Hayatın içinde gerçekten ne kadar “ayrışabildiğimizi” hiç düşündünüz mü?
Bizlere çoğu zaman ayrışmanın; evlenince, elimiz para tutunca, iş kurunca ya da kendi ailemizi oluşturunca gerçekleşeceği söylendi. Elbette bunların her biri bireyselleşmeye dair önemli eşikler… Fakat ruhsal süreç hiçbir zaman yalnızca “fiziksel ayrılık” üzerinden işlemez. Kendi evinizi açmak, para kazanmak, evlenmek… Bunlar büyümenin somut göstergeleridir; fakat aynı zamanda ruhsal yükleri, görünmeyen çatışmaları ve geçmiş bağların izlerini de beraberinde getirebilir.
Bir düşünün… Yaptığınız her şeyi ebeveyninize anlatma zorunluluğu mu hissediyorsunuz? Evlendiğinizde hâlâ çoğu konuda ailenize danışıyor musunuz?
Kendinize bir şey alırken suçluluk hissediyor, hatta annenize de bir şey alma ihtiyacı duyuyor musunuz?
Tatili planlarken “Keşke annem ve babam da yapabilse.” diye düşünüyor musunuz? Evinizde mutlu olsanız bile zihniniz hâlâ anne-baba evinin çatısı altında mı dönüp duruyor? Bu sorular aslında bizi tek bir yere götürüyor:
Gerçekten ayrıldığımız yerden ayrışabiliyor muyuz?
Birçok insan, “Evlenince rahat ederim.”, “İş kurunca özgürleşirim.”, “Kendi evime çıkınca kendimi bulurum.” diye düşünür. Fakat hedefe ulaştıktan sonra bile içsel sıkışmalar devam ediyorsa, problem somut koşullarda değil; bağların içsel düzeyinde demektir. Evlenince rahat edeceğini düşünür ama sonra “Eşim sürekli ailesine bir şeyler anlatıyor.” diye zorlanabilir.
İş kurunca özgürleşeceğini düşünür ama kazandığı parayı bile yönetemeyebilir. Kendi parasını kazanır ama yine hepsini ailesine verir.
Bunların hiçbirine “iyi-kötü” demiyorum.
Sadece her davranışın hangi duygusal ihtiyaca hizmet ettiğini fark etmenizi istiyorum.
Çünkü mesele sadece yaş almak ya da aile evinden çıkmak değil; ayrıldığınız yerden ne kadar ayrışabildiğinizdir.
Mahler’e Göre Ayrışma–Bireyleşme Evreleri
Margaret Mahler’e göre bir insanın psikolojik doğumu doğumdan sonraki ilk 36 ayda oluşur. Bu dönemin ruhsal gelişimdeki en kritik unsur ise annenin ve babanın bebekle kurduğu ilişkidir.
Anne ile kurulan ilk bağ, yalnızca çocukluk dönemini değil, yetişkinlikte kurulacak ilişkiler, bağlanma stilini ve hatta çatışmaları bile şekillendirir. Ayrışma–bireyleşme süreci, bebeğin anneden zihinsel olarak ayrılması ve kendi benliğini tanımasıdır.
Ayrılma–Bireyleşme Dönemi (5–36 ay)
Bu büyük dönemde bebek artık hem dünya hem de kendi benliğiyle tanışır. Dört alt evreye ayrılır:
a) Farklılaşma (5–10 ay)
Bebek “Ben varım ve annemden ayrı bir canlıyım.” diye fark etmeye başlar.
Etrafa daha çok ilgi gösterir, yüzleri inceler, dikkatini anne dışındaki şeylere yöneltir. Yetişkinlikte karşılığı:
“Ben ne istiyorum?”u ilk kez duymaya başlamak.
b) Alıştırma/Uzaklaşma (10–16 ay)
Bebek hareketlenir, emekler, yürür ve dünyayı keşfetmek ister. Ama yorulduğunda veya korktuğunda hemen anneye geri döner. Yetişkinlikte karşılığı:
Kendi hayatını kurmaya çalışırken aileden onay ve destek aramak.
c) Yeniden Yakınlaşma (16–24 ay)
En kritik dönemdir.
Bebek hem özgür olmak ister hem de anneye bağlı kalmak ister; tam bir duygusal gelgit yaşanır.
Yetişkinlikte karşılığı:
“Kendi hayatımı istiyorum ama annemi üzmekten korkuyorum.” “Evim var ama yine de fikrini almadan rahat edemiyorum.”
d) Nesne Sürekliliği (24–36 ay)
Anne yanında olmasa bile sevginin devam ettiğini içsel olarak “bildiği” dönemdir. Bu, çocuğa içsel bir güven duygusu kazandırır.
Yetişkinlikte karşılığı:
Kendi başına durabilme, karar verebilme, ilişkilerde denge kurabilme kapasitesi sağlar.
Bu evreler sağlıklı desteklenmezse kişi büyür, evlenir, ev açar, iş kurar ama yine de “içsel bağımsızlık” gelişmeyebilir.
Küçük Kara Balık: Bir Bireyleşme Masalı
Samed Behrengi’nin “Küçük Kara Balık” hikâyesi, aslında bireyleşme yolculuğunu anlatan metaforlarından biridir.
Başta annesinin etrafında dönen, dış dünyayı merak eden ama cesaret edemeyen bir yavru balık düşünün…
Bir sabah annesini uyandırır ve der ki: “Ben artık yola çıkmak istiyorum.”
Anne izin vermez; korkutur, acındırır, tehdit eder.
“Orada tehlike var”, “Gidersen başına kötü bir şey gelir.”, “Beni burada yalnız mı bırakacaksın?”
Bu tavır, Mahler’in tanımladığı boğucu/yutucu anne örüntüsüyle neredeyse bire bir örtüşür.
Küçük Kara Balık ise buna rağmen dereden göle, gölden daha büyük sulara doğru yol almaya başlar.
Çağlayana geldiğinde durur… Düşünür… Geri dönmeyi bile aklından geçirir. Ama sonra korkusuna rağmen kendini suya bırakır.
Bu an, aslında biz insanların hayatta verdiği o büyük kararın sembolüdür:
“Korkuyorum ama kendi yoluma gideceğim.”
Küçük Kara Balık’ın okyanusa uzanan yolculuğu, bireyleşmenin kendisidir. Cesaret dolu, yalnız ama özgür, zor ama gerçek.
Ayrılmak Bir Adım, Ayrışmak Bir Dönüşümdür
Ayrışma; anneyle kurulan ortak yaşamsal ilişkiden zihinsel olarak ayrılmak, kendi sesini duyabilmek, kendi sınırlarını belirleyebilmek ve kendi ihtiyaçlarına kulak verebilmektir. Bireyleşme ise bu fark edişin üzerine inşa edilen özgün kimliktir.
Bugün yetişkin, evli ya da kendi işinize sahip olabilirsiniz.
Ama asıl soru şudur: Kendi kararlarınızın sorumluluğunu alabiliyor musunuz? Suçluluk duymadan kendiniz için bir şey yapabiliyor musunuz?
Onaylanma ihtiyacınız azalıyor mu? Ve en önemlisi…
Korkuya rağmen kendi yolunuzu seçebiliyor musunuz?
Çünkü büyümenin en kritik adımı; evden çıkmak değil, zihinsel olarak kendinizin içine girebilmekten geçer.
Mahler “Psikolojik doğum, fiziksel doğumdan çok daha geç gerçekleşir.” der.
Bu cümle, Mahler’in ayrışma–bireyleşme sürecinin belki de en çarpıcı özetidir.
Çünkü yetişkinlik; yaş almakla değil, kendi içimizi nihayet sahiplenebildiğimiz o geç, yavaş, çoğu zaman sancılı ama özgürleştirici ikinci doğumla başlar yani AYRIŞMAKLA.
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi