Dijital Çağda Gençliğin Hakikat Arayışı / Prof. Dr. Ahmet Dağ
Kitabınızda malumat bolluğu içinde yaşanan anlam krizine dikkat çekiyorsunuz. Bilginin selülozdan piksele evrilmesi, hakikatle olan ilişkimizin mahiyetini nasıl etkiledi?
Bilgi, selülozdan piksele yani matbudan dijital ekrana evrildi. Hakikatle kurduğumuz bağ gevşeyerek mahiyetini kaybetti. İnsanlık derinlikten yoksun, yüzeysel ve parçalı bir yapıya sürükleniyor. Malumat bolluğuna maruz kalma anlamı buharlaştırıyor. “Görüntüler bolluğu” içinde boğulan zihnimizin anlık tüketilen enformasyon yığınları arasında hikmeti bulması çok zor. Bu düzende her “bilgiye” erişilebilir fakat hiçbir şey tam anlamıyla tecrübe edilemez. Böylesi bir durum, malumatfuruşluk sarmalına kapılmaktır. Soğuk ve mavi parıltılı dijital ekranlar, zihni sürekli uyaranlarla yormaktadır. Derinleşmenin mümkün olmadığı ekranda bilgi, anlık pikseller halinde akıp giden ve bu akışta anlamını yitirmiş yığındır. Oysa selüloz öyle mi? Kitabın dokusu ve mürekkep kokusu insana sükûnet veriyor. Çünkü kitap; okur-yazar arasında mahrem bir bağ kurar, zihne ihtiyaç duyduğu sükûneti bahşeder. Dijital gürültüden ancak kitapla baş başa kalarak arınabiliriz. Kitap, hakikatin mahrem dünyasının eşiğidir.
Dijitalleşme, zamanın sürekliliğini parçalar. Kesitler âleminde hakikatin kavranması mümkün değil. Yaşanmışlık yani zaman deneyimi yok edilmiştir. Hakikati, kaydırılan ekranda bulmak çok zor. Akış ve hız dünyasında nazarın, temaşanın ve tefekkürün izine rastlamak nasıl mümkün olur! Hakikat, sükûnetin ve derinüliğin ifşa olacağı düzlemde yani tecrübede bulunur. “Bilgi istilasına” maruz kaldığı algoritmaların sunduğu hipergerçeklik âleminde insan, hikâyesini yitirdi. “Mış gibi” yapan “dijital sürüler” dünyasında hakikat bulunmaz. O, sanal dünyada bulunmayıp, tecrübenin dünyasında bulunur.
Gençlerin birer “veri/data” haline getirilmesine karşı çıkıyor ve onları birer “değer” olarak görmeye çağırıyorsunuz. Günümüzde sosyal medya algoritmaları gençlerin neyi seveceğini, neye inanacağını ve nasıl düşüneceğini belirlerken; bir genç, “algoritmik bir çıktı” olmaktan kurtulup nasıl “sahici bir benlik” inşa edebilir?
İçinde yaşanılan dataizm evresinde gençlerin bilinci, duyguları, hatta kimlikleri algoritmalar tarafından veri nesnelerine dönüştürülüyor. Böylesi bir düzende sahici bir benlik inşa edebilmenin yolu, gencin kendisini bu sistemin edilgen bir kurbanı olarak değil, çağının etkin bir öznesi olarak görmesinden geçiyor. Sosyal medyanın dayatışı olan “görünür olmak, var olmaktır” anlayışına karşı direnmesi gerekiyor. Gençler narsistik onaylanma arzusu ile kafeslenmek isteniyor. Benim isyanım buna. Algoritmaların beklentilerine göre sürekli güncellenen bir profilin şahsiyet olması mümkün değil; sadece gençlere değil, herkese dijital maske takılmak isteniyor. Oysa sahici şahsiyet gerçek hayatın içinde inşa edilir. Gençler, bu bilinçle algoritmaların sunduğu anlık ve yüzeysel malumat yağmurunu “bilmek” zannetme yanılgısından kurtulmalı. Bilgi sorgulamayla, tefekkürle ve derinlikle oluşan bir anlam örgüsü.
Dijital dünyanın zamanı parçalayan hızına karşı, düşünmenin sükûnetini yeniden keşfetmek zorundayız. Eşyaya hikmetle bakmayı, etrafımızda olup bitenleri ve kendi varlığımızı ıskalıyoruz. Oysa şahsiyetli olmak eşyayla, çevreyle ve kendimizle kurduğumuz ilişkiden geçiyor. Algoritmaları, düşünmenin yerine geçirdiğimizde hapı yutarız. Algoritmaların sağladığı verilerde bilgi eksikliğinin farkında olmalılar gençler. Algoritmaya teslim olmuş, zihinsel özgünlüğünü kaybetmiş bir gencin, şahsiyetini kazanması çok zor. Algoritmaların yönlendirdiği bir “çıktı” olmaktan çıkıp sahici bir benlik sahibi olabilmek, ancak adalet, özgürlük ve ahlaki cesaret gibi kadim değerlere dayanarak ve bu değerleri hayatın içinde tecrübe ederek mümkündür. Gençler, bu değerleri sadece kavramsal olarak değil, yaşayarak ve bedel ödeyerek sahiplenmelidir. Sosyal medyanın yankı odalarından çıkıp gerçek hayata temas etmeliler. Gençlerin kitapların dünyasına, gerçek insan ilişkilerine ve toplumsal sorumluluklara yönelmesi onların benliğinin kök salmasını sağlar. Nihayetinde hafızasını ve değerlerini koruyan bir genç, algoritmaların kendisini bir “veri” ya da bir “kod” olarak tanımlamasına izin vermez. Geçmişin bilgeliği ile geleceğin imkânlarını kendi şahsiyetinde buluşturarak dijital çağda bile sahici bir özne olarak kalmayı başarır.
Kalem yazmayı, hesap makinesi dört işlemi nasıl dönüştürdüyse, yapay zekâ da düşünme eylemini dönüştürüyor; artık zihinde bir konuyu evirip çevirmeden doğrudan sonuca ulaşabiliyoruz. Teknolojinin bu kadar domine ettiği bir düzende, gençlerin yapay zekâyı bir pranga değil, bir imkân olarak kullanabilmeleri ve ‘doğal zekâlarını’ diri tutmaları için hangi donanımlara ihtiyacı var? Yapay zekâ ile ‘düşman olmadan ama ona köle de olmadan’ sağlıklı bir ilişki kurmak, bilginin o zahmetli ama öğretici üretim sürecini koruyarak nasıl mümkün olabilir?
Yapay zekâ, düşünme eylemini doğrudan sonuca odaklı bir mekanizmaya dönüştürür. Zihinsel süreçlerin “zahmetli ama öğretici” kısmını baypas etme riski içeren bir sistem. Bununla birlikte bu teknoloji, pranga olmaktan çok, bir imkân. Fakat insanın düşünen bir varlık olarak kalması için bilişsel yükü tamamen makineye devretmemeli. Yapay zekânın sunduğu bilgilerin eksik veya manipülatif olabileceği gerçeği gençlerin doğal zekâlarını diri tutabilmeleri için şart. Gençlerin eleştirel ve sorgulayıcı bakışı yitirmemeleri gerekir. Teknolojiyi teknik bir başarının ötesinde etik sınırlarıyla değerlendirebilen bir analitik yetkinliğe sahip olmaları gerekir. Yapay zekâ ile sağlıklı bir ilişki kurabilmeleri için onun bir “üretim” aracı olmadığını bilmeleri lazım. Onu “denetim” mekanizması olarak kullanmaları bilgilenmelerine katkı sunacaktır.
Düşüncenin ana omurgası, doğal zekâdır. Yapay zekâyı kullanmak özgün üsluba ve bilişsel emeğin kıymetine zeval getirmemeli. Yapay zekâyı üretimin merkezine koymak yerine bilginin kontrolü, tasnifi ve analizinde bir asistan olarak kullanmak gerekir. Zira zihinsel çabayı tamamen makineye devreden bir anlayış, kendi özgün fikir ve üslubunu inşa edemez. Şunu bilmeliyiz ki dijitalleşmenin zamanı parçalayan ve hızı kutsayan yapısı var. Böylesi bir dünyada eşyaya ve hakikate hikmetle bakmayı sağlayan sükûnet, nazar, temaşa ve tefekkür düzlemini yitirmemek gerekir. Mavi sükûnet veren basılı kitaplara sığınmak zihnin günümüz hicretidir. Doğal zekâ, yapay zekâ karşısında korunması gereken en kıymetli hazinemiz. Teknolojiye körü körüne düşman olmak da, tam teslimiyet de hatalı. İnsanı tembelliğe iten bir araç olarak kullanmak yerine onun bilişsel yeteneklerini artıran bir vasat olarak kullanılması gerekir. Gençler; algoritmaların içinde birer “veri nesnesi” olmaktan öte eleştiren, sorgulayan, şüphe duyan bir “özne” olarak kalmayı başarmalılar.
Kitabınızda, algoritmaların neyi göreceğimizden kiminle bağ kuracağımıza kadar birçok alanı belirlediği bir dünyada ‘bireysel özerkliğin’ önemine değiniyorsunuz. Algoritmalar bizim için seçenekler setini önceden hazırlarken, bir gencin bu sınırlar içinde seçim yapması gerçek bir özgürlük müdür? Kavramsallaştırdığınız ‘algoritmik varoluş’ hali, insanın kendi iradesiyle hayatına yön verme kabiliyetini nasıl bir dönüşüme uğratıyor? Bu döngünün dışına çıkıp kendi hakikatine talip olmak isteyen bir genç için çıkış kapısı nerede duruyor?
Algoritmalar sadece neyi göreceğimizi belirlemiyor, aynı zamanda kiminle ilişki kuracağımızı ve neyi tercih edeceğimizi de belirliyor. Böylesi düzende gerçek bir özgürlükle değil, “özgürlük simülasyonu” ile karşı karşıyayız. İnsan seçtiğini zannetse de aslında önüne konulan sınırlı seçenekler arasından tercih yapıyor. Bu durum, bireyi kendi iradesiyle karar veren bir özne olmaktan çıkarıp gittikçe “veri nesnesine” dönüştürüyor. Ben buna “algoritmik varoluş” diyorum. Çünkü bu düzende benlik, tıpkı bir yazılım gibi sürekli dış beklentilere göre güncellenen akışkan bir profile dönüşüyor. Yoğun bildirimler ile enformasyon bombardımanı altında iradenin zayıfladığı dünyada insanının kendi hikâyesini yaşadığını iddia etmek mümkün değil. Algoritmaların hazırladığı “keşfet” sayfalarında hayat aramak beyhude. Bu döngünün dışına çıkabilmek için fark etmemiz gereken şey; var olmanın direnmek olduğu gerçeğidir. Bu direniş, sanal dünyanın illüzyonundan çıkıp gerçekliğe yönelmekle mümkün.
İnsan artık anlamı toprağın sabrında, sahici dostluklarda ve gerçek tecrübelerde aramıyor, “keşfet” dünyasında anlam bulacağını zannediyor. Dijital çağ, insanın nazarını, temaşasını ve fikrini aşındırdı. Bunları kazanmanın yolu kitaba ve insana dokunmaktan geçiyor. Dijital ekranların dalgalı denizinden çıkıp kitabın sükûnetine sığınmak, kişinin zihnini derinleştirme imkânı sunar. Yüz yüze, diz dize gelen, kendini ve ötekini anlayarak insanlaşır. İnsan teknolojiyi bir mürşit gibi takip etmekten vazgeçip insanın asli varlık olduğu düşüncesine gelmeli. Gençler, takipçi kasmak ve kariyer inşa etmeyi dert ettikleri kadar şahsiyetlerini inşa etmeyi de dert edinmelidirler. Algoritmaların şekillendirdiği bir profil olmaktan kaçarak sahici bir benlik sahibi olmanın çabası içinde olmalılar.
Var olmak ile görünmek arasındaki mesafe giderek açılıyor. Kitabınızda vurguladığınız üzere, sosyal medya beğenilmeyi ve fark edilmeyi neredeyse bir varoluş koşuluna dönüştürdü. Bir gencin güne ‘kaç beğeni aldım’ sorusuyla başlaması, aslında dijital bir onaya duyulan ihtiyacı gösteriyor. Oysa görünürlük ile gerçek anlamda var olmak çok farklı şeyler. Bu noktadan hareketle; ekranlarda kapladığımız yer büyüdükçe, insanın kendi iç dünyasında kendine ayırdığı alanın daralması kaçınılmaz bir sonuç mudur? Bu ‘sürekli izlenme ve beğenilme’ arzusu, insanın kendisiyle baş başa kalma, sessizliği dinleme ve içsel derinliğini koruma yetisini nasıl bir dönüşüme uğratıyor?
Dijitalleşme süreciyle birlikte “görünür olmanın var olmakla” eşdeğer tutulduğu bir düzenin içinde yaşıyoruz. Ekranlarda geçirdiğimiz vakit genişledikçe ve sanal âlem büyüdükçe insanın iç dünyası da daralıyor. Böylesi yıkıcı bir muamma ve paradoks karşısında insan varoluş krizi yaşamakta. Sürekli uyaranların ve enformatik bombardımanların altında kalan insan zihni dumura uğramakta. İnsan artık ne kendine ne de ailesine vakit ayıramıyor. Kendine ayırması gereken mahrem alanı da “şeffaflık” ve “özgürlük” adına ifşa ediyor. Böylesi bir zeminde maneviyatı buharlaşan ve boşluk duygusu yaşayan insanın hayatı da sahihlikten uzaktır. Parçalı bir zihne ve kalıcılıktan yoksun, parçalı bir deneyime sahip insanın sahihliği ve samimiyeti de tartışmalı hâle geldi. Bu hiper-gerçek düzende birey, kendi hakiki hikâyesini yaşamak yerine, algoritmaların ve dijital sürülerin dikte ettiği kurgusal gerçeklikleri yaşar. Başkalarının onayına endeksli bir varoluş mücadelesi veren insan, sürekli izlenme ve beğenilme arzusu içindedir. İnsanın varoluşu için elzem olan sükûnet, nazar ve tefekkür gibi yetileri körleşmektedir.
Dijital onay alma ihtiyacı dijital ve algoritmik dünyanın bireyi için adeta “nefes alma” hükmündedir. İçinde bulunduğu bu narsistik döngü kişiyi kendi iç dünyasını keşfetmekten alıkoyup bir “veri nesnesi” haline getirir. Veri nesnesi hâline gelen bireyler, şahsiyet inşa etmek yerine görsel kaygılarla cilalanmış sahte benliklerini öne çıkarırlar. Böyle bir benliğe sahip insan, etik özünden uzaklaşarak “mış gibi” davranan kalabalıklara karışarak sürünün bir parçası olur. Gençlerin, bilmesi gereken şey; ekranların parıltısı arttıkça insanın içsel ışığı söner. Dijital dünyanın “keşfet”lerinde dolanırken, kendini bilme ve kendi derinliğini keşfetme yetisini yitirir. İçinde bulunduğumuz kuşatmadan “içsel derinliği” yeniden kazanmaya çalışarak çıkarabiliriz. Anlamı sanalın hızında aramak beyhude. Anlamın gerçek dünyanın sükûnetinde olduğunu bilmemiz gerekir. Kitaplar bizim için bir liman olduğu gibi sükûnet sahih bir tefekkürün yuvası.
Trend olan fikirler, algoritmik onaylar ve anlık duygusal tepkiler... Kitabınızda bunların hiçbirinin hakikatin işlevini görmediğini; toplumsal güven ve derin bağların ancak hakikatle mümkün olduğunu savunuyorsunuz. Sanal dünyanın yoğun görüntü bolluğuyla hakikati perdelemeye çalıştığı veya onu ikinci plana itmeye çalıştığı bu yeni düzende, gençler sahici bir anlam bulmak için neye tutunuyorlar? Hakikat zemini bu dijital gürültüyle örtülmek istendiğinde, o boşluğu hangi yeni aidiyet biçimleri veya “algoritmik” arayışlar doldurmaya çalışıyor?
Hakikat, sanal dünyanın yoğun görüntü bolluğu ve algoritmik kuşatması altında buharlaşıyor. Hakikatin perdelendiği sanal dünyada gençlerin hakikat arayışı ve algoritmik varoluş konforuna sığınmaları büyük bir paradoks. Dijital gürültünün hakikati yuttuğu çağa tanıklık ediyoruz. Ne yazık ki “görünürlük” üzerinden kurgulanan yeni aidiyet biçimleriyle karşı karşıyayız. Dijitalleşme gerçek anlamda “var olmanın” yerine beğeniyi, takipçiyi veya layklanmayı daha muteber görüyor. Artık varoluşun kanıtları ve göstergeleri bunlar. Şahsiyet inşa etmenin yerini algoritmaların onayına sunulan kurgusal dijital benlikler aldı. Sahici toplumsal bağların zayıfladığı bu düzende, farklılığa tahammülü olmayan “dijital sürüler”in türemesi de zor olmuyor. Bireyin sadece kendi sesini duyduğu “yankı odaları” sahte bir aidiyet limanı işlevi görüyor. Bu süreçte geleneksel rehberlik ilişkileri de dönüşüme uğradı. “Büyüklerin” yerini influencerlar ve “el öptürmeyen” veya “kulak çekmeyen” yapay zekâ tabanlı “dijital mürşitler” aldı. Geleneksel yapıların yerini daha rasyonel ve modern olarak pazarlanan spiritüel akımlar alıyor. Emek kavramının yerine spekülatif kazanç vaatleri ikame edilmeye çalışılıyor. Algoritmik manipülasyonlara ve veri nesnesine indirgenme riskine rağmen gençler, “adalet, özgürlük ve cesaret” merkezli anlam arayışını sürdürüyorlar. Onlar için inanç, körü körüne bir sadakatten ziyade ahlaki bir duruş ve adalet mücadelesi. Menkıbelerle yetinmek yerine rasyonel ve sorgulayıcı bir tutumla hakikate talip oluyorlar. Önceki kuşaklardan daha duyarlı olduklarını söyleyebilir. Çevre sorunları, iklim krizi ve toplumsal adalet gibi küresel sorunlarla ilgileniyorlar. Böyle bir gerçekliğe sahip olan gençlere daha duyarlı, şeffaf bir sistem veya yönetim sunmalıyız. Otoriterliği ve hiyerarşiyi merkeze alan yaklaşımlar geçersiz hâle geldi. Gençler, liyakate dayalı bir yönetim anlayışının güç kazanmasını umut ediyorlar. Bu yeni düzende “kâmil insan” olmanın yolu; sanalın illüzyonundan kopmaktır. Nazar, temaşa ve tefekkür disiplinlerini koruyarak şahsiyet sahibi bir özne olmanın yolu gerçekliğe tutunmaktan geçiyor. Asıl direnişin, algoritmaların sunduğu konforlu uykudan uyanıp, bilginin izzetini ve insanın hakikatle olan o zahmetli ama onurlu bağını yeniden tesis etmekten geçtiğini düşünüyorum.
Bağlantı kurmak ile gerçek bir ilişki inşa etmek arasındaki mesafe giderek açılıyor. Dijital temasın sunduğu o yüzeysel yakınlık, gerçek yalnızlığın üzerine giydirilen bir ambalaj mı, yoksa o yalnızlığı daha da mı kronik hale getiriyor? İletişim imkânlarının bu kadar bol olduğu bir düzende, ‘muhabbetin’ yerini sadece bir veri alışverişine veya soğuk bir network (ağ) kurma çabasının alması, toplumun anlam haritasında neleri eksiltiyor? Herkesin birbirine “bağlı” göründüğü ama kimsenin birbirine sahiden ulaşamadığı bu tablo, insanın aidiyet duygusunu nasıl etkiliyor?
Dijitalleşme sürecinin, insan ilişkilerinin mahiyetini kökten değiştirdiği bir gerçek. Dijitalleşme/bağlantı kurma (network) ile sahici bir ilişki inşa etme arasındaki mesafeyi hiçbir makine veya teknoloji bu kadar açmamıştı. Dijital temasın sunduğu sanal yakınlık, gerçek yalnızlığın üzerine giydirilen geçici bir ambalaj olmaktan öte bu yalnızlığı daha da derinleştiren ve kronik hale getiren bir süreçtir. Sosyal medyadaki sürekli etkileşim hâli insandaki boşluk duygusunu besliyor. Akıllı telefon ve tabletsiz kalmış, interneti kopmuş veya ekranı kapanmış insan, adeta can damarı kopmuşluğu yaşıyor. Hayat akışının yavaşladığı gerçeklik dünyası, insana artık matah gelmiyor. Ekrandan koptuğunda gerçek dünya ile yüzleştiğinde çok daha derin bir kaygı ve kimsesizlikle baş başa kalıyor. Fiziksel mekânlarda tesis edilemeyen dostluklar sanal âlemlerde aranıyor. Bu dünya yalnızlığı gidermek yerine kişiyi dış dünyadan daha fazla soyutlayan bir dünya.
İletişim imkânlarının bu denli bol olduğu bir düzende, “muhabbetin” yerini soğuk bir veri alışverişi veya dijital bir ağ kurma çabası alan bir düzen var. Bu düzen, toplumun anlam haritasından hayati unsurları eksilten bir düzen. Dijital enformasyon zamanı anlık parçalara bölerek hayatın bir bütünlük içinde “anlatı veya tecrübe temelli” yaşanmasını engelliyor. Yaşamı kalıcılıktan ve derinlikten yoksun bırakan bu düzende insanı olgunlaştıran nazar, temaşa ve tefekkür gibi melekeler sanalın hızı içinde kayboluyor. İnsanlar arasındaki ilişki duygu ve sahicilik kaybına uğrayarak ruhsuz bir bilgi değişimine dönüşmüş durumda. Samimiyetin ve dostluğu vasıtası olan “insan sesi” ve “yüz yüze muhataplık” buharlaştıkça, insan oluş buharlaşıyor, toplumun manevi dokusu zayıflıyor. Herkesin birbirine “bağlı/network” olduğu ama kimsenin birbirine sahiden ulaşamadığı bir tablo ile karşı karşıyayız. Böylesi bir tablo insanın aidiyet duygusunu ciddi şekilde sarsıyor. Aynı fiziksel mekânı paylaşsalar da sanal zeminlerde turlayan “hem yabancı hem de yalnız” bireyler gerçekliğini yaşıyoruz. Sahici bir şahsiyet inşa etmek yerine algoritmaların onayını bekleyen kurgusal profiller üretiliyor. Bu profillerin aidiyetinin yüzeyselleşmesi, sahici toplumsal birlikteliklerin yerini dijital sürülerin alması normal. Dijital sürüler, farklı olana tahammülün kalmadığı “yankı odaları”nda yaşıyorlar. İnsanlık, iletişim teknolojinin en zirvesinde “iletişimsizliğin” en derin hâlini yaşıyor. Ekranların dalgalı denizlerinde sürüklenen insan, gerçek bir aidiyetin sunduğu sığınılacak limanlarını yani insanı ve cemiyeti yitiriyor.
Geleceği inşa etmenin yolunu hafızayı korumakla ilişkilendiriyorsunuz. Her şeyin anlık ve akışkan olduğu bu dijital düzende; bir gencin kendi hafızasına sahip çıkarak ‘sahici bir şahsiyet’ inşa etme çabasını sizin pencerenizden dinlemek isterim.
Bana göre geleceği inşa etmenin yolu, dijital çağın hız ve akışına rağmen hafızayı koruyabilmekten geçiyor. Her şeyi anlık hâle getiren zamanı parçalayan dijital dünyada bildirimlerin, akışların ve algoritmaların içinde yaşayan gençlik gerçeği ile karşı karşıyayız. Gençler hayatını tecrübi bir anlatı olarak kurmakta zorlanıyor. Oysa sahici bir şahsiyet, geçmiş ile gelecek arasında kurulan süreklilik duygusuyla ilişkilidir. Gençlerin öncelikli yapması gereken şey, bu akışkan dünyadan paçalarını kurtarmalarıdır. Hafızayla bağ kurarak kendilerine bir istikamet bulabilmeliler. Dijital dünyada hafızayı korumak, sadece geçmişi hatırlamak değildir. Hafıza nasıl korunur? Zaman zaman piksellerin/dijitalin kuşatmasından kurtulup selülozun/kitabın derinliğine dönebilmekle mümkün. Dijitalin bilgisi/veri hızla tüketilen ve iz bırakmadan kaybolan bir akıştır. Kitap ise kültürel hafızayı taşıyan bir zaman makinesidir. Yaşayacağımız çağlara, görüp konuşamayacağımız şahıslara tanıklık ettirir. Kitapla kurulan mahrem ilişki, zihni sükûnete erdirerek düşünceye derinlik kazandırır. Kitap yalnızca bilgi taşımayan, aynı zamanda insanın şahsiyetini inşa eden varlık alanıdır.
İçinde yaşadığımız dijital çağın hızı, insani meleklerimizi aşındırıyor. Biz bu kadim melekeleri (sükûnet, nazar, temaşa ve tefekkür vb.) hatırlamalıyız. Çoğu şeyin “tıklandığı” veya “kaydırıldığı” bir düzende, şeylere hikmetle bakabilmeyi sağlayan nazar daha önemli. Yine şeyleri dikkatle izleyebilmeyi sağlayan temaşa, varoluşu düşündüren tefekkür daha önemli hâle geldi. İnsanın zaman zaman yaşadığı dijital kakofoniden çekilip varoluşu üzerine düşünmesi gerekir. Bir gencin hafızasını ve şahsiyetini koruyabilmesi için derin düşünme melekelerini (sükûnet, nazar, temaşa ve tefekkür) yeniden canlı tutması gerekir. Zira bu melekeler sahici şahsiyetin varoluşunu sağlayan direnme biçimleridir. Algoritmaların zevklerimizi, tercihlerimizi, hatta kimliklerimizi şekillendirdiğinin bilincinde olmalıyız. Sürekli “Görünürsen varsın” mesajını veren bir sosyal medya gerçekliği ile karşı karşıyayız, oysa hakikat bunun tam tersidir. Şahsiyetin görünmekten değil, ontolojik bir duruştan geçtiğini bilmeliyiz. Bir gencin yapması gereken şey, ocağına dönmesi ve orada direniş göstermesidir. Gençlerin geçmişi aynen yaşamalarını veya onların teknolojiden vazgeçmelerini beklemek onlara karşı haksızlık yapmaktır. Onlara teknolojiyi düşmanlaştırmadan ama onun illüzyonlarına kapılmadan yaşamayı, arada kendilerine dönmelerini salık vermeliyiz. Onlar hafızanın kıymetini bilerek gelenek ile modern arasında bir köprü kurabilirler. Sahici şahsiyetleri tam da bu denklemde kurabilirler. Kariyer telaşı kadar şahsiyet inşa etme telaşı yaşamalılar. Bilgiyi sadece bir veri yığını olarak değil, bir insanlaşma süreci olarak görmeliler. Asıl mesele, algoritmik manipülasyonlara rağmen kendi anlam dünyasını kurmaktır. Eleştirel düşünmesi gereken gençler, hakikatin yalnızca ekranlarda olmadığını anlamalı ve hakikati hayatın içinde aramak gerektiğinin bilincinde olmalılar.
