Asilzade 4 / Kenan Kurban

Bütün mesleki kariyeri cepçilik ve yankesicilikten ibaret olan Coşkun, iş hayatının ilk ve en büyük soygununda başarıya ulaşmasına ramak kala neredeyse enselenecekti. Süleyman masanın başına otururken Nusret yan tarafındaki misafir koltuğuna oturdu. Süleyman kasa defterini, şirket bilançolarını çıkardı. Coşkun bacanın içinde onlar gelmeden çaldığı altınları yukarı çıkarmak için kullanacağı makara ipinin ucunda bulunan polyester sapanı belinden bağlayıp ipten sıkıca tutunurken ayaklarını bacanın kırmızı tuğlalarına bir balerin inceliğiyle sabitledi, omuzlarını da geri dayayarak havada sessizce asılı kaldı. Gecenin sessizliğinde kalbi bir tık fazla atsa sesi duyulacak, yeri belli olacaktı. Olayın kontrolünden çıkıp sonraki hamlesini belirleyememesine ek, her an yakalanma ihtimaliyle birlikte inceden terlemeye başladı. O an baba nasihatleri beyninde dönmeye başladı, “İnsan bildiği işi yapmalı. Bizim işimiz cüzdancılık, küçük alavere dalavere…” İçinden bin pişmanlıkla, sessiz bir çığlıkla “Eee senelerin tecrübesi Çingene Suat, sen haklı çıktın.” diyordu. Her darlandığında yaptığı gibi gökyüzüne bakınca Emmioğluyla gecelik hasılatı topladıktan sonra kendi çaplarında kutlama yaptıkları teras katında yıldızları sayarken kurduğu hayaller gözünün önüne geldi. Belki uzun bir süre bu zevklerden mahrum kalacaktı. İçerideki seslere kulak kesildi. İsli tuğlalara bakıp odun ateşinden yükselen dumanın yok olması gibi hayalleri de duman olurken çok istediği yüksek zümreye dahil olma arzusu da ütopyaya dönüşüyordu. Ayrıca büyük usta Çingene Suat’ın biricik oğlu iş üstünde enselenmiş olacaktı ki bu utanç bir ömür boyu ona yeter de artardı. İçine büyük bir ümitsizlik çöktü. Olabilecek en kötü senaryoları düşününce ateş basmaya, her bir hücresinden ter fışkırmaya başladı. Babasının öğrettiği gibi soğukkanlılığını koruyup artan kortizol hormonunu kontrol altına almak için sessizce derin nefes aldı. Baca deliğinden tekrar gökyüzüne dalıp rahatlamak için her zamanki gibi hayal kurmaya başladı.
Süleyman bilgisayarı açarken “Nasıl, bugün benim kara oğlan işini gördü mü?” diye sordu. Nusret “Yaramaz mı, hem de nasıl, tahmin bile edemezsin. Bizim Yahya tam bir kurtlar sofrasının ortasında.” dedi. Süleyman memnun bir yüz ifadesiyle “Sevindim. Yeğenim Yahya nasıl? Amerika’dan dönünce zorlandı mı?” diye sordu. Nusret kelimeler ağır ağır ağzında dökülürken düşünceli “O pek mühim değil de. Hâlâ yirmi sene önce doğumda ölen ilk çocuğunu ne yapsa etse aklından, gönlünden çıkaramıyor.” dedi. Süleyman bir anda bütün benliğiyle eski dostunu teselli moduna geçip “Herkesin geçmişinde saplandığı bir an, bir olay oluyor. Ne kadar zeki, akıllı, kariyerli olursa olsun oradan çıkmaya bunlar da yetmiyor.” dedi. Nusret “Kaçıp yok saymak da fayda vermedi.” dedi. Bastırdığı yüreğinin sessizliğinde konuşmaları dinleyen Coşkun içinde bulunduğu durumun vahametini unutup gülmemek için kendisini zor tutarken annesin her gün izlediği kendisinin ise nefret ettiği o kayıp, kaçak kadın programlarının benzeri bir sahne yine en olmadık yerde ve anda karşısına çıkmıştı. İçinden “Doğumda ölen bir evlat, yıllar geçse de onu unutamayan zeki, kariyerli muhtemelen de zengin bir aile… Bunlar benim kaderim mi?.. Evet evet kaderim…” dedi. Süleyman masanın üzerindeki bilançoları açıp “İçinde bulunduğumuz ayda, geçen sene sonunda ulaştığımız üç yüz milyon euro ciroya ulaştık. Kârımız şimdiden iki katına çıktı.” dedi. Bacanın içinde rakamları duyan Coşkun’un gözleri yuvasından çıkarken Nusret mütevazı bir ses tonuyla “Çok güzel, sana zahmet bunları bana elektronik posta olarak gönderirsin. İstersen asıl mevzuya geçelim.” dedi. Süleyman daha ciddi tavırla “İstanbul’da ülkenin en zenginlerinin alışveriş yaptığı prestijli bir alışveriş merkezinde bir satış mağazası açmak istiyoruz.” Sakince dinlerken Nusret’in bakışlarında “Ne farkı olacak?” sorusunu sorduğu okunuyordu. Süleyman “Sipariş üzere yaptığımız özel takılar gibi üretim yapacağım. Yine bunların ikinci bir eşi olmayacak. Müşteri kendisini ayrıcalıklı hissederken dünyaca ünlü bir saat markasıyla da anlaşıp takıları tamamlayan saatler ürettireceğiz. Maksat çok ürün üretmek, çok mağaza açmak değil. Değeri yüksek ürünler üreterek iyi kazanmak.” dedi. Nusret “Peki bu işe ne kadar bütçe gerekli?” diye sordu. Süleyman “Yirmi milyon euro…” diye yanıtladı. Nusret düşünceli “Zaten yaptığımız iş en kötüsü mağaza tutmaz ise kapatır, ürünleri yine satarız.” Nusret ile konuyu pekiştirmek şiarından ellerini havada çak yapar gibi tokalaştılar. Nusret “Olur ortağım.” dedi. Keyiflenen Süleyman, Nusret “Ortağım…” deyince duraksayıp “Biz seninle ikimiz ortak olmamıza rağmen üçte iki sermayeyi sen koydun. Şirketimize adını sanını bilmediğim, kendisinin sesini bile hiç duymadığım, senelerdir hep payını ayırdığımız, bu arada laf aramızda hissesi iki yüz kilo altına tekabül eden şu gizemli ortağımız kim? Ki şirketimizin ismi bile Üçler Mücevherat…” dedi. Nusret dostunun serzeniş dolu sözlerini başını hafifçe sallayıp dinlerken “Tamam artık bu kadar gizem yeter, her şey açığa çıksın diyorsun.” dedi. Süleyman “Yani… Allah gecinden versin, ikimizin de yaşı bir yere geldi. Bu bilinmezlik çocuklarımıza miras kalmasın.” dedi. Nusret “Haklısın dostum. Belki de bu görüşmemizin böyle bu gece vaktine kalmasının bir hikmeti de budur.” derken gözlerini hasret bulutları kapladı. Nusret “Bizim Tokat’ın evliyalarından ricâlu’l-gayb ehlinden makamı âli olsun Abdullah Baba vardı. Bir gün sağ olsun hanemizi şereflendirmişti. Yedik, içtik, muhabbet, yine sırlarla dolu sohbetler esnasında bizim Yahya çayları dağıtıyordu. Abdullah Baba bir an sözü kesip ona bakarak ‘Senin soyundan büyük bir veli gelecek, inşaAllah ricâlu’l-gayb ehli olacak.’ dedi. Ben bu varidattan beri işte o evladımı bekliyorum. Bu şirketin üçüncü ortağı o torunum. Tahminimce bu keşmekeşin içinde boğulan insanlara yardımcı olmak için çok uğraşması gerekecek. Ben de dünya meşakkati onu yapacaklarından geri koymasın diye para biriktiriyorum. Üstelik dediğin gibi biz ahirete irtihal edince açık bir amel defterimiz bulunsun.” dedi. Süleyman duydukları karşısında önce biraz irkildi, inanmakta zorlandı. Dostunun ellerinden tutup duygulandı. Saygıyla “Ya sen nasıl bir adamsın? Sizin imtihanınız nasıl bir imtihan? Tabii ki herkes çocuğum iyi insan olsun ister. Kimse hırsız, üçkâğıtçı, dolandırıcı, alkolik, uyuşturucu bağımlısı olsun istemez.” Peş peşe sayılan bu sıfatlar Coşkun’un kulağından yüreğine kurşun gibi saplanmış “Kimse hırsız, üçkâğıtçı, dolandırıcı, alkolik, uyuşturucu bağımlısı olsun istemez…” cümlesi yankılanıyordu. Uykuda olan utanma duygusu gözünü açmış, sersem sersem etrafına bakarken nerede olduğunu anlayıp kendisine gelmeye çalışıyordu. Süleyman “Sen ise bununda üstünde evliya bir torunum gelecek diye senelerce yol gözlerken Yahya yeğenim senelerce tedavi görüp kavuştuğu bebeğini daha kucağını alamadan ahirete uğurluyor. Bu acı yüreğini nasıl dağladıysa ne geçen günler, yıllar ne de sonradan doğan üç evlat bile bu ızdırabı dindiremedi. Saygı duyuyorum.” dedi.
Bacada saklanan üçüncü kulak Coşkun “Peh peh evliya mı? Üstelikte bu zamanda?” diye düşünürken kendi kendine “İyi ki emmioğlum Vural bunları duymadı. Duysaydı, bunlar senden de hayalci derdi.” dedi. Aslında bu dükkân Coşkun’un handa görmeyi, girmeyi hiç istemediği tek yerdi. Hanın en zengin işletmesiydi ama içeri adım attığında insanı saran hâkim olan hava Allah’ı hatırlatan manevi bir atmosferdi. Âlemde “Paran kadar adamsın” muamelesi baskınken burada “Ahlakın kadar adamsın.” hakikati yüzüne yüzüne çarpıyordu. Bu sebepten her çay, kahve getirdiğinde alelacele bırakıp kaçarak giderdi. İki dost, iki ortak sırlarını paylaşıp dertleşmenin en koyu anındayken “Beyim” diyerek Ali Cengiz kapı çaldı. Süleyman otomatiğe bastı. Ali Cengiz esnaf ağzıyla “Ağam tam ağzınıza layık bol köpüklü gayfe pişirdim.” derken Süleyman’ın önüne fincanın yanına su bardağını koyarken Nusret’in önüne fincanının yanına sade sodayı koyup “Unutmadım beyim afiyet olsun.” dedi. Nusret “Eline sağlık Ali Cengiz, beni mutlu ettin.” dedi. Ali Cengiz aldığı paraların sıcaklığıyla “Lafı mı olur beyim, afiyet olsun.” dediği an telefonu çaldı. Kırılmaz camın çatlaklarından ekranı görünmeyen telefonuna bakıp içeridekileri başıyla selamladı. Kapıdan çıkarken konuşmaya başladı, “Ha geldin mi? Kapıda mısın?” Kapı arkasından ağır ağır kapanırken boş handa sesi duyulmaya devam ediyordu. “Tost çift kaşarlı değil mi? Eşantiyon ayranımı getirdin mi? Bekle açıyorum.” Süleyman ve Nusret birbirlerine bakarken Süleyman haklı çıktığına gülümseyip “Gördün mü? Sen adama kendine kıyak yap diye kebap parası veriyorsun. O yine de tostla geçiştirip parayı yastık altına atıyor.” dedi. Nusret gözlerini kapatıp kahvenin nefis kokusunu içine çekti, “Off enfes” dedikten sonra bir yudum içti, sakin sakin “Bir gece bir hırsız terzi dükkânına usulca girer, top top kumaşları kaldırmak için hazırlanırken kapı açılır. Ayak seslerinden gelenlerin kalabalık olduğunu anlar, tek başına mücadele de edemeyeceği için oradaki ahşap sandığın içine saklanıp gelenlerin hemen gitmesi için dua etmeye başlar. Ama gelenlerin kolay kolay gitmeye niyeti yoktur. Çünkü o gece orada çok mühim bir mesele için bir araya gelmişlerdir.” der, sodasından içer.
Konuşulanları duyan Coşkun bir an “Ulan yoksa bu amcalar beni fark mı ettiler?” diye düşündü. Nusret “Gelen zamanın en büyük evliyasıyla kırklar meclisinden mübareklerdir. Ve kırklardan biri ölmüş, yerine birinin seçilmesi gerekecek. Onun kararını almak için o terzi dükkânında bir araya gelmişlerdir. Başlarlar konuşmaya o âlim ve bu mübarek… Derken bizim sandıktaki hırsız böyle bir zatın yerine girip hırsızlık yaptığı için bin pişman, tövbeler üstüne tövbeler, her yerinden ter boşanıyor, kendi gözünde kendinden tiksinmeye başlıyor. Gece boyunca bu hâl devam ederken büyükler de bir türlü kırkıncının kim olacağını karar veremezler. En sonunda zamanın büyüğü der ki “Bizim yeni kırkıncı buraya hırsızlık için giren sonrasında sandığa saklanıp bizim muhabbetimizi işiterek için için tövbeler edendir. Ve sandığı açarlar, başı yerde mahcup çıkar. O terzi dükkânına hırsızlık için giren zevat, oradan veli bir zat olarak ayrılır.” Derken asılı kalmaktan kolları yorulan, bir an önce kurtulmak için acele eden Coşkun, duydukları karşısında şok üstün şok yaşarken tövbe etme ihtimali yüreğinde coşunca emmioğlunun o sorusu ve ona verdiği cevap beyninde yankılandı.
Vural “Ya amcaoğlu, şu camii korkusundan ne zaman kurtulacaksın?” dediğinde kendisi; “Benimki korku değil emmioğlu, ben caminin hatırlattığı her şeyden kaçıyorum. Bir cami, bir imam, namaz kılan bir zat, insana neyi anımsatıyorsa onlardan kaçıyorum. Çünkü din varsa ahlak vardır. Bizim gibi ahlaksızlar ya dine yaklaşıp tövbe edecek ya tümden inkâr edip kurtulacak ya da son ihtimal benim gibi ikisini de yapamıyorsa uzaklaşacak.” Yine kaçmaya devam mı etmeliydi yoksa teslim olup ahlaklı olma yolunu mu seçmeliydi?
Nusret kahvesinden içmeye devam ederek “Bu adam nasıl bir anda veli oldu? İnsanların bir fıtratı aslisi bir de fıtratı sanisi vardır. İşin daha Türkçesi insanların bazılarının özü, yaratılışı temizdir. Ama doğduğu, içinde bulunduğu çevreden kaptığı, ona yapışan ahlaksızlar vardır. Biz buna da ikinci fıtrat diyoruz. Aslında o asil biridir. Sadece çamura saplanmış bir mücevherattır. İşte bizim terzideki hırsız da bu mesabede bir zat-ı muhteremdi. Hırsızlık özünde değil; şartlardan, çevreden kaptığı bir hastalıktı. Tövbe edince o pisliklerden sıyrılıp aslına rücu etti.” derken Süleyman “Sen, bizim Ali Cengiz’in özü bu, gül suyu hatta zemzemle yıkasan değişmez, uğraşma diyorsun.” dedi. Nusret “O öyle olsa da günümüzde birçok asil gencimiz maalesef batakhanelere düşmüş. Kendilerini zelil göre göre şeytanın oyuncağı oluyorlar.” dedi. Süleyman “Asilzadeler çingene hayatı yaşıyor, daha büyük acı.” dedi. Neredeyse kopacak gibi olan kollarını dinlendirmek için ipleri sırayla tutan Coşkun ise ihtiyarın ruha işleyen sesinin tesirinde kalırken anlatılan hikâyede kendi hayatından parça parça bulduğu kesitlerle yüreğindeki buzlar hafif hafif erimeye yüz tutsa da hâlâ o cesareti kendisinde bulamıyordu. Şu ana kadar sadece sesini duyduğu bu ihtiyarla karşılıklı oturup konuşma imkânım olsaydı “Beybaba bu hikâye anlatılanla benim tek ortak yanım hırsızlık için girdiğim dükkânda tam işi bitirecekken içeri birilerinin girmesi. Ne benim fıtratım asil ne de neslim… Ben Çingene Suat’ın oğluyum. Tövbe etmeye gelince ona da mecalim yok. Etsem bile sözümde durmaya takatim yok. Nasihatin için teşekkür ederim ama benden adam olmaz…” derim diye düşünürken bu dışarıdan koşuşturma ile gelen koca bir ordunun ayak seslerine telsiz anonsları karıştı. Kapının zili çalarken sertçe de dövülüp “Açın polis” diye bağırılıyordu. Süleyman “Hayır ola” diyerek kapıyı açınca içeri on kadar polis girdi. Dudağında ayran bulaşığı olan Ali Cengiz de yanlarındaydı. Sivil giyimli olan “Kimlikler” dedi. Nusret ve Süleyman nüfus cüzdanlarını resmî kıyafetli memura uzatırken Süleyman “Hayırdır memur bey?” diye sordu. Polis “Soygun ihbarı var.” dedi. Nusret, Süleyman ve Ali Cengiz bir an göz göze geldiler. Konuşmaları duyan Coşkun’un bedeninin bütün feri gitti. Bir an kendisini pat diye yere bırakacaktı. Coşkun “Ne bitmez kâbus ulan? Olmaz işlerin topu bu geceye toplanmış.” dedi. Ali Cengiz panikle “Ben komiserime söyleyeyim ben elli küsur yıldır buradayım. Fi tarihinde bir kere böyle bir teşebbüs oldu.” Yumruklarını sıkarak “Onu da ben berhava ettim. Her yerde olur, bizim handa olmaz.” dedi. Süleyman “Ben Süleyman Çotak, ortağım Nusret Uslu… Ben bu hanın en eski esnafıyım. Böyle bir şeye şahit olmadık.” dedi. Polis “Han bu saatte kapalı olmalı, sizin ne işiniz var?” dedi. Nusret oturduğu koltuktan kıpırdamadan “Evladım ben Tokat’ta yaşıyorum. Bir iki güne memlekete döneceğim. Bazı işlerimiz yetişmedi, bitirmek için ortağımla birlikte çalışıyoruz.” dedi. Kontrolleri yapan polis kimlikleri uzatırken “Temizler amirim.” dedi. Polis eliyle kapalı olan kapıyı gösterip “Müsaadeniz ile biz yine de işimizi yapalım, şöyle bir göz atalım.” dedi. Süleyman duvara gömülü emektar çelik kasadan anahtarı çıkartıp açarken “Burası bizim kıymetli madenleri sakladığımız odamız.” dedi. Sonra da ışığı açtı. Her şey yerli yerindeydi. Polis “Teşekkür ederim. Olağanüstü bir durum yok.” dedi. Sonra eliyle işaret ederek diğer memurlara “Her yeri kontrol edin.” dedi. Komiser bacasında hırsız Coşkun’un sıkıştığı ocağa sırtına verip “Siz yine de dikkatli olun.” diye konuşmaya başlayınca Coşkun “Tamam artık, ben bittim, adam eğilip yukarı baksa dalda salınan armut gibi düşerim.” derken polis “Hırsız bir yeri gözüne kestirince yedi kat yerin altında olsa o parayı çalar. Biz nelerle karşılaşıyoruz.” dedi. Polis baca deliğini bakmak için eğilirken telsizden anons geçti “Teras katına da bakın.” dedi. Coşkun o an artık beklemenin faydası olmadığına kanaat getirdi. Hızla yukarı çıkıp tabana kuvvet kaçaktı. Yoksa beş dakika sonra alttan üstten sıkıştırılacaktı. Tek şansı buydu. Süleyman biraz daha sesini yükselterek “Amirim!” dedi. Polis eğik halde durdu, ona doğru baktı. Süleyman “Memur kardeşleri gece vakti yormayın. Teras katından tek girilebilecek dükkân bu dükkân. Gördüğünüz gibi burası da temiz.” dedi. Amir hafiften doğrulup duraksadı. “Terası kontrole gerek yok.” anonsu yaptı. O an Coşkun derin bir oh çekip “Bu gece ilk defa şans benden yana…” dedi. Polis çıkarken “Dediğim gibi siz yine de dikkatli olun.” dedi.
Beyazıt’tan gelen tramvay tekerlerinin raylara sürtünmesinden çıkan ses, tam köşedeki otantik kahvecideki turistlerin kendi dillerindeki gürültülü sohbetine karışıyordu. Hanın kapısını gören masada kahvesini içip peş peşe sigara yakan Hd Ekrem istemsizce dizini sallayıp “Eeee Coşkun Efendi, sen Hd Ekrem’in bin bir emekle arakladığı televizyonun parasını vermezsen cezanı çekmen için o da polis abilerinden küçük bir destek alır. Üstüne üstlük racona ters tek başına büyük malı kaldıracaksın, kardeşlerine bundan zırnık vermeyeceksin. Baban sana altın kuralı öğretmemiş; her kaldırılan maldan dostların payı bitamam verilir. Unutma, bencil insanlar hep kaybeder, paylaşanlar kazanır.” Kapıdan çıkan polisleri görünce toparlanıp dikkat kesildi. Polisler arabalarına binip gidince, küfürler savurup “Yırtmış alçak.” dedi.
Devamı gelecek ay…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.