemesi mümkün olur. Sonucunda kırgınlık daha da derinleşir, taraflar kendilerini anlaşılmamış, ciddiye alınmamış hissederler. Unutmayalım ki biz bir beden sınırları içerisinde ruhsal hayatımızı, duyuş ve düşünce sistemimizi idame ettiririz. Bedenimizi atlayarak herhangi bir şeyi gerçekleştirmemiz mümkün değildir. Örneğin, çok açız ya da susuz bir haldeyiz ve izlediğimiz dünyanın en güzel filmi de olsa ihtiyacımız giderilmeden, bedenimiz yatışmadan odağımızı sürdürmek ve filmden keyif almak mümkün olmayacaktır. Çiftlerin sinir sistemleri aktive olduğunda, duyguları yükseldiğinde, birtakım tetiklenmeler yaşadıklarında sağduyulu bir biçimde meseleyi konuşmak, anlamak, özür dilemek, sorumluluk almak gibi durumlar mümkün olmayacaktır. O yüzden böyle anlardan ziyade yatıştıktan sonra tabiri caizse yangının feri geçtikten sonra konuşmak makul bir düzeyde buluşma ihtimalini arttırır. İkinci kritik husus ise söylerken kendimizi nasıl ifade ettiğimizdir. Bir hususta bir sıkıntımız olduğunda ve rahatsızlığımız oluştuğunda bunu suçlayıcı, alaycı, karşı tarafı küçümseyen bir eda ile ya da yapılan iyi şeyleri görmezden gelecek şekilde ifade ettiğimizde eşimizden de buna dair bir tepki alabiliriz. Burada karşı tarafı suçlayıcı bir dilden ziyade kendi yaşadığımız şeyi doğrudan anlatmak eşimizde savunma tepkilerinin daha az çıkmasına yardımcı olacaktır. Örnekle açıklamak gerekirse, diyelim ki eşimiz işten geç kaldığı günler bizi haberdar etmiyor, bundan dolayı bir yakınmamız ortaya çıktı. Tepkisel olarak ilk yaklaştığımızda ağzımızdan dökülenler, “Nerede kaldın, insan bir haber etmez mi? Çok sorumsuzsun.” gibi ifadelerse karşı tarafta uyandıracağı ilk reaksiyon savunma olacaktır. Savunma da bir süre sonra kör dövüşüne döner ve siz asıl meselenizi konuşamamış olursunuz. Burada asıl mesele aslında eşinizi merak ettiğiniz, onun başına bir şey gelmiş olabileceğinden endişelendiğiniz ve aklınıza binbir türlü senaryonun geldiği, diğer yandan ise geç kalacağını haber vermediği için kendinizi değersiz hissetmiş olmanızdır. Eşimizi bundan haberdar etme sorumluluğu da bizdedir. Genel kaide olarak biz ifade etmediğimiz müddetçe kimse bizi tam olarak anlayamaz. Tahminde bulunabilir ya da geçmiş tecrübelerden dolayı bir çıkarımda bulunabilir ama ne olursa olsun kendimizi ifade sorumluluğu bize aittir.
Dünyada sorunsuz bir evlilik yok ama bazı çiftlerin hiç tartışmaması her zaman gerçek bir uyum değil, bazen sorunların halı altına süpürülmesi anlamına mı geliyor? Gerçek bir yakınlık için “sağlıklı tartışmak” bir ihtiyaç mıdır? Eğer öyleyse, bir kavgayı kişisel bir savaşa dönüştürmeden ve konuyu saptırmadan çözüme kavuşturmak için o kritik dakikalarda tam olarak nasıl bir tavır takınmalıyız?
Evlilikle ilgili birçok tanım var. Bunlardan bir tanesi evlilik, “Kiminle sorun yaşayacağını seçtiğin bir tercih sürecidir.” şeklindedir. İki farklı dünyanın yeni bir dünya oluşturmaya çalıştığı bir süreç olan evliliğin sorunsuz, tartışmasız ve çatışmasız olmasını beklemek çok gerçekçi görünmüyor. Sorunuzda dediğiniz gibi her zaman da sessizlik bir uyum anlamına gelmeyebilir. Çiftlerin birbirlerinden ümidi kestiklerinde sessizleştikleri nokta olabilir. Burada tartışmayı olumsuz bir yere koymak yerine, çiftlerin ortak bir çatı inşa etme gayreti olarak görebiliriz. Hatta bazı durumlarda çiftler arasında tartışma varsa hâlâ ikisinin birbirine dair bir umudu var bile diyebiliriz. Tartışma ve çatışma o anlarda zorlayıcı da olsa, çiftlerin buradan nasıl çıktıklarına göre yakınlaştırıcı bir etkisi bile olabilir. Böyle anlar için hap bilgiler vermek çok gerçekçi olmayabilir, her çifte uymayabilir fakat birkaç temel kaideden bahsedebiliriz. Mesela, en sık yapılan hatalardan biri bir konuyu tartışırken o konudan saparak diğer tüm meseleleri de o ana getirerek adeta bir dert çorbası yapmaktır. Diğeri ise eşimizi dinlerken onu anlamaya çalışmak yerine vereceğimiz yanıta odaklanmaktır. Arada eşimizin düşmanımız olmadığını, dost kuvvetlerden biri olduğunu, evliliğin iyi niyetle oluşturulan bir birliktelik olduğunu da kendimize hatırlatmamızda fayda var. Bazen evliliğe ve karşımızdaki kişiye olumsuz bir bakış açısı geliştirmemiz, bir süre sonra gayet olağan, normal ya da küçük şeyleri de büyük algılamamıza ve çarpıtmamıza yol açabilir.
“Ben söylemesem de anlaması lazım.” düşüncesi bazı ilişkilerde gizli bir kural gibi işliyor. Fakat bu beklenti karşılanmadığında hayal kırıklığı da beraberinde geliyor. İnsan neden açıkça söylemek yerine eşinin tahmin etmesini istiyor ve bu “zihin okuma” beklentisi ilişkiyi nasıl aşındırıyor? Çözüm için bu bakış açısını nasıl değiştirmeliyiz?
Maalesef bazen iyi ilişkinin kriterlerinden biri biz söylemeden eşimizin bizi anlaması kabul edilebiliyor. Anlaşılmak, görülmek, hak verilmek en temel ihtiyaçlarımızdan biri. Belki de böyle temel bir yere dokunduğu için yoğun bir beklenti içerisinde olabiliyoruz. Aslında bunun gerçek olduğu tek bir dönem var hayatımızda. O da anne karnındaki yaşam dönemimiz. Anne karnında, istemenin kendisi bile olmadan tüm ihtiyaçlar annemizin kordonu vasıtasıyla karşılanır. Doğduğumuz ilk andan itibaren ise ihtiyaçlarımız için ağlamamız, ses çıkarmamız ve işaret vermemiz gerekir. Yetişkin olunca da bu işaretler kelimelere, jest ve mimiklere dönüşür. Sanki çok önceki bir yaşam dönemimize özlem duyuyor gibiyiz. Yetişkinlikte ihtiyacımızın karşılanması için bizim de sorumluluk almamız gerekiyor. Her zihnin çalışma prensibi birbirinden farklıdır. Örneğin, bir caddede kaza olur ve bir kişi hızlıca yardıma koşarken, diğeri ise kayıtsız bir şekilde oradan uzaklaşabilir. Birisi kazada hatalı olanı suçlayacak şekilde söylenirken, diğeri yanındaki arkadaşına alaycı bir şekilde kazadan bahsedebilir. Bu nedenle her koşulda doğru anlaşılmayı beklemek, hayal kırıklığının ve ilişki hakkında kafa karışıklığının altyapısını oluşturabilir. Kaldı ki zihin okuma olumsuz kullanıldığında ilişkiyi zedeleyen bir yaklaşım haline de gelebilir. Zihin okuduğumuzda ve insanların niyetlerine dair bir kurgu yapmaya başladığımızda aslında bu çoğunlukla karşı tarafın yaptığı yapmadıklarından ziyade bizim geçmişimiz, tecrübelerimiz ve şahsi çıkarımlarımızla ilgilidir. Bu da yanlış analizler, yanlış çıkarımlar yapmamıza; eşimizi hiç yapmadığı, aklından bile geçirmediği durumlarla suçlamamıza yol açabilir. O yüzden veri üzerinden, somut gerçeklik üzerinden yola çıkmak, düşünce zeminimizi sağlam kaynaklara dayandırmamıza yardımcı olur.
Aynı evin içine girince faturalar, ev işleri ve günlük koşturmaca romantizmin üzerine bir ölü toprağı serpilebiliyor. Evliliğin o sıradanlaşan havasını dağıtmak ve aradaki bağı taze tutmak için günlük hayatta hangi küçük ama etkili “inceliklere” yer vermeli, ilişkiyi canlı tutan ne tür “ortak anlar” oluşturmalıyız?
Burada hem hanımlara hem beyefendilere önemli bir farkındalık düşüyor. Bir çift çocuk sahibi olur ve ortalama koşullarda o doğan çocuk ailenin merkezinde yer alır. Çoğu çifte ilk çocuğunuz hangisidir diye sorulduğunda doğan çocuklarından bahsedeceklerdir. Ama aslında bu çiftin henüz evlendikleri andan itibaren hatta niyet aldıkları andan itibaren bir çocukları vardır. O da ilişkileridir. İlişkinin de zaman zaman bakıma, ilgi ve alakaya ihtiyacı vardır. Özellikle evliliğin ilerleyen yıllarında hayatın koşuşturmacası, çocuk büyütme, ekonomik süreçler gibi durumlardan dolayı çiftler, ilişkilerini ihmal edebiliyorlar. Burada anne, baba rolünde olmadan sadece eş rolünde oldukları anları arttırmak iyi bir fikir olabilir. Mesela, çift için anlamlı olan bir şeyi yapmak ya da bir yere gitmek olabilir. Fiziksel teması arttırmak olabilir. Telefonlar ve diğer cihazlar olmadan sadece ilgi ve alakanın birbirinde olduğu kısa ama nitelikli zaman dilimleri oluşturulabilir.
Evlilikte sadece iki kişi değil, her iki tarafın aileleri de sürece dahil olmuş oluyor ve bu durum zamanla sınırlar konusunda karışıklıklara yol açabiliyor. Hem ailelerle bağı koparmayıp hem de eşler arasındaki o “özel alanı” korumak için sınırı nereden çizmeli, dış müdahalelere karşı eşimizle nasıl ortak bir duruş sergilemeliyiz?
Doğup büyüdüğümüz aile mi yoksa yeni kurduğumuz aile mi ikilemi ülkemizde de maalesef çiftlerin en zorlandıkları çetrefilli meselelerden biri. Burada hem ailelerimize hem de yeni evlenen çiftlerimize önemli görevler düşüyor. Bir defa biri ile evlendiğimizde artık müstakil, kendine yeten ve otonom hareket eden yeni bir birim olarak topluma dahil oluruz. Burada hayatımızın önemli becerilerinden biri olan ayrışma becerisi devreye girer. Dikkat ederseniz ayrılma demedim, ayrışma kelimesini kullandım. Ayrışmak, bağımlılığın sona erip otonom olarak kararlar verebilme ve hayatını idame ettirebilme becerisidir. Bizim toplumumuzda yakınlık ve iyi ilişki adı altında maalesef ayrışmaya çok müsaade edilmiyor. Hanımefendi ve beyefendiler de ayrışmak istemiyor ve bağımlı bir ilişki türü ortaya çıkıyor. Burada hiyerarşiyi iyi kurmak gerekiyor. Evlendiğimiz andan itibaren artık bizim ailemiz yeni kurduğumuz evliliktir. Öncelikli sorumluluğumuz (maddi, zaman, ilgi, aile içi işler vs.) bu yeni kurduğumuz aileyedir. Bu, hayatın bir gereği olarak addedilmeli ve bizi büyüten, bugünlere getiren ailemize vefasızlık kabilinden alınmamalıdır. Anne babalara da, zamanı gelince çocuklarının yuvadan uçmalarına müsaade etmek ve yeni kurulan bu aileye her yönüyle saygı duymak gibi bir sorumluluk düşmektedir. Anne baba olarak, evlatlar bizim evlatlarımız olsa dahi artık onların kapısını dilediğimiz zaman çalamayız, öncelikleri yeni kurdukları ailesi olacak. Zamanını, maddi gücünü ve enerjisini buraya harcayacak. Bir öncelik sırası belirlenmediği takdirde maalesef en büyük zararı arada kalan kişi görmektedir. Ne doğup büyüdüğü aileyi ne de kendi kurduğu aileyi memnun edebilmektedir. Bu nedenle bir öncelik sırası yaparak hareket etmek çiftlere yardımcı olacaktır.
Evlenince her şeyi mutlaka beraber yapma beklentisi, bir süre sonra tarafların hareket alanını kısıtlayabiliyor ve kişi kendi ilgi alanlarından, o kendine has renginden uzaklaşabiliyor. Hem sıkı bir birliktelik kurup hem de kendi sosyal çevremizi ve hobilerimizi korumak için bu hassas dengeyi nasıl kurmalı; birbirimize o ‘nefes alacak’ özgürlük alanını tam olarak nasıl tanımalıyız?
Evlilik söz konusu olunca önemli çatışma alanlarından biri de sizin de sorunuzda zikrettiğiniz boş zamanların nasıl değerlendirileceği hususudur. Evlilikteki genel algı evli kişilerin her şeyi birlikte yapmaları yönünde olabiliyor. Hâlbuki birimizin keyif aldığı bir şeyden diğerimiz o kadar hoşlanmayabilir. Bir de evlilik öncesi bize iyi gelen çeşitli hobiler ve ilgi alanları geliştirmiş olabiliriz. Bu hobiler bazen hayatımızda sandığımızdan daha önemli bir boşluğu tutuyor olabilir. Bunların ilişkimiz nedeniyle hayatımızdan çıkması evlilikle ilgili olumsuz bir tutum ve tutsak sendromu geliştirmemize yol açabilir. O yüzden çiftlerin birbirlerinin ilgi alanlarını desteklemesi, birbirlerine alan açmaları ilişkinin devamı açısından kıymetlidir.
Genelde parmağımızla hep karşı tarafı işaret ediyor, onun eksiklerine veya hatalarına odaklanıyoruz. Ancak aynayı biraz kendimize çevirmeden ilişkide gerçek bir değişim başlamıyor. Bir kişinin ‘Ben bu evlilikte gerçekten ne kadar varım ve üzerime düşeni ne kadar yapıyorum?’ sorusuna dürüstçe yanıt verebilmesi için kendine hangi soruları sormalı ve bu iç hesaplaşmaya tam olarak nereden başlamalı?
Sizin de işaret ettiğiniz gibi parmağımız daha çok karşı tarafa yönelmiş durumda ve neyi alamadığımıza, eşimizin neleri yanlış yaptığına odaklı bir halde olabiliyoruz. Zannımca bizim kültürel kodlarımızda bunu beslemeye müsait. Kötüyü ve yanlışı daima dışarıda, ötekinde aramaya dair bir yatkınlığımız var. Ama biz şunu görüyoruz ki ilişkiler söz konusu olduğunda genellikle doğrular da yanlışlar da karşılıklıdır. Değişim de ancak ve ancak ‘Ben de şunu hatalı yapıyorum, ben de şurada biraz fevri davrandım, daha farklı yaklaşabilirdim.’ demek suretiyle bir öz eleştiri yapabildiğimiz anda başlıyor. Aksi halde kısır döngü içerisinde bir haklılık hastalığına yakalanmış halde bulabiliyoruz kendimizi. Ben genelde şu soruyu sormayı tercih ediyorum: Yüzde 99 karşımdaki hatalı olsun ama yüzde 1 de olsa ortaya çıkan problemde benim payım nedir, neyi daha iyi ya da farklı yapabilirdim de bu farklı bir sonuç çıkmasına hizmet edebilirdim? Karşı tarafı, dışarıyı, ötekini suçlamak oldukça konforlu ve bir vicdani rahatlama sağlayan bir şey. Fakat farkında olmadan bir o kadar da güçsüz ve çaresiz hissettiren bir şey. Mesela, lisede kötü bir matematik öğretmenine rast geldim ve onun yüzünden matematiğimin kötü olduğunu düşünebilirim, bunun ardına sığınabilirim. Bu, sonraki yıllarda gireceğim sınavlar için bana bir miktar bahane sunabilir. Fakat öte taraftan beni ileriye de taşımaz ve durumun kurbanı gibi hissettirir. Evet, matematik öğretmenim kötü olabilir ama ben bu duruma karşı imkânlar dâhilinde ne yaptım? Özel ders alabilirdim, açığı kapatmak adına ek kaynaklar edinebilirdim, matematiği iyi olan arkadaşlarımdan destek alabilirdim, okulumu ya da sınıfımı değiştirmeye dair girişimlerde bulunabilirdim. Seçenekleri arttırmak mümkün. Başkalarını suçlamak usul usul öldüren tatlı bir zehir gibidir. İlk anda iyi gelir ama sonucunda çaresiz ve güçsüz bırakır. Bir durumda kendi payımızı ve sorumluluğumuzu sormadığımız müddetçe de genelde herhangi bir köklü bir değişim gerçekleşmez.
Her evlilik kendi içinde farklı fırtınalar yaşasa da, gemiyi limana sağ salim ulaştıranlar genelde benzer bir rotayı izliyor. Mutlu bir birliktelik için olmazsa olmaz diyebileceğimiz o en temel davranış biçimi ne olmalı ve çiftlerin bu bağı korumak adına her şeyden önce neyi öğrenmesi gerekiyor?
Tam da bu sorunuzla ilgili olarak Türkiye’de yapılmış bir araştırmayı referans olarak gösterebiliriz. Evliliklerinde 10 yılı devirmiş ve mutlu olduklarını ifade eden çiftlere sorulduğunda, birkaç temel özellikte birleştikleri tespit edilmiş. Bunlardan birincisi hayata ve evliliklerine karşı bakış açılarının iyimser olmaları. İyimserlik hali, bardağın dolu tarafından görebilmeyi ve şükredebilmeyi beraberinden getiriyor. Bu çiftler neye odaklanırlarsa onu büyüteceklerinin farkındalar. İkinci özellikleri ise birbirlerinin farklılıklarını kabul etmeleri. Genelde iyi bir evliliğin aynıların ya da benzerlerin bir araya gelmesinden oluştuğuna dair ön yargı var. Fakat farklı düşünebileceklerini, farklı tercihlere sahip olabileceklerini ve evlilikte tek doğrunun değil, bazen birkaç tane doğrunun olabileceğini kabul eden çiftler doyumu daha yüksek evlilik yaşayabiliyorlar. Bu çiftlerin diğer önemli özellikleri ise yıkıcı bir şekilde kavga etmemeleri. Yıkıcı kavgadan kastımız, tarafların kontrolden çıktığı ve doğrudan şahsiyete yönelmiş saldırgan eleştirileri kastediyoruz. Bu çiftler daha çok davranışa ve duruma karşı tepkilerini gösteriyorlar fakat birbirinin kişiliklerini hakir görmüyorlar. Kavga etseler dahi küslükleri uzunca bir süre sürdürmüyorlar. Bir biçimde birbirlerinin gönlünü alıp hayata devam etmenin yöntemini buluyorlar. Başka bir özellikleri ise evlilikleri haricinde eşlerin birbirine karşı arkadaşlıkları ve dostlukları da iyi. Yani arkadaşlık etmeyi, dostluk etmeyi de beceriyorlar ve iyi çift olmanın iyi arkadaşlık kurmaktan geçtiğinin farkındalar. Yine bu araştırmada tespit edilen özelliklerden biri; yaş, çocuk durumu, sosyal durumlar ne olursa olsun bir biçimde mahrem hayatlarına önem veriyor ve sürdürüyorlar. Bu da aralarındaki bağı taze tutmalarına yardımcı oluyor. Son olarak ortak yaşamdan kaynaklı sorunları bir biçimde çözebiliyorlar. Ortak yaşamdan kaynaklı problemler; kök aileler ile ilişkilerin yönetimi, çocukların nasıl büyütüleceği, boş zamanların nasıl değerlendirileceği, ev içi sorumlulukların dağılımı gibi konuları kapsar. Mutlu çiftler buralarda adil, akla yakın ve iki tarafın da memnun olacağı ortak çözümleri geliştirebilmiş çiftler oluyorlar.
Evlendiğimiz andan itibaren artık iki kişilik düşünme, ötekini de göz önünde bulundurma, benden bize doğru bir geçiş yapmamız gerekiyor. Diyelim ki bekârım ve evime geldim. Ceketimi kanepenin üzerine atabilir ve ertesi gün yine aynı yerden alabilirim. Kimseye karşı bir sorumluluğum yoktur. Ama evlendikten sonra artık aynı evde yaşayan bir de eşim vardır, o belki oraya oturup bir film izleyecek ya da uzanıp dinlenecektir. O nedenle artık ceketimi dolabın içine asarım. Ya da dolapta bir dilim pasta var ve canım tatlı çekiyor. Eğer evliysem, eşimin de canının isteyebileceğini düşünmem ve ona da bir sormam gerekir. Bazı çiftlerde tek kişilik hayattan çift kişilik hayata geçme ve bunu kabullenme süreci uzun sürebiliyor.