İmtihan ve Eğitim / Halime Alçay

52-imtihanİnsan… Yer, gök, nebâtat, hayvanat, kâinat, onun hizmetine verilmiş. Bildiğimiz, bilmediğimiz, gördüğümüz, görmediğimiz ne varsa hepsi insanın terakkisi, yaratanını bulabilmesi için. İnsanın misyonu Allah’ı aramak iken, evrenin mahiyeti de insanın Allah’ı bulmasına endeksli. “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim, mevcudâtı yarattım.” kutsi hadisi de bize bunu gösteriyor.

Var olan her şey bizim için onu var edene ayna aslında. Yaradan her yerde, her şeyde tüm cihetleriyle hazır ve nazır. İş görebilmekte. Ve hem bu dünyada yaşayıp hem de ne kadar az dünyanın parçası olursak, o kadar çok, Allah’ın bizden istediğini görebilmemiz mümkün. Şunu da belirtmeliyiz ki “dünyanın parçası olmamaktan” kastımız dünyadan el etek çekmek değil, Allah’ın bize bahşettiklerinden imkânlarımız dâhilinde en güzel biçimde faydalanırken, dünyevi sorumluluklarımızı da en iyi şekilde yerine getirmektir. İyi eş, iyi arkadaş, iyi evlat, iyi ebeveyn, iyi patron, iyi çalışan… Bu aynı zamanda Allah’ın bize verdiği kapasitemizi en iyi şekilde kullanma gayemize de uygun düşer. Yeter ki dünya bizim amacımız değil, aracımız olsun. Görevimizin kutsallığı mahiyeti bunu gerektirir.

Dünyayı araç olarak görebilmek içinse “Dünya bizim için ne ifade eder ya da etmelidir?” sorusunu ciddi manada değerlendirmek lazım. Ciddi manada diyoruz, çünkü dilimize pelesenk olmuş “Dünya imtihan yeridir.” cevabı tek başına yeterli değil. Yeterli olmadığını, aslında bu bakış açısının eksik olduğunu, bir arpa boyu yol almadan geçip giden ve heba olan ömürler bize gösteriyor. Düşünsenize; dünyaya geldiniz, yediniz, içtiniz, eğlendiniz, gezdiniz, acınız kederiniz oldu, haksızlığa maruz kaldınız, belki haksızlıklar yaptınız, aile kurdunuz, belki büyük felaketlere tanık oldunuz, bazen mutlu bazen mutsuz hayat yaşadınız ve öldünüz. Hepsi bitti. Tüm bunların kendi içinde bir manası olmalı. Değerli büyüğümüz Şenel İlhan Beyefendi’nin “Hem imtihan hem eğitim için yaratıldık. Kur’an’da en çok geçen Allah’ın ismi Rab, yani terbiye edicidir.” sözü, aradığımız manayı işaret eder.

Bizim ömür dediğimiz süreç, imtihan ile terbiyenin iç içe geçtiği bir zaman dilimidir. İster sabırla ister şükürle imtihan olalım bu değişmez. Yaşadıklarımız, ya Allah’ın hoşnut olmadığı ahlakımızı düzeltebilmemiz ya da güzel olanı daha üst seviyeye taşıyabilmemiz için şahsımıza münhasır, Rabbimiz’in bizim için takdir ettiği metotlar bütünüdür. Çünkü insan Batı’nın dayattığı gibi sadece fiziksel bir beden ve fiziki sinir sisteminden gelişen akıldan ibaret değil, bunlardan daha fazlasıdır. Ruhumuz, nefsimiz, kalbimiz var.

Sahip olduğumuz ruhla, Allah bizi kendi halifesi olma makamına taşımıştır. Ruh, Allah’tan gayrisini sevmeyen müthiş bir cevher. Üstelik ruhumuz bedenimizden önce de vardı, sonra da var olacak. Ve ruh, Esmaü’l Hüsna’dan izler taşıdığı için sayısız kabiliyetlerle donatılmıştır. Beden de bu kabiliyetleri sergilemesini sağlayan araçtır aslında. İnsan, ruhî potansiyelini bedeniyle ortaya koyar. Güzel sanatlarda, edebi alanlarda başarılı olanları düşünün. Allah’ın cemal esmasından ruhlarına yansımış olan potansiyellerini ortaya çıkarabilmeleri için bedene ihtiyaçları vardır. Mesela bir şair gözü ile gördüklerini, kulağı ile duyduklarını ruhunda harmanlayarak eserlerini ortaya koyar.

Nefsin bir yüzü esfel-i safilin’e, diğer yüzü âlâ-i iliyyin’e bakar. Esfel-i safilin’e bakan yüzü, ruhun tam tersi, Allah’tan gayri her şeyi sever. Hatta firavun gibi Allah’lık iddiasında bulunur. Ve ruhta var olan potansiyeli, nefs engeline çarpa çarpa da olsa ortaya çıkarmak için “nefsin terbiyesi” şarttır. İslam uleması nefs terbiyesinden bahsederken şöyle söylerler: “Nefs; Allah’ın “Ey benim yarattığım nefs, ben kimim?” sorusuna, kendisinde var olan donanım ve kudreti kendisinden zannettiği için “Ya ben kimim?” diyecek kadar cüret sahibidir. Ve bin sene açlıkla terbiye edilince, o zaman, Allah’ın yarattığı rızka (maddi-manevi) muhtaç olduğunu anladı ve Allah’ı tanımak zorunda kaldı.”

Bu da bize gösteriyor ki imtihan sürecinin baş aktörü olan nefs, terbiye ile hakikate ulaşabiliyor. İbadetler, emir- yasaklar, hastalık ve belalar ise eğitimin en önemli hassaları. Mesela oruç. Orucu bahane ederek sebepsiz öfke patlamaları yaşayanlara şahit olmuşsunuzdur. Aslında sebep asla oruç değildir. Ama nefsin sabırsız ve bencil yönlerini ifşa ettiği için fatura ona kesilir.

Oruç, nefsi güçsüzleştirir. Bedenimizin enerjisi azaldıkça nefsin gücü de azalır. Boşa harcayacak enerjimiz olmadığından, normalde yaptığımız birçok boş işi yapmaktan uzak dururuz oruç tutarken. Tam bir irade eğitimidir. Yeme içme dürtüsünün kontrol altına alınabileceğini gösterir bize. Hatta daha bilinçli bir oruçla dedikodudan, yalandan, boş konuşmaktan, zannın fazlasından, harama bakmaktan kaçınmanın eğitimini de almış oluruz. Sadece bunlar bile bize diğergamlığın, merhametin yolunu açar, nefsimize rağmen.

Günahlardan sakınma emri de müthiş bir eğitimdir. Günahlarda kolaycılık, işine gelmişlik, aymazlık varken, günahtan sakınmada tüm bunlara karşı sergilenen iradi bir duruş vardır, sabır vardır. Mesela helal kazanç şart olmasaydı ne olacağını düşünün. Elde edilen rızkın nasıl elde edildiği önemli olmasa idi, nefsin hayvanlardan aşağı olan yüzü kuvvet kazanıp öfke, gazap, hırs, canilik gibi fena yönleri beslenirdi. O zaman da rızık için, daha fazla kazanç için adam öldürmek, gasp, hırsızlık, dolandırıcılık normal olurdu. Nitekim dünya bu tarz örneklerle dopdoludur. “İyi ki helal kazanç şart.” dedirterek insanın şükrünü artıran örneklerle.

Gerek ibadetler, gerek günahlardan sakınıp helal dairesinde bulunmak için çalışmak insanın sorumluluk bilincinin gelişmesinde büyük etkendir. Ayrıca İslam dininde sürekli hayra teşvik vardır. Öyle ki insan bedeni yaptığı iyilikle beraber vücudu mutluluk hormonu salgılayacak ayarda yaratılmış. Bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçek bu. İyilik yapıyorsunuz, mutlu oluyorsunuz ve sevgi, şefkat, merhamet gibi ulvi duygularınız artıyor.

Musibetler ise çok çetin ve zordur. Musibetler insana isabet eden elem, keder veren hadiselerdir. Deprem, sel gibi toplumsal da olabilir, ferdi de olabilir. Efendimiz (sav) “Dünya, darü’l meşakkattir.” der. Ve o meşakkatler bizim teslimiyet, tevekkül, sadakat duygularına ne derece sahip olduğumuzun nişanesidir. Karşılaşılan musibetler bu duygularımızı kuvvetlendirmekle birlikte kendini muhasebe yeteneğini artırırken, Allah’a sığınma ve O’na münacatımızı kuvvetlendirir.

Tabi tam tersi de mümkün. Nefsimizin hırçınlık, kin, adavet, nefret duyguları harekete geçip isyana da sürüklenebiliriz. Musibetiniz ne olursa olsun fark etmez. Malınız, eşiniz, evladınız, komşunuz, arkadaşınız… Önemli olan, yaşadıklarımızda kendi eksiklerimizi, hatalarımızı ya da kuvvetlenmesi gereken iyi yanlarımızı görüp de ona göre tavır sergileyebilmek.

Ülkemizde çok yaşanır mesela. Evliliklerin başlangıcında alınacak eşyalar, takılar, düğünden sonra takıların kime gittiği… Aileler arasında, eşler arasında yıllar süren sıkıntılara sebep olabilir. İmtihan musibete döner. En ufak huzursuzlukta temcit pilavı gibi anlatılır durulur. Eşyalar çoktan eskiyip değişse de takılar çoktan elden çıkmış olsa da. Hatta bazen karşı tarafın huyu değişmiş olsa da hala mevzu aynıdır. Neden? Hep karşıdakine odaklanıldığı için.

İnsan haklı olduğu durumlarda bile kendi öz eleştirisini yapabilmeli. Yoksa nasıl inkişaf edebilir ki. Bugün teknoloji niye bu kadar ileri? Eksikler, yanlışlar görülüyor, gideriliyor. Yeni eksikler, hatalar ortaya çıkıyor, onlar da gideriliyor. Böyle devam ettiği sürece de ilerleme devam edecektir.

Kısaca fıtri olarak mükemmelleşme isteği ile birlikte yaratılan insan, bu değerini Allah merkezli kullanırsa imtihan ve eğitim sürecinde “kul olarak” sürekli terakki halinde olur. Hepimizin istediği, özlediği de bu değil mi zaten?

Allah’a emanet olun.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir