Ben”i” Bırak/Ma Fedakârlık…(4) / Kenan Kurban

Güven, kendisini en çok seven ortanca kızı Alara’ya, “Bu iş tamam, annenle barışacağız!”anlamında zafer işareti yaparken Sanem, çiçekçi çocuğun, arkasında zor göründüğü kırmızı gül buketinin üzerindeki kalpli küçük zarfı açıp sevgi ve özür içeren notun tamamını okumaya tenezzül bile etmeden, Güven’den geldiğini anladığı an tekrar zarfın içine koydu. Aşağılayıcı ve Güven’in duyacağı bir sesle “Bu çiçekler ne kadar tuttu?” dedi. Çiçekçi, “Yani rahat bir yirmi binlik vardır.” diye yanıtladı. Sanem sağ eliyle ‘bekle’ işareti yaptı. Hızla salondan cüzdanını getirip içinden döviz cinsi para çıkarttı. Bu kez yüksek ve sert bir tonda, “Al sana ederinin iki katı para.” dedi ve emredici bir tarzda ekledi: “Peki rüyanda bile göremeyeceğin kadar para neyin karşılığında?” Çocuk boş boş bakınca Sanem, “Götürüp bu güllerin hepsini çöpe atacak, tek tek ezeceksin. Bir tanesi bile sağlam kalmayacak.” Çiçekçi “Ama…” derken Sanem teslim aldığına dair imzayı attı ve “Hadi, bu aramızda kalacak. Teklifimden vazgeçmeden bu kârlı işi yap.” dedi. Parayı hafiften koklayan çiçekçinin, cebine atarken pis bir sırıtışla, “Hanımefendi, emriniz olur.” demesiyle neşeyle geri dönüp yürümesi bir oldu. Güven’in yüzü kapkara kesilirken bütün keyfi kaçmıştı. Saçıyla oynayan kızı, ilk göz ağrısı, evin vurdumduymazı Azra ile göz göze geldiklerinde, Azra ona ‘Kaybettin baba’ bakışıyla bakıyordu ve bu yaşananlar onu hiç üzmüyordu. Güven bu arada kolyenin kutusunu hızla kapatıp çantasına geri koydu. Evde hafiften var olan soğuk rüzgârlar bir anda kutup soğuğuna dönmüş; kalpler buz tutmuş, diller lâl olmuştu. Sanem mağrur bir şekilde koltuğuna dönerken zaferden mağlubiyete ışık hızında düşen Güven’in kalbindeki son umut dalı da kırılmıştı. Mahzunluk ve sevgi, öfkeye doğru sıçramaya başladı. Karı koca kavgasının en uç, en mide bulandıran tarafı olan, bütün sırların ve mahremiyetin ortaya döküldüğü safhasına gelinmişti. Güven kılıcını çekti, artık can yakacaktı: “Hatırlıyor musun? Mesleğe ilk başladığında, daha küçük bir banka memuresiyken bana hayrandın. ‘İnsanları nasıl ikna ediyorsun da çuval çuval paralarını senin emrine veriyorlar?’ diye başımın etini yerdin. Ben de sana hep taktikler verirdim. O sayede yükselmeye başlamıştın.” dedi. Canı yanan, daha çok can yakacaktı. Sanem onu daha da hor gören bakışlarla süzüp, “Şimdi de bana yaptığın iyilikleri gündeme getirip vefa mı yoksa acıma mı bekliyorsun? Sana vefa da gösterdim, acıma da. Senin anlamadığın ise şu: Ben seni her alanda geçtim. Artık bir erkek, bir koca olarak beni taşıyacak seviyede değilsin. Çok gerilerde kaldın.” dedi. İstihzai bir gülümsemeyle, “Üstelik şimdilerde benim adım ekonomi bakanlığı için geçiyor.” diye ekledi. Güven’in kalbi kan ağlıyordu. Dünyada en sevdiğinin seni aşağılaması, artık seni sevmemesi kadar kötü bir duygu ve kahredici bir an yoktu. O sevgiyi doğal olarak, çaresizce kızlarında aradı. Azra ellerini yana açıp, “Bana bakma.” dedi. Alara ise üzgün, masumca, “Annem zaten bizi boşanmanıza hazırlayıp travma yaşamamamız için psikoloğa götürecek baba.” dedi. Güven, kanına işleyen ve her zaman kazanmasını sağlayan o borsacı sakinliğini tamamen kaybetmiş, kan beynine sıçramıştı.
Hemen yan villada da aynı egoist dertlerle cebelleşen, düştükleri benlik ve bencillik bataklığında boğulmakta olan ve yaptıkları hatanın farkına varıp daha büyük bir felaketin kapısından dönüş yolu arayan Harika ve Ejder’e Adil şöyle dedi: “Ben ta Amerikalardan buraya sizi birbirinizle barıştırmaya, ara bulmaya gelmedim. Önce kendinizin özünüzle barışmanızı istiyorum. Hepimiz…” Duraksadı, önündeki içecekten bir yudum içip devam etti: “Hepimiz maalesef neredeyse hiçbir kusurumuz olmadığını zanneden, başarı budalası, yeryüzünde yürüyen tanrılar olmuşuz. Bu aptalca, gereksiz yükler her birimizi ezerken çevremizdeki canlı cansız her şeyi de zehirliyoruz. Ben artık en çok zaaflarımı sevmeye başladım. Çünkü onlar bana beşer, yaratılmış ve en mühimi de kul insan olduğumu hatırlatıyor.” Bu sözler söylenirken evdeki limoni, gergin hava yerini yavaş yavaş sevgi ve merhametin buram buram hissedildiği bahar esintilerine bırakarak ciğerleri dolduruyordu. Harika, bir eş, bir anne, bir abla şefkatiyle yerinden doğrulup, “İçimden geldi, birer kahve içelim.” dedikten sonra Ejder’e bakıp “Şekerli” kardeşi Adil’e ise “Orta” dedi. Mutfağa doğru yürürken büyük oğlu Sarp’a, “Hadi sen de bana yardım et.” dedi. Önce çocuklar için hazırladığı doğal meyve sularını büyük hacimli bardaklara doldurup tepsiyle oğluna verdiğinde, çocuk hâlâ gergin bir şekilde onun gözlerinin içine bakıyordu. Harika gülümseyip, “İsterseniz hepsini dökebilirsiniz. Hiçbir eşyam sizden daha kıymetli değil.” dedi. Kendine bildi bileli evdeki eşyalara karşı hassas davranma telkinleriyle büyüyen Sarp önce kulaklarına inanamayıp “Anne, sen gerçekten iyi misin?” dedi. Harika sevecence oğlunun yanaklarından okşayıp kuşatan bir muhabbetle “Annem…” dediği an Sarp duyduklarının gerçek olduğuna ikna olup kendine has maço tavırlarıyla “Varol…” dedi. Harika, senelerdir mutfak işlerini hep hizmetçilerine gördürdüğü için hamlamış olsa da yine de kahveleri pişirecek reflekslerini yitirmemişti. En özel günler ve misafirler için sakladığı fincanlara, her şeye rağmen beğenilmeme endişesiyle biraz tedirgin bir halde kahveleri doldurup yanlarına dünyaca ünlü çikolatadan koyarak salona götürdü. Uzun zamandır eşinin elinden kahve içmeyen Ejder çok şaşkın, bir o kadar da mutluydu. Ejder, gözlerini ürkekçe kaçıran ve daha çok ilk ciddi adımı karşı taraftan bekleyen Harika’ya müşfikçe, “Eline sağlık.” dedi. Adil kahvesinden ilk yudumu alırken, “Enişte, tuzlu olmasın! Mutfağın bile nerede olduğunu bilmeyen Harika, şekerle tuzu karıştırmış olabilir.” dedi. Gülüşürlerken Harika, üç oğlunun yan yana oturduğu koltukta, ortanca oğlu Kaya ile en küçük oğlu Kayra’nın arasına sığıştı.
Ejder, keyfinin zirve yaptığı anlardaki o klasikleşmiş hareketiyle kahvesini höpürdeterek içerken diğerleri rahatsız olmalarına rağmen yüzlerini asmadılar. Harika, çocuklarının elinden tutup keşfini paylaşmak isteyen bir kâşif telaşıyla anlatmaya başladı: “Bugün Down sendromlu çocuklara yardım toplantısına katıldım. Dört yaşlarındaki bir çocuk öyle içten, öyle samimi gelip bana sarıldı ki, inanın, ben o kadar içten, eritici sevgi selini annemin kucağında bile hissetmedim. Kalbimde kibrin ve egomun besleyip büyüttüğü buz dağlarını eritti. Sonrasında ise içimi doyum olmayan tertemiz, pırıl pırıl bir suya dönüştürdü.” Kahvesinden bir yudum aldı. Hemen sağındaki küçük oğlunun başından, solundaki ortanca oğlunun yanağından, büyük oğlunun ise elinin ayasından öpüp, “Mutluluk bir şeylere sahip olmakta değil, onların değerini anlayıp kıymetini bilmekteymiş” dedi. Harika, ‘dünyada yaşayan melekler’ dediği Down sendromlu çocuklardan tahsil ettiği karşılıksız sevmeyi, sevmenin gücünü, zenginliği ve ihtişamı; herkes zerrelerine kadar hissetsin diye servet dökülerek dayanıp döşenmiş bu ruhsuz evdeki her bir nesneye, nefes alan her bir canlıya artık nüfuz ettiriyordu. Üstelik Âdem Peygamber’den beri insanoğlunun en büyük, en güçlü silahı olan sevgi, sevginin şiddetli hali olan aşk ile şeytanlaşmaktan veya şeytanın düştüğü benlik tuzağına düşmekten kurtulmamış mıydı?
Evde ayrılığın kızlarınca da kabullenilmeye başlandığını anladığı anda Güven’in eli ayağı tutmaz oldu. Sanki bir anda yüz yıl yaşlandı. Sanem ise yemyeşil bir ormanı yok etmek için testeresiyle ağaçlara dalan açgözlü bir keresteci gibi, onları kese kese ilerlemeye devam ediyordu. Sanem, “Dünya çok değişti. Bunu herkes kabul etmeli.” dedikten sonra, bu arada kendi dünyasına dönmek için kıpırdanıp kaçma fırsatı kollayan Azra’ya, gücün ve otoritenin tümüyle kendisinde olduğunu iyice anlaması için kaşlarını çatıp sağ elinin işaret parmağını sallayarak, “Otur! Parayla asla satın alamayacağın ama hayatın boyunca, özellikle yuva kurduğunuzda size yol gösterecek bu hayat dersini beyninize kazıyın.” dedi. Daha asık bir suratla Güven’e bakıp, “Eskidendi o ‘erkek her ne olursa olsun evin reisidir, evin direğidir, yuvayı dişi kuş yapar.’ sözleri.” Elini ‘boş ver’ manasında sallayıp devam etti: “Babamların, dedemlerin zamanında kaldı o. Şimdi en çok parayı kim kazanıyorsa, kimin statüsü üstünse odur lider, başkan, reis.” İyice küçümseyerek bakıp ekledi: “Karısından her konuda geride kalmış bir adamın hâlâ iktidarını dayatması akıl alır gibi değil. Eğer bu mevzuda ısrarcı olursa da acı sonuçlarına katlanır.” dedi. Güven, o an yeni tanıştığı bir yabancıya bakar gibi bakıp içinden, “Bu kadar nasıl yanılmış olabilirim?” diye düşünürken, “Meğer, biz bir yuva, bir aile değil; adi bir şirket kurmuşuz. Sen de beni kariyerinde yükselmek için sinsice kullanmışsın.” dedi. Sanem umursamazca başını ve elini ‘yok’ manasında sallayıp, “Yine aynı duygu sömürüsü, yine aynı adaletsiz düşünce… Kariyer uğruna ikimiz de birbirimizi kullandık. Ama daha kabiliyetli, daha akıllı olduğum için ben, seni çırak çıkarttım.” Daha inanmış, güçlü bir tonda ekledi: “Bu saatten sonra aynı ortamda bulunmamız bana zulüm, sana ise lütuf olur.” dedi. Güven, hizmetçinin indirdiği bavullarına bakıp yokla var arası bir sesle, “Yani çırak işten kovuldu.” dedi.
Ejder evine gelirken haklılığını nasıl kabul ettireceğinin, erkeklik ve kocalık gururunu aşındırmadan sevdiğine, sevdiklerine nasıl sahip çıkacağının, onları nasıl koruyacağının hesabını yapıyordu. Ama aklın hesaplarının ötesinde, sevmenin ve sevilmenin kendiliğinden birçok kötüyü, kötülüğü bertaraf ettiğine şahit oldu. Sevdiceğinin ağzından dökülen bu sıcacık cümlelerle bütün gamı, kasveti, endişeleri buhar olup uçarken içini yaşama sevinciyle birlikte bir ferahlık kapladı. Anbean yaşadığı bu güzelliklere rağmen zihni üç gün öncesine gitti. O, tabancaların çekilip kalemlerin silah gibi kullanıldığı ölümcül kavganın olduğu gece, eşine öfkelenmesinin sebebi aslında gömleklerinin yıkanmaması ya da keyfe keder yıkanmaması değildi. “Hayır” derken onu yok sayması, değersiz hissettirmesine gazaplanmıştı. Sıkıntı ettiği şey bir koca, bir baba olarak kıymetinin olduğundan aşağı görülmesi ya da bilinmemesi, yok sayılmasıydı. İçtiği kahvenin tadı ve zevki damağındayken, “Bizim Sefer Demirkıran, tersanesine ortak alacakmış.” dedi. Adil, “Şu anda da mı para, iş?” der gibi bakarken, Harika hayretle, inanmayarak, “Yok ya… Hadi canım sen de…” dedi. Çocuklarına, karısına, hatta kayınbiraderine bile karşılıksız sevgiyle bakan Ejder, kendisinde daha önce hiç görülmeyen ve beklenmeyen bir olgunlukla, tavırlarla geriye yaslanıp eliyle oturdukları siteyi işaret ederek dedi ki: “Bizler birçok insanın hayalini bile kuramayacağı bir hayata sahibiz. Sokaktan geçen kime sorsan ‘Bunun yüzde biri bile bana yeter.’ derken bize yetmemeye başlamış.” Harika’ya bakıp devam etti: “Seni bile hayrete düşürecek bir servetin sahibi olan Sefer Demirkıran, eşinden boşanınca kendi kanından canından çocukları düşman kesilmiş. Onu batırmak için harekete geçmişler. O da genç, işten anlayan bir ortak alarak karşı atağa geçecek. Gençliğinde beraber mutlu olmak için servet biriktirdiği insanlarla şimdi can düşmanı olmuş. Eskiden sevgi onun itici gücüyken, şimdi ise intikam duygusu olmuş.” dedi. Harika düşünceli bir şekilde, “Babamı hep eleştirirdim; daha çok kazanmanın, nüfuzlu olmanın peşinde koşmuyor, elindeki imkânları, fırsatları tepiyor diye. Oysa adam, kendini ne mutlu edecekse ona ulaşınca akıllıca davranıp fazlasını istememiş.” dedi. Adil hafif düşünceli bir halde, “En büyük hayali, Ege’de deniz kenarında bir kasabada, bahçe içinde mütevazi bir ev… Küçük bir balıkçı kayığı… Karı koca iki emekli maaşı… Olursa bir iki kira geliri… Herkese belli bir mesafe, kendi küçük dünyasında mutlu mesut bir hayat…” dedi.
Gece ilerleyince, yaz olmasına rağmen deniz soğuğu hissedilmeye başlamıştı. Dahası, Edip ve Elvan için huzurlu başlayan gece, Zafer ve Banu Çap çiftinin gelip dertlerini ortaya saçmasıyla iyice çekilmez olmuştu. Mutfaktan çıkıp bahçedeki masaya doğru yürüyen Elvan ile misafirleri Dekan Banu gelirken, Elvan’ın yüzünde dert dinlemekten kaynaklanan bir bezginlik ve ümitsizlik ifadesi belirmişti. Banu ise sıkıntılarını paylaşmanın rahatlığıyla yüzündeki abus ifade az da olsa dağılmıştı. Elvan, Zafer ve Banu’nun bakışları arasında, “Sen üşümeye başlamışsın.” diyerek Edip’in hırkasını giymesine yardımcı oldu. Edip, “Sağ ol hanım…” derken Zafer ile Banu, ‘bizde asla böyle bir şey olmaz’ dercesine bakıştılar. Türküler, şarkılar, şiirler Edip’in sığınağıydı. İçindeki dile gelmez, gelmesini istemediği duyguları ancak böyle dışa vururdu. Edip ile Elvan göz göze geldi. Edip hafifçe boynunu kırıp başını sağa doğru yaslar gibi yapınca, Elvan “Anladım.” dercesine başını küçük bir hareketle öne eğip eve doğru yürüdü. Banu ise hızını alamamış, “Ne güzel Edip Bey, sizin çocuklarınız kendilerini kurtarmış; işlerinde başarılı, yuvalarını kurmuş insanlar. Biz de çok uğraştık ama hiç başarılı olamadık.” demişti. Edip, “Zafer Bey durumları anlattı. Çok üzüldüm. Bazen olaylara müdahale etmemek en faydalı müdahale oluyor.” derken siyah keman kutusuyla Elvan geldi. Edip hemen kahverengi kemanını çıkartıp hafifçe akort etti ve “Hasretinden Yandı Gönlüm” şarkısını enstrümantal olarak icra ederken dinleyenleri uzaklara alıp götürdü. Bitince Banu tekrar çalmasını istedi. Edip onu kırmayıp tekrar çaldı. Zafer çok duygulansa da iş adamı tarafı ağır basıp “Üstadım, size bir plak yapmamız gerek, parayı para demeyiz.” dedi. Elvan kendini tutamayarak masanın üzerindeki, Edip’in antika kategorisindeki tuşlu telefonuna bakarak, “Bu zamanda plak mı kaldı?” dedi. Edip, “Biz zaten bizim kuşak için dolduracağız. Sizin gibi gençler bizi anlamaz Elvancığım…” dedi. Sonra sazını eline alıp, “Bu türküyü nedense ortanca kız torunum Alara ile babası bizim küçük damat çok seviyorlar. Gerçi borsacılar kurnaz, paragöz olsa da bu çocuk hâlâ insani duygularını kaybetmemiş.” dedikten sonra sazın tellerine vurup o davudi sesine rağmen tiz perdeden söylemeye başladı:
“Günü gelir sen de benden çekip gidersen
Gidip de bir daha gelmeyeceksen
Al ömrümü, koy ömrünün üstüne
Senden gelsin ölüm başım üstüne
Al ömrümü, koy ömrünün üstüne
Senden gelsin ölüm başım üstüne”
İçli içli söylerken gökteki yıldızlar bile onu dinliyordu.
Adil ise barışmanın, tekrar bir araya gelebilmenin huzurunun ve dinginliğinin yaşandığı evde konuşmasına devam ediyordu: “İnanın bana, eğer biz egolarımızdan, bencilliklerimizden kurtulmanın yolunu kendimiz bulmazsak, bir gün hiç beğenmediğimiz, hor gördüğümüz biri bunları bize acı çektirerek öğretir.” dediği anda peş peşe beş el silah sesi duyuldu. Ejder refleks olarak elini beline götürdü ama tabanca yoktu. O an daha bir saat kadar önce kapıda yaşadığı diyalog aklına geldi. Güven silahını istediğinde Ejder “Biz Karadenizliyiz, canımı iste veriyim. Ama olmaz.” deyince Güven, “Doğru, hem de ani öfke patlaması yaşarsın. Şimdi içeride beklenmedik bir durum olursa senin sağın solun belli olmaz, bana ver.” demişti. Hep birlikte mutfak kapısından çıkıp sesin geldiği yan villaya doğru koştular. Beyaz üçlü koltukta yan yana oturan üç kız kardeşin kanları koltuğu boydan boya kırmızıya boyamıştı. Tekli koltuktaki Sanem’in sol tarafından giren kurşunun etkisiyle başı sağa düşmüş, sarı saçlarından sızmakta olan kanlar parkeyi göle çevirmişti. Salonun ortasında, elindeki silahla kafasına sıkan Güven’in açık gözleri ise hâlâ dehşet saçıyordu. Orta sehpanın üzerinde ise kan sıçramış anlaşmalı boşanma protokolü öylece duruyordu. Bu dehşetengiz manzara karşısında Harika, “Kardeşim!” diye çığlık atıp yere yığılırken Adil ablasını tuttu. Ejder ise oğullarının gözlerini kapatacak şekilde onları kollarının altına alıp dışarı çıkartırken gözü yerdeki silahtaydı. Ejder, “Bir de cürmü benim tabancamla işlemiş…” dedi. Hizmetçi ise yukarıdan indirdiği, Güven’in eşyalarının olduğu valizlerin arasına yığılmış korkuyla titreyip hıçkıra hıçkıra, kesik kesik, “Olamaz, olamaz…” diyordu. Bir anda her taraf insanlarla doldu. Kimse gözlerine inanamıyordu. “Nasıl olur?”, “Hayır…”, “Ay, böyle uyumlu bir çift nasıl olur?”, “Vah yavrulara… Yazık…” feryatları içinde insanlar birbirlerine sarılırken site güvenliği polisi ve ambulansı aradı. Adil baygın ablasını bir komşuya teslim edip, “Hiçbir şeye dokunmayın. Olay mahalli!” diyerek metanetle herkesi villanın dışına çıkarttı. En son hâlâ şuursuzca hıçkıra hıçkıra ağlayan hizmetçinin yanına gidip su içirdi. Hizmetçi eliyle işaret edip anlatmaya başladı: “Sanem Hanım gelen gülleri geri gönderdi. Ben eşyalarını aşağıya indirirken atışmalar başladı. En son Sanem Hanım anlaşmalı boşanma protokolünü imzalaması için Güven Bey’in önüne attı. Ardından Güven Bey’i tekrar tekrar aşağılayınca tartışma büyüdü, kızlar da annelerini tuttular. Güven de, ‘Ben sizin babanızım, senin de kocanım! Hiçbir konum, hiçbir güç kimseye beni aşağılama hakkı vermez!’ diye bağırarak silahını çekti.” dedi. Adil kadını teskin ederken gözü ablası Sanem’in kanlar içindeki cesedinde birkaç dakika önce sarf ettiği sözlerini hatırladı: “Hepimiz maalesef neredeyse hiç zaafı olmayan, başarı budalası, yeryüzünde yürüyen tanrılar olmuşuz. Bu aptalca yük her birimizi ezerken çevremizdeki herkesi de zehirliyoruz. Ben artık en çok zaaflarımı seviyorum. Çünkü onlar bana beşer, yaratılmış ve insan olduğumu hatırlatıyor. “İnanın bana, eğer biz egolarımızdan, bencilliklerimizden kurtulmanın yolunu kendimiz bulmazsak, bir gün hiç beğenmediğimiz, hor gördüğümüz biri bunları bize acı çektirerek öğretir.”
SON

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir