Ben ve “Ben” 8 / Kenan Kurban

Müjgan, o dillere destan malikânenin bahçesinden, ciğerparesinin katil zanlısı olarak hayat arkadaşını götüren araçları gözyaşları içinde izledi. Tekerlerin her dönüşünde hissizleşti, en sonunda şoka girmişçesine dona kaldı. Oysa nice zorluklara göğüs germişler, aşılmaz dağları aşmışlardı. Ama en öldürücü darbeler hep evlatlarından gelmişti. İlki, Savaş’ın rest çekip adını ve soyadını değiştirecek kadar bütün bağları koparıp gittiği gündü. İkinci darbe ise onun gidişinden kuvvet alan küçük oğlu Enes’in zevklerinin peşinden ipini koparmışçasına koşturup sadece kendisine ait, bağımsız süfli bir dünya kurmasıyla almıştı. Şimdi ise can paresi, gül kokulu kızı hunharca katledilmişti. Bu da yetmezmiş gibi kocası, kızını öldürmek suçuyla itham ediliyordu. O sadece kocası değildi. Sırtını dayadığı ulu bir çınardı. Götürülüşüyle bir anda boşluğa düştü, dizlerinin bağı çözüldü, ayakta duracak mecali kalmayınca kendini olduğu yere bıraktı; tam düşecekken oğlu Enes koluna girip sıkıca tuttu. Enes “Anam…” dedi. Enes, annesine güç vermek istercesine “Güzel anam… Bu zor günleri beraber aşacağız.” dedi. Enes’in sesindeki samimiyet, inanmışlık ve sıcaklık adeta kor alevler gibi yanan yüreğine ferahlık vermişti. Başını sola çevirdi. Oğlum “Niye geç geldin?” dercesine bakıp sıkıca sarıldı. Enes’in boynuna düşen sıcak gözyaşlarına, annesinin tüm umudunu yitirmiş titreyen sesi eşlik etti. Müjgan “Bu kez geçmeyecek… Atlatamayacağız…” dedi. Birkaç dakika öylece kalakaldılar. Yalçın kayaları bile parçalayacak manzara karşısında Enes’in sevgilisi Cansu’nun güzel mavi gözlerinde endişesi okunsa da, Müjgan’ın boşa çıkan ellerini tutup hem teselli hem itiraf edercesine “Sizin öyle sevgi dolu koca bir yüreğiniz, çelikten bir iradeniz var ki Enes’i en zifiri, katran kuyularından çıkartıp kendisine çekti. Ben inanıyorum ki bu size atılan iftiralar müfterilerine geri dönerken bu zulmü yapanlar o çukurlara kendileri düşüp boğulacaklar.” dedi. Konuşmaya mecali kalmayan Müjgan “Tamam” dercesine Cansu’nun elini zayıf da olsa sıkabildi.
Aslında o anlarda insan ister istemez her şeyin en kötüsünü düşünüyordu. Sanki hayatında hiçbir güzellik yaşanmamış, mutlu olduğu bir zaman dilimi olmamış gibi hissediyordu. Etrafında ne varsa üstüne üstüne geldiği duygusuna kapılıp adeta dünya yıkılmış da altında kaldığını zannediyordu. Enes “Anneciğim derin derin nefes al.” derken kendisi de ona yol gösterircesine derin derin nefes alıp veriyordu. O hengâmede olaya şahit olanların hepsinde bir nebze de olsa muhakeme gücü kaybolmuş, kimi şuursuzca gelen telefonları cevaplıyor, bazıları yaşananları kayıt etmeye devam ediyordu. Kimisi ise olduğu yere çökmüş anlamsız gözlerle boş boş etrafına bakıyordu. Genel havada ise ne yapacağını bilememenin kaosu hâkimdi. Bir kişi hariç Cemal… Belki de bu yaşa kadar böyle birçok olaya tanık olmanın tecrübesiyle gayet sakindi. Adeta yirmilik bir delikanlı çevikliğinde telefonuyla hararetli konuşmasından bir yerlere talimatlar verdiği anlaşılıyordu.
Arama ve mesaj bombardımanı altındaki Selim ise telefonunu kapatmak için eline aldığında sadece yazı yazdığı gazetenin yöneticisine “Şu an Nihat Bey’in malikânesindeyim. Size en kısa zamanda dönüş yapacağım.” diye yazdı ve telefonunu kapattı. Biliyordu, bu yaptığı bir gazeteci refleksi değildi. Tanık olduklarını, çarpıcı cümlelerle gazeteye aktarıp belki de yılın gazetecilik bombasını patlatabilirdi. Ama o daha bir dost tavrı takınmayı seçti. Hayat, günümüzde dayatılanın aksine her şey başarılardan ibaret değildi, hoşunuza gitmese de doğru seçimi yapabilmekti. Giden arabalar görünmez olunca herkes tekrardan hüzün dolu çatının altında toplandı.
Ülkenin en zengin ve saygın iş adamı Nihat Güçlü’nün kelepçelenip öz kızının kâtil zanlısı olarak o muhteşem malikânesinin bahçesinde apar topar, zelil bir halde gözaltına alınmasının haberleri habis bir ur gibi hızla yayılıyordu. İş bir patlamadan, terör saldırısından daha dramatik bir hal almış, aile içi hesaplaşmaya, sözünü dinlemeyen asi evladının canına kıyan babanın sinsi planlarını nasıl uyguladığına, bunu yaparken vicdanının hiç sızlayıp sızlamadığına uzanmıştı… Bu kadar zengin ve iyi bilinen birisi nasıl bu mezalimi yapabilirdi? Her şey bir yana, yalanlardan beslenen Nihat’ın aleyhindeki anlık yorumlar toplumu adım adım istenen sonuca doğru sürüklüyordu. Hatta bazıları çoktan yargılamış ve asılmasına hükmetmişti. Haberciler ise “Haber kutsal, yorum özgürdür.” düsturuyla öğrenebildikleri veya kendilerine verilen kadarını aktarmaya çalışıyorlardı. Burada belki asıl sorulması gereken soru şuydu: Bu yalın haberler muhataplarının iç dünyasında hangi hislerin tesiri altında süzgeçten geçip ruhlarında akis buluyordu? Yaşananların kötü bir kâbustan ibaret olmasını kaç insan arzu edip Güçlü ailesini tanımasa da onlar için üzülüyordu?
Bu sorunun cevabını kimse bilemeyecekti ama bütün bu yaşanan fecaatin müsebbibi, günün kazananı ve en çok mutlu olanı Savaş Yenilmez’di. Savaş’ın çocuk yaştan itibaren benliğini sarıp ele geçiren ve hayattaki tek davası olan babasından intikam alma duygusu tatmin olmuş, nihayet yerini iç huzura bırakmıştı. Çoğu zaman yaptığı gibi camdan aşağı bakarken bir yandan da telefonla babasının şirketlerindeki adamlarından bilgi alıyordu. Ele geçirmek için senelerdir etrafını ilmek ilmek sardığı şirketleri Gönül’ün bombalanarak öldürülmesi, babasının katil zanlısı olarak içeri girmesi, özellikle de sosyal medya üzerinden ortalığa dökülen itiraflarla birlikte yer ile yeksan olan ticari itibarıyla birlikte koskoca holding tıkanıp çalışamaz hale gelecek, nihayetinde de Savaş bir kuruşa babasının bütün birikiminin, emeğinin üstüne konacaktı. Bu düşünceler onun keyfini iyice arttırdı. Dönüp koltuğuna otururken tabletinin ekranındaki babasının elleri kelepçeli fotosuna bakıp “Hâlâ mağrursun ama yaprakları yeşil olsa bile içi çürüyüp boşalmış bir çınara yıldırım çarpıp devrilmesi gibi devrildin. Ama seninle daha işimiz bitmedi. Benimle yüzleşip özürler dileyip köpek gibi af isteyeceksin, benim büyüklüğümü, haklılığımı itiraf edeceksin Nihat Güçlü…” Pis pis sırıtırken babasının resmine bakıp ekranı kapattı… Bütün sevincine rağmen içinde tuhaf, tarifsiz bir boşluk hissetti. Ne oluyor dercesine kaşlarını çattı. Alıcı gözle etrafına baktı… Tek başınaydı… Eli yan tarafa düştü. Zaferini karşılıklı kutlayabileceği, onu alkışlayan, övgüler yağdıran kimsecikler yoktu. Hissettiği boşluğun sebebi bencilliğinden beslenen yalnızlığı mıydı? Bu sorunun cevabını anında verdi, “Yok… Hayır…” dedi. Çünkü o bu yalnızlığına âşıktı. Zaten çok istese, ihtiyaç hissetse, parayla bunu hayli hayli yaptırırdı. Cevabını bulamayan sorular onun hep beynini kemirirdi. Düşünceli ayağa kalktı. Dairenin içinde voltalar attı. Camı açıp hava aldı. Bunca yaptığı işin tek motivasyonu babasına olan düşmanlığıydı ve şimdi karşı cephe düşmüş, düşman diz çökmüştü. Canı buna sıkılmıştı. Artık onu harekete geçiren hiçbir şey kalmamıştı. Daha yükseklere çıkmak, büyük işler başarmak için acil yeni bir hasıma, hasımlara ihtiyacı vardı. “Ohhh…” dedi. Nihayet tekrardan nefes alabiliyordu. Yüzündeki bildik o pis sırıtışıyla “Bundan sonraki düşmanlarım sıradan ve küçük olamazlar. Her indirdiğim düşmanda artık dünyanın dört bir tarafından ses gelmeli. Bana da ancak bu yakışır.” dedi. O itici mağrur duruşuyla “Yine de şimdi yanımda biri olsaydı fena olmazdı.” diye düşünürken kapının zili çaldı. Gelenin kim olduğunu merak ederek heyecan içinde kapıyı açar açmaz ani bir şaşırma ifadesi belirdi. Karşısında tüm güzelliği ve cazibesiyle duran daha birkaç gün önce öldürürcesine dövüp aşağılayarak kovduğu Sema’ydı. Sema içi bir yandan intikam ateşiyle yanıp tutuşmasına rağmen kan ağlayarak, en riyakâr ve sevimli tavırlarıyla “Geçmişe kaliteli bir sünger çekmeye ne dersin?” dedi. Savaş o üsten bakan aşağılayıcı tavrıyla onu içeri davet ederken “Ben asla bağımı kopardığıma ikinci bir şans vermem ama bugün müstesna bir gün… Ama bir daha şansını zorlama ve asla karşıma çıkma.” dedi. Sema içinden öfke çığlıkları atarak “Sen merak etme bundan sonra istesen de bir daha olmayacak.” derken “O zaman ânın tadını çıkartalım.” dedi. Savaş koltuğuna doğru giderken ellerini bir kez çırpıp “Yine de sen bugünkü atakla benim için sıradan olmaktan çıktın.” dedi.
Evine dönerken arabasında telefonunu açan Selim, gelişen olaylar karşısında her dakika artan mesajları okumaktan aciz, arayanlardan bakabildiklerine cevap yetiştirmekten yorgun düşmüştü. Nihayet dairesine girer girmez bu sebepten salondaki ikili koltuğuna kendisini bıraktı. O dakika, koltuk ona her zamankinden daha rahat geldi. Ayaklarını sehpaya uzattı. Televizyonu ve tabletini açtı. Ama hali kalmamıştı. Haber kanallarına takılı kalmış gibi duran televizyonunu ve daha çok sosyal medyayı takip ettiği tabletini aceleyle kapattı. Zaten göz kapakları da kendiliğinden düştü. Ama bir türlü uykuya dalamıyordu. Şahit olduğu o sahne gözünün önünden bir türlü gitmiyordu: Nihat, acil infaz emri verilmiş bir idam mahkûmu gibi apar topar ekip arabasına bindirilmek istenirken sarsılmaz çelik bir iradenin tezahürü olarak polislere rağmen yerinde sabit durdu. Konuşmadan emir verircesine komisere bakınca, komiser memurlara eliyle “Tamam” işareti yaptı. Nihat kendisine sarılmak için gelen hayat arkadaşını bekledi. Müjgan’la göz göze geldiler. Müjgan’ın yaşlı gözlerinde “Kızımı daha toprağa veremedim, şimdi de seni götürüyorlar. Artık benim dayanacak gücüm kalmadı.” çığlıkları yükseliyordu. Bütün bu kaos içinde Nihat, hayat arkadaşına engin denizler gibi merhametli bakışlarla bakıp sımsıkı sarıldı. Sevecen bir tonda kulağına söylediği dudaklarından okunuyordu: “Hüzünlenip üzülsen de yeise kapılma, ben seni çok seviyorum. Yarın etrafımızda kimse kalmaz, gücümüz kaybolacak olursa bu sevgi sana azık olsun. Bu tükenmez sevgimden güç al ve yürümeye devam et…” Peşi sıra vefalı dostu Cemal güç vermek için dostuna sıkıca sarıldı. Onu kurtarmak için bütün tecrübesini ve gücünü kullanacağı beden dilinden anlaşılıyordu. Sonra ekip arabasına bindirilip sinir bozucu sirenlerin eşliğinde götürüldü… Selim gözlerini açtı. Müşahede ettiği sevgi ve vefanın dozu ona fazla ve ağır gelmişti. Terk ettiği sevgilisini hatırladı. Ondan ayrıldığında bile bu kadar ruhu dalgalanmamış hatta narsistçe bir haz bile almıştı… Üstüne üstlük beyninin içinde binlerce kelime, yüzlerce ses ile iç içe geçmiş yalan, yanlış, doğru, hakikat ayırt edilmez hale gelmişti. Adeta bilgiler pıhtı atmış, beyin felci geçiriyordu. Akıllı her insanın düştüğü bunalım çukuruna çoktan düşmüştü. Nihat Bey ve Gönül hakkındaki iddialar ya gerçekten doğruysa?.. Aklı bir tahterevalli gibi çalışıyordu. Bir o yana bir bu yana ağır basıyordu. Sessizlik, gözlerini kapatmak, düşünmemeye çalışmak, dinginlik yerine daha çok kaosa sürüklenmekteydi. Kendisini toplamaya çalıştı. Ama çok bitkindi. Yorgun bir offf çekerek zar zor koltuğun üzerinde toparlandı. Aciz bir ihtiyar gibi adımlar atarak terasa doğru yürüdü. Kapısını açtı. Derin derin nefes aldı. Kaynayan kazan gibi olan beyni o soruyu tekrar tekrar soruyordu: “Nihat ve Gönül eldeki mevcut delillerin gösterdiği gibi bu cürümleri işlemiş olabilirler miydi?” Gözleri bir an parladı, kendince bir çözüm bulmuştu. Ne zaman aklı çıkmaz sokaklara girse yüreğine danışırdı. Bu kez bu soruyu yüreğine indirdi. Yüreği sanki bu anı bekliyormuşçasına her zamankinden daha hızlı ve gür seda ile cevap verdi. “Hayır… Asla…” Bu asil cevapla nihayet durağanlaşınca tekrar tekrar nefes aldı. Ve yanan ışıkların büyülü bir hava verdiği şehre alıcı gözle bakıp kendi kendine isyankâr bir dille “Şimdi hangi kuytu köşende hangi günahlar işleniyor? Karanlık, pis lağımlarında fesat çeteleri hangi masum hayatları zehir etmek için komplolarını kuruyorlar? Kaç suçsuz adice katlediliyor?” Duraksadı, göğüs hizasında adeta bir insanın yakasından tutup hesap sorarcasına elleriyle önce havayı kavrayıp sonra yumruk yaptı. Öfke patlaması yaşayarak “Ey gece, sen bu zifiri karanlığınla neden hep kötülükleri, kötüleri saklayıp korursun?” dedi. Avuçlarına bakıp “Keşke elimde bir güç olsa bütün şehri bir anda aydınlatsam. Kurulan tuzaklar, işlenen günahlar, cürümler ansızın ortaya çıkıp etkisiz hale getirilse…” dedi. Ama böyle bir şey imkânsız dercesine başını sağa sola salladı. “Ama kalemimle yalanların, iftiraların, pis kumpasların kararttığı Güçlü ailesinin hayatı için bir ışık yakabilirim. Onlar için yazılar yazıp bütün dostlarımı harekete geçirmeliyim. Gazetemde bu konuyu en etkin şekilde anlatmalıyım. Bu benim öncelikle vefa borcum.” dedi. Sonra o anın duygularını, büyüsünü kaçırmamak için alelacele bilgisayarının başına geçti. Büyük harflerle başlığı atıp hızlıca yazmaya başladı.
PİS KARANLIĞI YIRTARKEN
Çoğu zaman yazar olarak yazıları biz yazarız, cümlelere manalar yükleyip okuyucuya mesajlar vermek için kafa patlatırız. Çok nadir de olsa bazen yazı kendi kendine yazar. Cümleler beyninizin ve kalbinizin derinliklerinden zorla değil, kalbin en saf duygularıyla beslenip kopup gelir. En anlamlı, en güzel, tesirli eserler de bunlardır. Manası, mesajı, vermek istediğiniz her şey orijinaldir. Yazar sadece onu kaleme alma zahmetine katlanır. İşte bu yazım da bu türden bir yazıdır…”
Selim adeta tuşları kırarcasına sert ve süratli basıp yazmaya devam ediyordu. Her satırda ailenin üstüne çöken iftiralarla kurulmuş kumpasların zifiri karanlığının aydınlanmasına verdiği katkının huzuru yüzüne yansıyordu. Yazısını bitirip noktayı koyduğunda derin bir ohh çekti.
Büyük bir yükten kurtulmanın rahatlığıyla kendisine bir yorgunluk kahvesi pişirdi. İlk yudumunda aklına yeni bir ışık çakmışçasına “Hımmm” dedi. İlk anki heyecan ve hızla bilgisayarının başına oturdu. Yazısından birkaç yeri kopyaladı. Sosyal medya hesaplarında paylaştı: “Kıymetli okurlarım, takipçilerim! Yarınki yazımdan bir bölümü şimdiden paylaşıyorum: Ben Selim Galipoğlu olarak bugüne kadar ülkemizin yetiştirdiği müstesna fikir, iş adamı ve kadının, edebiyat büyüğünün hayatını ya kaleme aldım ya da inceleme imkânı buldum. Şu an biyografisini hazırladığım Nihat Güçlü Bey bana fikrî, duygu ve yaşanmışlık olarak en çok tesir eden kişidir. Şahsım kendisiyle farklı bir hayat tarzına, düşünce ve fikir dünyasına sahip olduğum halde bu şansı bana verdiler. İlk görüşmemizde bana şunu söyledi: ‘Benim hayatımı kaleme alabilecek kıymetli yazar dostlarım var. Fakat ben sizdeki adalet duygusunu, hakperestliği her zaman takdir ettiğim için ailemin bile karşı çıkmasına rağmen sizinle çalışmak istedim.’ Evet, Nihat Bey hayatı konusunda kendisinin parasını ödediği bir insandan bile adaletli davranmasını istiyordu. Ne tevazu adına değerlerinin yok görülmesini ne de sevgi kaynaklı abartılmasını istiyordu. Nihat Güçlü Bey adalete bu kadar âşık birisidir. Ama hayat ne acı ki sevilmesi, sayılması ve toplumca korunması gereken bu insanın, insanların düşmanları her zaman sevenlerinden daha çok ve kuralsız adi oluyorlar…
O ve hanımı bir ailenin yaşayabileceği en büyük acıları, elemleri yaşarken üstüne üstlük iftiranın en adisine maruz kalıyorlar. Çoğu şöyle düşünebilir: ‘Zengin adam bir şekilde yırtar…’ Şunun altını kalın çizgilerle çizerek söylüyorum; Nihat Bey’le ilk tanıştığımızda bütün hücrelerimle hissettiğim ama tanımlayamadığım, kendisine olan özgüveninin, vakarının kaynağını merak etmiştim. Ancak bugün polis aracına bindirilirken ismini koyabildim. Bu, Allah aşkından beslenen, her şartta ve koşulda zorlansa da Allah’ın tarafında, O’nun takdirine razı olup tevekkül etmenin verdiği güçtü. Bu son şahit olduğum hal ile kendi adıma hayatımın en iddialı cümlesini kuruyorum: Benim gibi bir mücrimin bile kalbine gelen duygu, onun, hep uzaklarda, tarihin tozlu sayfaları arasında kaldığını düşündüğümüz bir Allah dostu, veli biri olduğu kanaatidir. Bu bende galebe çaldı…” Acil modunda tuşa basıp yazısını paylaştı. Sandalyesinde geriye yaslanıp derin bir ohhh çekerken dudaklarından “Allah’ın sevgili kulu Nihat Bey! Allah yardımcınız olsun.” dedi.
Vefalı dost Cemal, eline doğup büyüyen, kızı gibi sevdiği Gönül’ü fecaat bir cinayetle kaybetmenin yürek yakan acısının ateşi tüm bedenini sarmışken, ilerlemiş yaşına rağmen yine de mağrur, dimdik ayakta, toplantı yapacağı tek katlı, korumalar için ayrılmış her türlü teknik imkânla donatılmış operasyon merkezine giriş yaptı. Kameraları, dronları izleyen ekibe, yakın korumalara selam verdi. Hepsinin yüzünde üzüntüden daha çok Gönül’ü koruyamamış olmanın verdiği suçluluk duygusu vardı. Bir an önce faillerin bulunması için ne gerekiyorsa yapacağız dercesine ateş saçan gözlerle bakıyorlardı. Koruma “Hoş geldiniz Efendim.” dedi. Cemal “Hoş bulduk.” dedi. Koruma, eliyle yol gösterirken “Herkes geldi. Toplantı salonunda sizi bekliyorlar.” dedi. Cemal adımlarını biraz daha hızlandırıp “Kaybedecek bir anımız bile yok.” dedi. Düşünceler, şüpheler beyninde cirit atarken, neyi nereden başlayacağının kararını verememek, en doğru başlangıç noktasının neresi olacağını bulamamak, Cemal’in bütün enerjisini sömürüyordu. Bir an önce iyi kötü bir karar vermesi gerekiyordu. Koruma, toplantı odasının beyaz renkli kapısını açıp içeri buyur etti. Cemal içeri girince oval masanın etrafında oturan orta yaşlarında sivil giyimli iki kişi ayağa kalktı. Cemal, masanın baş tarafındaki siyah deri koltuğa oturup eliyle oturun işareti yaparken şöyle konuştu: “Öncelikle hepimizin başı sağ olsun. Büyük geçmiş olsun. Evet, sevdiğini kaybetmek acıdır, sabredersin. Hastalıklara bir şekilde katlanırsın. Ama itibar suikastı… Bir ömür korumak ve yüceltmek için çalıştığın şeref ve namusunun adeta alaşağı edilircesine saldırılmasına, insanın dayanması ve hazmetmesi imkânsızdır. Arkadaşlar! Biz sadece iftiraya uğrayan, suçlanan bir dostumuzu kurtarmaya çalışmayacağız. Bundan daha büyük ve güzel bir iş yapıyoruz. Vatan sevdalısı, onun için üreten, hak âşığı, elinden geldikçe ve gücü yettikçe iyilik yapıp örneklik teşkil eden bir şahsiyet üzerinden yapılan yıldırma, ümitsizliğe sevk etme operasyonunu da bertaraf edip kötülerin ve kötülüğün her zaman cezasını bulup kaybedeceğini cümle âleme bir kez daha teşhir edeceğiz…”
Devamı gelecek ay…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.